"Şerefine, Sinan Kırcalı."

1835 Kelimeler
Kemal, bir kez ölmüştü. Bir kez, nereden geldiğini bilmediği kurşun, Sinan’ı tam kalbinden vurduğunda ölmüştü Kemal. Öne atılıp can dostunu kurtarmaya çalışmış ama ansızın üzerlerine yağmur gibi mermi yağdıran silahlar nedeniyle bir köşeye sinerek siper almak zorunda kalmıştı. İnsana kıyameti uzun sürecekmiş gibi geliyordu ama öyle değildi. İçinden saymıştı, tüm o cehennem hepi topu elli iki saniye sürmüştü. Bir dakika bile değil… Herkesin hayatını alt üst eden o kahrolası elli iki saniye, Kemal’in kıyametinin de mihenk taşı olmuştu. O nedenle şimdi, Sinan’ın mezar taşına bakarken, kendi isminin eksik kalmış olduğunu düşünüyordu. Eksikti çünkü bu mezar, biraz da onun sayılırdı. Saim Kırcalı, oğlunun pusuya düşürüldüğünü, onun gövdesinden tam altı mermi çıkarılırken Kemal’in kaşı bile kanamadan kurtulduğunu öğrendiğinde, aklına düşen şüpheyle günler, gecelerce kıvranmıştı. Kemal’in, Sinan’ı tuzağa düşürenlerle işbirliği yaptığına inanmak istememişti ama gerçekler, o yaşında yüzüne tokat gibi bir bir çarpılmıştı. Sonrasında Saim Kırcalı, baba yadigârı silahını evlatlarından ayırmadığı, kendi oğlu gibi sevdiği adamın alnına dayamıştı. Allah biliyor ya, eğer ki İshak Reisoğlu gelip onu kurtarmasaydı, babasının yerine koyarak sevip saydığı adamın onu öldürmesini kılını dahi kıpırdatmadan beklerdi. Bundan sonra da başka türlü davranmayı düşünmüyordu; canı, çoktan Saim Kırcalı’ya teslimdi. İşte bu sebepten, Sinan için açılan bu mezarın biraz da kendisine ait olduğunu düşünüyordu. Saim Kırcalı onu öldürmek için ettiği yeminden dönmeyeceği, Kemal de adama karşı gelmeyeceğine göre, kendi ölümünü beklemekten başka yapabileceği ne vardı? Saim Kırcalı onu öldürse de adama ah etmez, gözü açık gitmezdi ama ah Melike… Dokuz yıl hasretlikten sonra, bu dünyadan kadına doymadan göçüp gideceği zaten muhakkaktı ancak onun, babasıyla aralarındaki husumet nedeniyle arada kalması canını çok yakıyordu. Melike ne gidebiliyor ne kalabiliyordu, ne seçebiliyor ne vazgeçebiliyordu. Saim Kırcalı ile aralarındaki düşmanlık, kadının çaresizce arafta sıkışıp kalmasına neden olmuştu. Kemal, Melike’yi yaşlı adamla arasındaki bu çözümsüz darboğazdan kurtarmak istiyordu. Kadın, onu sevmekten vazgeçebilseydi şüphesiz ki her şey çok daha kolay olurdu. Melike, onu sevmekten vazgeçseydi şüphesiz bu Kemal için ölümden beter olurdu ama kadının, hiç değilse onun ardından yas tutmayacağını düşünerek biraz olsun teselli bulurdu. Melike henüz annesi ile Sinan’ın yasını bile tamamlayamamıştı. Şimdi bunlar yetmezmiş gibi bir de onun acısını yüklenirse… Kendi canından çoktan geçmişti ama Melike’ye kıyamıyordu. Kadının kirpiğine rüzgâr değecek olsa, Kemal’in burada ruhu üşürdü. Melike’yi ömrü boyunca peşinden sürükleyeceği bu derin, yaslı kederle ardında bırakıp gitme ihtimali, düşündükçe yüreğini eziyordu. Ölümden bile, bir tek bunun için korkuyordu; kadının kırgın bakışına bile, bir tek bunun için katlanıyordu. Yüzüne sertçe