Melike, boşluğa diktiği gözlerinin dolduğunu fark etmeden sessizce nefes aldı. Gün gelip de Kemal’e, hayatında kendisinden başka bir kadın olduğunu söyleyeceği, üstelik adamın buna itiraz dahi etmeden, edemeden, bakışlarını kaçırarak başını önüne eğeceğini söyleseler büyük ihtimalle gülüp geçerdi. Hatta belki daha güzelini yapar; ılık bir meltem gibi, böyle hafifçe şıngırtılı, incecik, neşeli bir kahkaha savurur, orada olduğunu bilmeden gülmeye, konuşmaya ya da belki sadece susmaya devam eden adamı uzaktan uzağa izler; zamanın, onlara hiç değmeden, onları hiç eskitmeden, onların dışında bir yerde akıp gittiğine dair inancına daha sıkı tutunurdu. Çünkü öyleydi, çünkü onlara hiç kötü bir şey olmayacaktı, çünkü onlar asla ayrılmayacaktı.
Buna öyle kati bir inanç duymuştu ki; çok uzun zaman, yaşı kadar, aşkı kadar, hatta belki dünya henüz kurulmamışken, zaman denilen şeyden bile evvel, yani Kemal’le asla ayrılmayacaklarına dair inancı öyle kati bir inançtı ki içinde kadim bir dine benzemişti. Bu nedenle, şimdi ne halde olduklarını düşündükçe ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Adam tarafından unutulmak, sadece ihtimalken bile onu öldürebilecek bir şeyken, gerçek olmuştu. Sanki Kemal karşısına geçmiş; ruhunu, bir kâğıt gibi boydan boya yırtıp ikiye ayırmıştı. Yalnız ruhu değil, acısı da ikiye ayrılmış, katlanıp çoğalmıştı. Onu çoğaltan bu acının içinde bile, Kemal’i sevmekten vazgeçemiyordu. Sanki onu unutması için gerekli olan şeyi, benliğine eklemeyi unutmuşlardı.
Sonra da onu öylece dünyaya göndermişlerdi. Şimdi, adamın ondan başka bir kadına ait olduğu bu zehir zemberek zamanlardan sağ salim çıkması nasıl mümkün olacaktı?
Bir damla dahi olsa yaşların yanağından akıp gitmesine engel olmak istercesine gözlerini bir anlığına açıp kapatırken, sessizce iç çekti. Bu haliyle ne kadar kırgın, üstelik yürek burkacak kadar da hüzünlü göründüğünün farkında değildi. Olsa, usulca dudağının ucuna gücenik bir tebessüm yerleştirir, bakışlarını da sonunda daldığı yerden çekerek Selman’a çevirirdi. Onun yerine, parmaklarını nazikçe boynuna sardı; nefes almasını engelleyen bir şeyler vardı. Eskiden Kemal’in gözlerine bakarken, ciğerleri gök gibi genişlerdi; şimdi o da çare olmuyordu. Selman’la göz göze geldiğinde, sessizliğini telafi etmek istercesine gülümsedi. Kendi canını da acıtmak pahasına Kemal’e açıkça meydan okuduktan sonra, bir şey söylemesine fırsat vermeden hızla odadan çıkmıştı.
Selman da, biraz olsun aklını dağıtmaya yardımcı olmasını umut ederek onu alıp buraya getirmişti. Geldiklerinden beri de sessizce Melike’nin derin bir kederle ince ince harelenen yüzünü izlemeye devam etmişti, o konuşmadıkça konuşmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Sonunda kadın, omuzlarını geriye iterek duruşunu düzeltirken, gürültüyle iç geçirir gibi derin bir nefes alıp “Canını sıkıyorum, değil mi?” diye sordu. Ardından, bunun kabullenmesi gereken bir suç olduğunu düşündüğünden, usulca tamamladı. “Susarak…”
“Aksine,” derken, sıcacık gülümseyerek başını omzuna doğru eğdi Selman. “Sessizliğin epeyce gürültülü, Dila.”
Melike, can havliyle dudaklarını saran gülüşe asılırken, insanın içini bunaltacak kadar hüzünlü bir umursamazlıkla omuz silkti. “Sonradan böyle huylar edindim işte.”
