Melike, kapalı perdelerin aralığından gözüne vuran gün ışığından rahatsız olarak acıyan gözlerini usulca kırpıştırdı. Kirpikleri kuru, kavruk, kara dikenler gibi göz kapaklarına batarak adeta canına okuyordu. Bütün gece uyumamış, gözünü bir an olsun yummamıştı. Gece boyunca pencerenin önündeki bu koltukta oturmuş, gözlerini boşluğa dikerek öylece beklemişti. Aklı, düşüncelerini toparlamasına yetecek kadar başında değildi. Sanki aşkın, acının, özlemin hatta kendi gövdesinin, ruhunun, benliğinin bile ötesine geçmiş, geriye sadece boşluk kalmıştı.
Elini yanağına yaslayarak sessizce iç çekti.
Duyguları ve düşünceleri karmakarışıktı. Kemal’le, onun arabasında yaşananlardan sonra nasıl bir tepki vermesi gerektiğini bilemiyordu. Hiç hakkı olmamasına rağmen adama kızmaktan kendini alamıyordu. Birbirlerinden ayrı geçirdikleri tüm o zaman boyunca, içten içe Kemal’in onu bekliyor olmasını umduğunu kendine itiraf etmekten de yorulmaya başlamıştı. Artık bu duyguyla başa çıkmakta zorlanıyordu, hangi şartlarla ve ne şekilde ayrıldıklarının farkındaydı ama Kemal tarafından ihanete uğramış gibi hissediyordu. Adamın, bir an için bile olsa onu unutmuş olmasını kabullenemiyordu. Başka bir kadına nasıl dokunabilmişti, hiç mi sızlamamıştı içi?
Bir an durup aklına onu getirip getirmediğini düşünürken acıyla gülümsedi.
Çünkü gerçekten o, bir tek an Kemal’i aklından çıkarmamıştı. İstemediğinden değil, bunu yapacak kabiliyete sahip olmadığından… Adama duyduğu aşkın, içindeki özlem ile birleşerek onun için katlanılması güç hale geldiği anlarda Kemal’den vazgeçmeyi delice istediği olmuştu; tüm kalbiyle bunun için dua ettiği de. Çünkü Melike her seferinde, daha bunu dilediği an pişman olarak şiddetle ağlamaya başlar, sonrasında ise ağlayarak uyuyakalırdı. Yaratılışı, Kemal’i unutmaya ya da ondan vazgeçmeye dair bilgiden yoksun bırakılmıştı; tüm bilgisi adamı sevmekten ibaretti, geri kalan her şeye ise sanki kara cahildi.
Bununla övünüyor değildi ama ayrı geçirdikleri yedi yıl boyunca, onunla da ilgilenenler olmuştu; karşısına, aklı başında hiçbir kadının reddetmeyeceği erkekler çıkmıştı ama Melike dönüp birine bile bakmamıştı. Peki, ne için? Onu bekleme cesaretini dahi gösteremeyen bir adam için. Böyle düşünerek Kemal’e haksızlık ettiğinin farkındaydı ama ona öyle öfkeliydi ve o kadar kırılmıştı ki bunu umursayacak durumda değildi. Adamın başka bir kadına dokunduğunu düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Onun, Kemal’in değil gözlerinin içine bakmak, gölgesinin değdiği yere dokunabilmeye dahi delicesine ihtiyaç duyarak uykusuz kaldığı, belki ağladığı gecelerde adam, o kadının koynundaydı yani, öyle mi?
Birden, kalbine bir bıçak saplanmış gibi acıyla nefesinin kesildiğini hissederek oturduğu yerde iki büklüm oldu. Kendi nefesinde boğuluyormuş gibi hissederken, sesli bir şekilde nefes almaya çalıştı. Sanki her nefesinde göğsü biraz daha sıkışıyordu. Şiddetle yükselip alçalan göğüs kafesinde keskin bir acı hissederken gözlerini kapatarak elini can çekişircesine göğsüne bastırdı. Bunu ona yapmaya kimin, ne hakkı vardı? Gözünden kayıp giden bir damla yaşın yanağı boyunca aktığını fark ederek sessiz bir hıçkırıkla dudaklarını birbirine bastırdı. Babasının, kendi çatısı altında Kemal için ağlamasına müsaade etmeyeceğine emindi; bu nedenle derin bir nefes alarak toparlanmaya çalıştı.