vuran rüzgâr, zihnindeki kara bulutların dağılmasına neden olurken, kabanının yakalarını kaldırarak akşam soğuğundan korunmaya çalıştı. Sinan’ın mezarına gelmeyeli epey uzun zaman olmuştu. Saim Kırcalı’yla karşılaşmamak için genelde ya gece geç vakitlerde ya da sabaha karşı gelmeyi tercih ediyordu. Gelip bir şey yaptığı da yoktu ya… Sinan’dan öğrendiklerinin hesabını bile soramamıştı. Her şey öylece yarım kalmıştı. Şimdi, geçip giden dokuz senenin sonunda, adama hala kızgın değildi; adamın yaptıklarını öğrendiği ilk zamanlar benliğinin kaplayan öfkenin yerinde yeller esiyordu ama kırgınlığı bakiydi. Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin… Kabanının yakalarını yüzüne doğru çekiştirerek ısınamayacağını anlayınca cebinden konyak şişesini çıkarıp birkaç büyük yudum aldı. Islak dudaklarını birbirine bastırırken, elindeki şişeyi şerefe gibi yaparak Sinan’ın mezar taşına doğru uzattı. “Şerefine, Sinan Kırcalı.” Adamın ismi, dişlerinin arasında tatsız bir tıslamaya dönüşürken, ardından gelen ayak sesleri kaşlarını çatarak toparlanmasına neden oldu. Bu sefer geliş saatine dikkat etmeden adamın mezarının başına olmasının, birtakım sıkıntılara sebep olacağını zaten biliyordu ama umursamamıştı. Bugün Melike gözlerine öyle uzak, öyle kırgın, öyle yabancı bakmıştı ki içi, dermansız bir öfkeyle dolmuştu. Neye hırslandığını bile bilmiyordu, sonuçta bunu kadına kendisi yapmıştı ama doğruyu söylemek gerekirse, çatacak yer arıyordu. Bu nedenle, yaklaşan tehlikeden tuhaf bir memnuniyet duyarak ağır ağır ayaklandı. Karşı karşıya geldiği adamların, gelip onun karşısına dikilmeden önce arayıp Saim Kırcalı’ya haber verdiklerini, dahası birazdan olacaklar için ondan icazet aldıklarını tahmin edebiliyordu. Olacaklara hazırlıklı olduğunu göstermek istercesine omuzlarını güvenle geriye iterek karşısındaki adamların konuşmaya başlamalarını bekledi. “Yanlış mezarın başındasın,” derken öne doğru tehlikeli bir adım attı, iki adamdan daha iri yarı olanı. “Senin gireceğin çukur az aşağıda.” Kemal, şu anda insanlarla düzgün bir iletişim kurmasını sağlayacak derecede sabırlı değildi. Bu nedenle alaycı bir sakinlikle karşısındaki çam yarmasına bakarak küfür etmekle yetindi. İleri atılarak yüzüne okkalı bir yumruk atmaya hazırlanan çam yarmasını arkadaşı engelleyince sabırsız gülüşünü dişlerinin arasında ezerek başını meydan okurcasına geriye attı. “Akşam akşam başımıza iş açma,” diyerek sertçe uyardıktan sonra araya bulmaya çalışırcasına sesini alçalttı diğeri. “Allah yarattı demem, alırım façanı aşağıya.” Kemal bu sefer edeceği küfrün, esaslı bir kavganın başlangıcı olacağını bilmesine rağmen umursamadı. Bir küfür daha savurdu ama beklediği karşılık hemen gelmedi. Önce diğerinden daha yapılı olan adamın keskin bir ıslık çaldığını fark etti. Peşinden, karanlığın içinden çıkıp gelen adamlar göründü. Kaç kişi olduklarını sayamamıştı ama birkaçının elinde kalın sopalar gördüğüne emindi. Gerçi aldığı ilk darbe, bu kalın sopaların birinden