Selman, kadının üzerinde eğreti dursa da umursamaz görünmeye çalışmasına saygı duymaya karar vererek sessiz bir gülümsemeyle dudaklarını birbirine bastırdı. “Susmak gibi mi?”
Kadın, ürkekçe bakışlarını kaçırırken, elinde olmadan sesini alçalttı. “Gürültüyle susmak gibi…”
“Dila…”
Adamın kararlı sesi, nedensizce telaşlanmasına neden olurken, yardım dilercesine irileştirdiği gözlerini doğruca adamın gözlerine dikti. “Selman…”
“Bilmezden gelme, Dila.” Kadın cevap vermeyince bir an için durdu. Melike’ye derin bir nefes alması için gerekli zamanı tanımaya karar vererek sessizce bekledi. O kadar merhameti vardı. Ardından kelimeleri bıçak gibi sırasıyla kaburgalarına sapladı. “Eğer sınır dışı edilmeseydin, memlekete dönüşün ancak Ali’nin cenazesi için olurdu.”
Bunu Melike de biliyordu. Sırf adamı koruyabilmek için, kendini ondan söküp koparmayı dahi göze almıştı. Yoksa dünya üzerinde hiçbir şey, Melike’yi Kemal’den ayıramazdı. Kadın, adamdan ayrı geçip giden yılları uç uca eklemiş; yetinmemiş, dua gibi yokluğunu tespih etmişti. Kemal’den ayrı uyandığı sabahların, incecik bir sızısı olurdu. Daha uykunun koynundayken, usul usul kaburgalarına doğru sokulurdu. Melike zamanla, kalbini tırmalayan sızıları başını okşayıp yatıştırmayı da öğrenmişti. Gerçi öğrenemediği şeyler de olmuştu. Adamın yokluğunda nasıl nefes alınacağını öğrenememişti mesela. Bir de alışmayı; ne zaman babasıyla sevdiği adam arasındaki husumeti anlamlı kılan bir cümle duysa, küçük bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamamak için ne yapması gerektiğini onca yıl sonra bile, bulabilmiş değildi.
Bu nedenle Selman’ın söylediklerinden sonra, nefesini tutup beklemekten başka bir şey yapmadı ama adamın susmaya niyeti yoktu. Çatık kaşlarıyla Melike’ye kaçamak bir bakış atarak devam etti. “Biliyorsun.”
Kahretsin ki biliyordu. Gerçek ne kadar dayanılmaz olursa olsun inkâr edecek değildi. Gece yarısı gelen telefonlar, ansızın çalan kapı zilleri, adamın adını duyduğu ilk birkaç saniye, her seferinde yüreğini ağzına getirirdi. Gelecek herhangi bir kötü habere kendini hazırlamasının mümkünü yoktu; bunu bilmenin çaresizliğiyle, bir an için nefes almayı dahi bırakırdı. Yine öyle olduğunu fark ederek tuttuğu nefesi usulca bıraktı. Ardından, Selman’a kırgın bir bakış atarak “Biliyorum,” diye mırıldandı.
“Bile bile ne diye eziyet ediyorsun adama o zaman?”
Melike, masaya oturduğundan beri ilk kez kırgın duruşunu düzelterek omuzlarını geriye itti. Gözlerinde ansızın kopan fırtına kederini hızla alabora ederken, gözlerine yeşil rengini veren her şey dalgalanarak kabardı; kıyılarına vurup geri çekilirken geriye öfkeden başka bir şey bırakmamıştı. Kadın buna hakkı olup olmadığını bile bilmiyordu ama canı, düşünmesine fırsat vermeyecek kadar çok yanıyordu. Üstelik yarası öyle ağırdı ki akan kandan başka hiçbir şey düşünemiyordu, kendi kanının gürültüsünden başka her şeye sağırdı. Kemal’i haklı çıkaracak sebepleri bile duymak istemiyordu. Başını kaldırıp Selman’a meydan okuyarak, üstten, sert bir bakış gönderdi. Anlaşılmasını ister gibi tane tane ve sakince cevap verdi. “Başkasını seviyor, Avşar.”