Aynı anda kapısının hafifçe tıklandığını işiterek sessizce dışarıdan bir ses duymayı bekledi. “Melike, kızım uyandın mı?”
Latife’nin sesiyle ıslanan yanağını yeniden silerken sesini düzeltmek istercesine hafifçe öksürerek “Uyandım, Latif anne,” diye seslendi. Biraz olsun toparlanarak oturduğu yerde duruşunu düzeltirken “Gelsene,” diyerek devam etti, kadını telaşlandırmak istemiyordu.
“Yok kuzum,” diyerek kapının ardından konuşmaya devam etti kadın. “Sen gel haydi, kahvaltıya bekliyoruz seni.” Kısa süren kararsız bir sessizliğin ardından Latife’nin “Babanın seninle konuşacakları varmış,” demesi üzerine kaşlarını çatarak kısa bir an hareketsiz kaldı, genç kadın.
Babasının, onunla ne hakkında konuşacağını düşünürken yavaşça ayağa kalktı. Bütün geceyi koltukta oturarak geçirdiğinden olsa gerek, her yeri tutulmuştu. Acıyla oflayarak küçük adımlarla gardırobun önüne geçtiğinde, ne giymesi gerektiğine karar vermeye çalışarak bir süre oyalandı. Sonunda kot pantolonun üzerine, petrol mavisi bir kazak giymeye karar vererek dolabın kapağını kapattı. Hızlıca giyindikten sonra, yüzündeki yorgun görüntüyü biraz olsun gizleyeceğini umduğu hafif bir makyaj yaparak saçlarını küçük bir tokayla basit tutturdu.
Derin bir nefes alarak odasından çıktıktan sonra adımlarını doğruca merdivenlere çevirdi. Son basamağı da inerek salona ulaştığında, babasının her zamanki yerinde oturduğunu fark ederek bir an duraksadı. Ellerini tedirgince önünde birleştirirken, adamdan tarafa çekingen bir bakış atarak “Günaydın,” diye mırıldandı.
Dün geceden sonra, babasının nasıl bir tepki vereceğini bilemiyordu. İshak Reisoğlu’nun evine ondan habersiz gitmiş değildi ama yine de adamın, Kemal’in de orada olmasından hoşlanmadığını tahmin edebiliyordu. Babasının sessizliği, Melike’ye her zaman için fazlasıyla tehlikeli gelmişti; yine öyleydi. Bir şey söylemesini beklerken, belirsiz bir gülümsemeyle boştaki koltuğa oturarak sakin görüntüsünü korumaya çalıştı. Saim Kırcalı, başını sessizce sallayarak kızına karşılık verdikten sonra omzunun üzerinden bakma gereği duymadan “Vedat,” diyerek arkada bekleyen adama seslendi. Melike kaşlarını şaşkınca çatarak bir an için dikkatini Vedat’a yönlendirse de çabucak babasına döndü, babası seslenene kadar adamın orada olduğunu fark etmemişti. “Gökalp’i çağır.”
“Baş üstüne.”
Melike, kaşlarını çatarak Vedat Tuncay’ın oğluyla arasında nasıl bir bağ kurması gerektiğini düşünmeye başladı. Gökalp’i elbette tanıyordu, aralarında üç ya da dört yaş olmalıydı. Ona ve ağabeyine asla Kemal kadar yakın olmamıştı ama birlikte büyüklerini söylemek yanlış sayılmazdı. İsmini duyduğunda adama dair hatırladığı ilk şey, Kemal’in onu Gökalp’ten kıskandığıydı. Çocukça bulduğu için bu durumu o zamanlar hiç ciddiye almamıştı ama şimdi babasının Gökalp’i çağırması nedense gözüne fazlasıyla manidar görünüyordu.