Âşık olmadığını biliyordu. Kemal’in, ondan başkasına âşık olamayacağını o da biliyordu ama mesele bundan çok daha başka bir şeydi. Belki aşkla değil ama Melike, adamın nasıl olup da başka bir kadına dokunabildiğine akıl sır erdiremiyordu. Düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Nasıl yapabilmişti; ondan başka bir kadının koynunda, ondan başka bir kadının kokusuyla, ondan başka bir kadının sıcaklığıyla, ondan başka bir kadının soluğunu duyarak nasıl uyuyabilmişti? Yattığı o yatak, nasıl bir anda taş kesilmemişti? Uyuduğu o kahrolası uykular, nasıl bir anda cehenneme dönmemişti? Muhakkak ruhu, başka bir kadının tenine değen bedeninden firar etmek istemişti. Başka bir kadının teninde kaybolurken, ruhunu kendi benliğinde tutmayı nasıl olup da başarabilmişti?
Selman, söylediklerini işittiğinde, sandalyesinde huzursuzca kıpırdandı. Yüz ifadesinden, bunu duymayı hiç beklemediği anlaşılıyordu. Melike’nin bilmediğini düşünüyor olmalıydı; Kemal’in, bunu ona söyleyecek kadar aptal olmadığını düşünüyor olmalıydı. Kaşlarını çatarak “Sen nerden öğrendin?” diye sormaktan kendini alamadı, Kemal’in söylemediğini umut etmekten kurtulamamıştı.
Melike’nin kaşları yeniden meydan okurcasına havalandı. “Barut söyledi.”
Önce Avşar, şimdi Barut; kadının onlara bu şekilde hitap etmesi pek hayra alamet değildi. Sanki Melike, her an masanın altına sakladığı silahı çıkaracakmış gibi gardını alarak oturduğu sandalyede iyice dikildi. İçinden Kemal’e hızlıca bir küfür savururken, kadının yüzünde bir anlığına görünüp kaybolan hüznün bir kıymık gibi içine battığını hissederek sessizce iç çekti. “Sevda’yla aralarında sandığın gibi bir şey yok,” dedi; arkadaşını savunmaktan çok, kadının içini rahatlatacak bir şeyler söylemek için duyduğu isteğin dayanılmaz ağırlığıyla.
Demek adı Sevda’ydı. Melike bir şey söyleyecek gibi olduysa da hızla toparlanarak dişlerini sıktı, kadının adı bir bıçakla içine oyuluyor gibi hissediyordu. Kadınla adamın isminin yan yana gelmesi bile içinde şiddetli bir yangına sebep olmuştu. Zorlukla nefes alarak kuruyan dudaklarını ıslatırken Selman devam etti.
“Kemal’in sana sevdalı olduğunu herkes biliyor.”
Selman’ın son söylediği, içindeki yangının şiddetini biraz olsun azaltırken, sonunda derin bir nefes almaya başarabilmişti. Herkes derken, Sevda denilen o kadını da kastediyor olmalıydı. Gizliden gizliye bunu istediğini fark ederek kaşlarını çattı. Oysa kadının, bunu biliyor olması hiçbir şeyin çaresi değildi. Aksine meseleyi daha karmaşık bir hale getirirdi. Onu değil de bir başkasını seven bir adamı, üstelik bunu bilmesine rağmen nasıl kabul edebiliyordu?
Adam, Melike’nin aklındaki soruları duymuş gibi “Sevda da biliyor,” diye mırıldandı usulca; Melike’nin yanında kadının adını anmaktan tuhaf bir rahatsızlık duyuyordu ama aldırmamayı tercih etti. Kemal’le Sevda arasındakinin ne olduğunu tam olarak bildiği söylenemezdi ama aşk olmadığını biliyordu. Kemal nasıl Sevda’ya âşık değilse, Sevda da Kemal’e âşık değildi.
Melike parmaklarını kalbinin üstüne bastırırken sesli bir şekilde yutkunarak “Selman,” diye cevap verdi usulca; sesi kül gibi savrulurcasına cansızdı. “Bunca yıl…”
“Bunca yıl değil,” diyerek can havliyle araya girdi Selman, ardından tekrar etti. “Bunca yıl değil.” Melike’nin şaşkın bakışlarına karşılık, söylediklerinin doğruluğunu onaylamak istercesine telaşla başını salladı. “İki aydır falan görüşüyorlar,” dedikten sonra bakışlarını kaçırarak ekledi. “O şekilde…”
Melike nedense, Kemal’le Sevda arasındaki ilişkinin uzun zamandır sürdüğünü düşünmüştü. Adamın, ona söylemeye gerek duymasına sebep olacak kadar uzun bir zaman… Aslında bir yanıyla bu düşüncesi yanlış sayılmazdı. Kemal’le Sevda uzun zamandır tanışıyordu ama yıllar boyunca aralarındaki ilişki arkadaşlıktan öteye gitmemişti. Ta ki o gün, Sinan’ın mezarında Saim Kırcalı’yla karşılaştığı, yaşlı adamın değil yüzüne bakmak, bastığı yerlere basmaya bile tenezzül etmediği için adamlarından birinin çıkarıp ceketini toprak yola serdiği, Saim Kırcalı onu arkasında bıraktığı an adamlarından birinin Sinan’dan kalma sustalı bıçağı kaburgalarının arasına saplayıp yalnız Sinan’ı değil, Melike’yi de unutması için bir yol bulması gerektiğini söylediği gün, açık bir yara gibi saklamaya gerek görmediği çaresizliğiyle bulduğu ilk limana, Sevda’ya sığınmıştı ama bu kadarını Selman da bilmiyordu.
Kadın ne diyeceğini bilemeden sessizce fısıldadı. “Nasıl? Avşar…”
Selman umursamazca omuz silkti. “Duydun,” dedikten sonra o da kadın gibi yaparak soyadını ekledi. “Kırcalı.”
“Ama Ali…” Aklındaki kelimeleri toparlamaya çalışarak bir an durup derin bir nefes aldı. “Bana söyle söylemedi.”
“Gözlerine bakınca aklı durduğu için…”
Hava kararana kadar Selman’la oturduğu mekândan çıktığında, doğru evine gitti Melike. Döndüğünden beri hiç bu kadar yorgun, umutsuz ve karışık hissettiğini hatırlamıyordu. Dokuz yıl öyle uzun bir zamandı ki Kemal’in birbirlerinden ayrı geçirdikleri tüm o zaman boyunca neler yaşadığını, neler hissettiğini, nelerle baş etmek zorunda kaldığını düşündükçe nefesi kesiliyordu. Yıllar, adamı ona öyle uzak koymuştu ki bu yabancılık, içinin ürpermesine neden oluyordu. Sanki Kemal, harflerini unuttuğu bir lisan gibiydi. Bilmiyor değildi, hala anlıyordu ama derdini anlatmaya çalıştıkça sesi tarazlanıyordu, kelimeleri aksıyordu, cümleler dilinin ucunda kördüğüm oluyordu. Adamın gözlerinde ezbere bildiği gölgeler, uykularına karabasan oluyordu.
Eve ulaştıklarında, düşüncelerini susturmaya çalışarak sessizce iç çektikten sonra arabadan indi. Ağır adımlarla merdivenleri çıkıp içeri girdiğinde babasını salonda görmeyi beklemiyordu ama saniyeler içinde çok daha beklenmedik bir şey oldu. Babası “Dışarı atın onu,” dediğinde Kemal’den bahsettiğini fark ederek nefesini tuttu. Evde adının anılmadığını biliyordu; özellikle babası adını asla söylemezdi ama adamın sesindeki öfkenin şiddeti, kimden bahsettiğini anlaması için tek başına yeterliydi. Telefonun diğer ucundaki kişi ne söylediyse babasının bastonuna dahi yaslanmadan hiddetle ayağa kalktığını görünce korkuyla dudağını ısırdı. Bir damla yaşın gözünden kayıp gittiğini bile fark etmemişti. Yaşlı derin bir öfkeyle adeta hırlayarak “Beni oraya getirmeyin,” dediğini işitti. “Nasıl yaparsanız yapın, o herifi oğlumun mezarının başından alıp götürün.”