Sessizliğin boğucu olduğunu düşünürken kazağının yakasını çekiştirerek “Baba,” diye mırıldandı. “Gökalp’i niye çağırdın?”
Tam o anda yaklaşan ayak seslerini fark ederek ikisi de bakışlarını kapıya doğru çevirdi. Saim Kırcalı, Vedat’ın yanındaki adamı gülümseyerek karşılarken “Gel, Gökalp,” diyerek adamı yanına çağırdı. “Hoş geldin.”
Gökalp saygıyla öne eğilerek Saim Kırcalı’nın elini öptükten sonra “Hoş buldum, Saim amca,” diye cevap verdi.
Ardından yaşlı adam, bakışlarını kızına çevirerek “Melike,” diye seslendi. “Gökalp’i hatırlıyor musun?” Melike, bunun ardından gelecekleri tahmin etmiş gibi sessizce kafa sallayarak tüm tedirginliğiyle beklemeye devam ederken Saim Kırcalı devam etti. “Bundan sonra gittiğin yerlerde sana Gökalp eşlik edecek.”
“Baba…”
Kızının itiraz etmesine fırsat vermeden “Kararım tartışmaya açık değil,” diyerek meseleyi kapattıktan sonra ayağa kalkıp kahvaltı masasına yürüdü yaşlı adam.
Melike arkasından öylece bakakalmıştı. Pekâlâ, lafı dolandıracak değildi; kimin kızı olduğunun farkındaydı. Bu nedenle, neredeyse yarı yaşından beri etrafında hep korumalar olmuştu ama babası genelde onların farkına varmamasını sağlamaya çalışırdı. Gittiği her yerde, hatta emindi ki Fransa’da bile onu gölge gibi izleyen korumaları olmuştu ama Melike genelde onların varlığını fark etmezdi. Şimdi Gökalp’i açık bir şekilde peşine taktığına göre, bunun tek bir sebebi olabilirdi; Saim Kırcalı’nın, kızının attığı her adımdan haberdar olmak istemesi.
Ellerini yüzünün iki yanına yerleştirerek alaylı bir gülümsemeyle gözlerini devirdi kız; eğer babası bunun onu durduracağını düşünüyorsa çok yanılıyordu.
Kahvaltıdan sonra odasına çıkarak hiç vakit kaybetmeden hazırlanmaya başladı. Aslında bugün için herhangi bir planı yapmamıştı ama babasının bugünkü hamlesini karşılıksız bırakmak istemiyordu. Elbette bunun için Kemal’i tehlikeye sokacak bir adım atmayacaktı ama iplerin biraz gerilmesine herhangi bir sakınca görmüyordu. Gardırobunun başına geçerek ne giyeceğine karar vermek istercesine dakikalar boyu kıyafetlerine baktıktan sonra askıların içinden bordo bir elbise aldı. Uzun kollu elbisenin önünde, karo şeklinde bir dekoltesi vardı ve oldukça şık görünüyordu.
Sonunda hazırlanarak aynanın karşısına geçtiğinde, aynadan yansıyan görüntü beğeniyle gülümsemesine neden oldu. Elbise üzerinde gerçekten harika duruyordu. Saçlarını geçen geceki sıkıca atkuyruğu yapmış, dudağına elbiseyle aynı tonda bordo bir ruj sürmüş, incecik eyeliner çektiği gözlerini ise neredeyse boş bırakmıştı. Şu haline bakan birinin, neredeyse bütün bir geceyi uykusuz geçirdiğine inanmasının imkânsız olduğunu düşünerek hafifçe gülümsedi. İnce topuklu çizmelerini giydikten sonra üzerine elbisesini tamamen gizleyen, siyah kabanını alarak odasından çıktı.
Merdivenleri inerek hızlı adımlarla kapıya yönelirken, Gökalp’in nerede olduğunu anlamak istercesine bakışlarını hızla etrafında gezdirdi. Ortalarda görünmüyordu. Melike’nin bu durumdan şikâyetçi olduğu söylenemezdi. Bahçeye çıktığında derin bir nefes alarak birkaç dakika temiz havanın keyfini çıkardı. Kapattığı gözlerini açarak çenesini güvenle dikleştirirken ileri doğru yeni bir adım atmıştı ki Gökalp’in arabasının önünde olduğunu fark etmesi, adımlarının bir an için sekteye uğramasına neden oldu. Ondan kurtulabileceğini gerçekten düşünmüş müydü? Yüzüne, yaşadığı şaşkınlığı gizlemesini umduğu hoş bir gülümsenin yayılmasına izin verirken öne doğru yeni bir adım atarak “Alp,” diye seslendi. “Özel şoförlüğümü de mi sen yapacaksın bundan sonra?”
Gökalp öne doğru saygılı bir adım atarken bakışlarını yere eğerek sessizce cevap verdi. “Sakıncası yoksa…”
Melike durumdan memnun olmadığını gizlemeye çalışmadan sıkıntıyla dudaklarını birbirine bastırarak garajın olduğu tarafı işaret etti. “Arkadan takip etsen...”
“Saim amcanın kesin talimatı var.”
Adamın izah etmek için daha fazla kıvranmasına müsaade etmeden hoşnutsuz bir sesle “Anlaşıldı,” diye mırıldandı.
Ardından, kapısının açılmasını beklemeden arabanın arka koltuğuna yerleşerek Gökalp’in yürüyüp direksiyonun başına geçişini bakışlarıyla takip etti. Adam arabayı çalıştırarak nereye gideceklerini öğrenmek istercesine bakışların aynadan kendisine sabitlediğinde derin bir nefes alarak “Selman’la buluşacağız,” diye cevap verdi. Gökalp’in içine esaslı bir soluk çektiğini fark ettiğinde bir an duraksadı, ardından adamın itiraz etmeye hazırlandığını fark ederek hızla devam etti. “Ofisinde…”
Araba büyük bir gökdelenin önüne gelerek durduğunda, bakışlarını daldığı yerden kaldırarak kendi tarafındaki kapıyı açtı. Arabadan indiğinde derin bir nefes alarak duruşunu düzeltirken bakışlarını boydan boya karşısındaki görkemli binanın üzerinde gezdirdi. Ne kadar çabalarsa çabalasın, Kemal’le karşılaşma ihtimallerini aklından çıkarması mümkün olmuyordu. İşin aslı bunu istediğinden de emin değildi. Giyinip süslenip buraya gelmesinin, adamı görmek istemesi dışında bir sebebi var mıydı? Aslında vardı; Kemal’i, ondan başka bir kadına bakabildiği için pişman etmek, hatta süründürmek istiyordu.
Ve bu isteğini gerçekleştirmek için burası, gözüne fazlasıyla uygun görünüyordu.
Gökalp’e onu burada beklemesini söyledikten sonra ağır adımlarla girişe doğru yürüdü. İçeri girdiğinde yardımcı olmak için yanına yaklaşan görevliye Selman’ı görmeye geldiğini söyledikten sonra, birkaç dakika görevlinin adamı arayıp haber vermesini bekledi. Genç görevli “Buyrun,” diyerek onu asansöre doğru yönlendirdiğinde yeniden derin bir nefes aldı. Asansör binanın en üst katına gelerek durduğunda aralanan kapıdan geçmeden önce, elbisenin eteklerini terli parmaklarının arasında sıkarak omuzlarını hafifçe geriye itti ve koridor boyunca yürümeye başladı. Yanındaki görevli kapılardan birinin önüne durduğunda “Burada,” diyerek geçmesi için saygıyla bir adım geri çekildi.
Melike ona kibarca gülümseyerek kapıyı yavaşça açtı.
İçeri girdiğinde Selman’ın onu beklediğini fark ederek nedensizce rahatladığını hissetti. Adam hızla öne atılarak kızı kollarının arasına aldıktan sonra “Hangi rüzgâr attı kız seni?” diye takılmayı ihmal etmedi. Sarılmaya son vererek kendini hafifçe geri çektiğinde, Melike’nin burnunu yalandan sıktı. “Cadı.”
Kız kendini adamın ellerinin arasından kurtarmaya çalışırken “Ya Selman!” diye söylendi. Adamın, sanki aralarında bunca mesafe hiç girmemiş gibi davranması ruhunda çiçekler açmasını sağlarken sahte bir kızgınlıkla geri çekildi. “Sen beni hala beş yaşında sanıyorsun herhalde?”
Selman neşeyle gülümserken işaret parmağını hafifçe Melike’nin burnunun ucuna vurarak “Ne var kızım?” diye itiraz etti. Ardından kızı yeniden kollarının arasına alarak güçlü bir şekilde sarılırken “Özledik herhalde,” diye devam etti.
İkilinin sarılması açılan kapı nedeniyle yarım kalırken Selman, Kemal’in kapının ağzında kalakaldığını fark ederek hızla toparlandı. Melike’nin gülüşü eğreti bir kıvrım halinde ağzının kenarında kalakalmıştı. Ne yapacağını bilmiyormuş gibi havada savurduğu ellerini hızlıca üzerine sürerken havada asılı kalan tuhaf sessizliği dağıtmak istercesine “Gelsene, Kemal,” diye seslendi.
Adam, gövdesi iradesi dışında bir güç tarafından kontrol ediliyormuş gibi çaresizce ileri doğru bir adım atarken “Ben,” diye mırıldandı; sesi kulak tırmalayacak kadar güçsüz çıkmıştı.
Sanki onu taklit ediyormuş gibi Selman da “Ben,” diye geveledi. “Şeye gideyim ben. Şey yapmak için, şeyde…”
Geveleyip durmasının kimseye bir faydası yoktu, Selman hızla yanlarından ayrılarak onları baş başa bırakırken titreyen dudaklarının arasından belirsiz bir nefes alarak bakışlarını pencereye çevirdi Melike. Kemal’e tamamen sırtını dönmüştü ama bunu yapmak bile o kadar zordu ki ellerini sıkıca birbirine kenetleyerek güç toplamaya çalıştı. Kemal ise öylece kadını izlemeyi sürdürüyordu. Nefes bile almadan… Ensesine dökülen saç tellerine dokunmak için duyduğu istek ruhunda derin bir titreyişe neden olurken sesli bir şekilde yutkundu. Kadın dokunabileceği kadar yakındaydı ama sırtı ona tamamen dönük bir şekilde dışarıyı izlemeye devam ederken öyle uzak görünüyordu ki dizlerinin üzerine çökerek ona çaresizce teslim olmaktan başka bir şey istemiyordu.
Kuruyan dudaklarını titreyerek ıslatırken gövdesini zorla ileri itti, henüz nefes almayı başarabilmiş değildi.
Melike, Kemal’in sarsak adımlarının ona yaklaşmasını beklemeye devam ederken sessizce dudaklarını ıslattı. Hala nasıl böyle heyecanlandığını anlayabilmiş değildi. Her adımında ona biraz daha yaklaşan adam, artık başka bir kadına aitti. Başka bir kadına dokunuyor, onu seviyor, onunla sevişiyordu. Melike için bunu kabullenmek ölmekten bile beterdi ama Kemal, artık ona ait değildi. Bu düşünce, acıyla nefesinin kesilmesine neden olurken gözlerinin dolduğunu hissederek sertçe dişlerini sıktı. Ağlayamazdı, artık başkasına ait bir adam için ağlayarak kendine, kişiliğine, aşkına ihanet edemezdi.
Kemal, aralarında bir adımdan az bir mesafe kalana kadar kadına yaklaştıktan sonra başını hafifçe öne eğerek Melike’nin kokusunu içine çekti. Buna öyle çok ihtiyacı vardı ki yaparken başka bir hiçbir şeyi düşünmesi mümkün olmamıştı. Ansızın ciğerlerini dolduran karanfil kokusu bir an için nefesinin kesilmesine neden olurken başını tamamen eğip yüzünü kadının boynuna yaslamak, burnunu ensesine sürterek kokusunu tümüyle içine çekmek için duyduğu istek, ruhunu kül edecek kadar şiddetliydi. Tüm derinliğiyle benliğini ele geçirmeye başlayan ihtiyacını dizginlemeye çalışarak derin bir nefes alırken, sıktığı dişlerinin arasından “Melike,” diye fısıldadı.
Kısık sesi öyle dehşet bir tınıyla boğuklaşmıştı ki Melike duyduğu an baştan ayağa titrediğini hissetti. Zorlukla yutkunurken, başını zarifçe havalandırarak gövdesini Kemal’e çevirdi. Adamın yüzü, ondan sadece birkaç santim uzaktaydı ve bu yakınlık onu mahvediyordu. Kemal’in durumu da ondan farklı değildi. Beyaz teni, dudaklarındaki rujun rengini öyle kışkırtıcı bir şekilde vurguluyordu ki adam, kendine hâkim olmakta zorlanıyordu. Bir an sonra Melike’nin derin bir nefes alarak tek kaşını meydan okurcasına havalandırdığını fark etti. “Kemal…”
Kemal? Ali değil, Ali Kemal de değil, hatta Barut bile değil, Kemal… Diğer herkes gibi… Adam, kadının kendi ismini söyleyerek canını nasıl bu kadar yakabildiğine şaşırırken kaşlarının sertçe çatılmasına engel olamamıştı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki kadın, sadece kaşlarını çatışı için bile gecelerce ağlayabileceğini fark ederek sessizce nefes alırken Kemal’in bakışları bir an için camdan dışarı takıldı. Gördüğü adam, havayı dişlerinin arasından sertçe içine çekerek kısık sesle, öfkeli bir küfür mırıldanmasına neden olurken bakışlarını yeniden Melike’ye çevirdi. Bunun, takılması gereken son şey bile olmaması gerektiğinin farkındaydı ama kendini tutabileceğini sanmıyordu.
Dişlerini sertçe birbirine bastırırken kaşlarıyla sertçe dışarıyı işaret ederek “Bu herifin ne işi var burada?” diye sordu.
Melike dudaklarını umursamazca bükerken, takdire şayan bir çaba harcayarak sakince karşılık verdi. “Sana ne?”
Kemal, başını eğerek göz göze gelmelerini sağlarken tehditkâr bir sesle kadının adını söyledi. “Melike…” Melike’nin yeniden tüm umursamazlığıyla ona karşılık vererek sinirlerinin hepten bozulmasına neden olacağını fark ettiğinde, fırsat bırakmadan hızla devam etti. Sesi, söylediklerini yapmaktan çekinmeyeceğini anlatırcasına kararlıydı. “Bu herifi direk diye binanın girişine asarım bak, beni zorlama.”
Melike, adamın damarına bastığının ve ileri gitmemesi gerektiğinin farkındaydı ama yine de ona sakince meydan okumaktan geri durmadı. “Peki, bunu şimdi hangi sebeple yapacaksın?”
Kemal, havayı hırsla içine çekerken “Seni,” diye atıldı ama devamını getirmeden susunca aralarında tehlikeli bir sessizlik oluştu.
Melike gözlerinin dolduğunu saklamaya gerek duymadan başını geriye atarak korkusuzca adamın gözlerinin içine baktı. Kemal’in titreyen bakışları canının yanmasına neden olurken gözünden kayıp giden bir damla yaşı umursamadan buruk bir gülüşle “Beni,” diye tekrar etti. “Beni unuttun. Benden vazgeçtin.” Adamın araya girmek için atıldığını fark ederek buna müsaade etmeyeceğini anlatmak istercesine elini zarifçe havaya kaldırdı. Bakışları, derin bir aşk, özlem ve ihtiyaç ile adamın yüzünün her noktasını dolaştıktan sonra gözlerinde durdu. Daha fazlasına gücü kalmamış gibi dudaklarını usulca yaladıktan sonra belirsiz bir nefesle devam etti. “Artık hayatında başka biri var. Ben yokum”