gelmedi. Göremediği bir el, parmaklarına geçirdiği muştayla göğüs boşluğuna sert bir yumruk attığında nefesinin kesildiğini hissederek geriye doğru sendeledi. İnsafsızca dayak yediği dakikaların sonunda, birinin onu sürükleyerek mezarlığın dışına çıkardığını hayal meyal fark etmişti. Ardından zihni, çektiği acıya dayanamayarak kendinden geçmesine sebep olurken Kemal, uzun ve tatlı bir uykuya teslim olduğunu düşünerek yorgunca gözlerini kapatmıştı. Neredeyse bir gün sonra kendine geldiğinde, zihnindeki uyuşukluk nedeniyle nerede olduğunu anlaması hemen mümkün olmadı. Ağrıları sinsi bir yılan gibi usul usul sokularak kendini hissettirirken, ne olduğunu hatırlamaya çalışarak kaşlarını çattı. Evvela Melike’yi hatırladı, Selman’ın ofisinde onunla karşılaştığını. Kadının inatla gözlerini gözlerinden kaçırdığını, ondan uzak durduğunu, kırgınlığını bir zırh gibi kuşandığını… Tüm bunları peş peşe hatırlaması, kendini ansızın acıya teslim etmek istemesine neden olurken zorlukla nefes aldı. Sonra Sinan’ın mezarına gitmişti. Orada olduğunun haberini alan Saim Kırcalı’nın adamlarından da sağlam bir dayak yemişti ki bu da, canının neden bu kadar yandığını anlaması için yeterliydi. Yine de vücudundaki acıların sağlamasını yapmak ister gibi zor bela toparlanmaya çalıştı. Uyandığını fark ederek omuzlarından onu yatmaya zorlayan bir çift el olmasa, başarmış sayılabilirdi ama öyle yorgun düşmüştü ki bu kadarcık zorlama bile kendini yatağa tekrar bırakmasına neden olmuştu. “Dur, dur. Ali Kemal, dur.” Güzide’nin telaşlı yüzünü görünce direnmekten vazgeçti. “Ne yapıyorsun? Kalkılır mı öyle hemen?” “Güzide,” derken patlayan dudağı nedeniyle konuşmakta zorlandığını fark ederek kaşlarını çattı. Sadece kaşlarını çatarak bile canının nasıl bu kadar yanmasına sebep olduğuyla ilgili en ufak bir fikri yoktu. Çatık kaşlarını, canını acıtmamaya özen göstererek düzeltirken “Bir ayna versene,” diye devam etti; canı o kadar çok yanıyordu ki yüzünün gözünün ne halde olduğunu görmek istiyordu. Güzide, Kemal’in yüzüne bakmakta zorlanarak gürültüyle yutkunurken “Bırak şimdi aynayı,” diye terslendi. “Ben önce bir Nasuh’a haber vereyim, sonra da sana şöyle güzelce et suyuna bir çorba yapayım. İçersin sıcak sıcak. Hem yaralarına da iyi gelir.” Adam, aslında kadını durdurmak için atılmak istiyordu ama gövdesindeki acıyı daha da çoğaltacak bir şey yapmaktan korktuğu için sessizce beklemeye karar verdi. İnsanları durduk yere telaşlandırdığını düşünerek sıkıntıyla kaşlarını çattı. Yine canı yandı. Dudaklarını oynatmak istemediği için içinden hızlıca bir küfür savururken gürültüyle nefes almaya çalıştı. Göğsüne yediği muştalıyı anlaşılan uzun bir süre, her nefesinde hatırlayacaktı. Yine de pişman değildi, Melike’nin tek bir kırgın bakışı için bile bu dayağı, hatta daha da fazlasını hak ettiğini düşünüyordu. Kadının tüm bunlardan haberi olup olmadığını düşünürken, kapının sesiyle bakışlarını kaldırdı. İshak Reisoğlu’ndan ayrı, Nasuh’tan ayrı azar işitecekti ama başına geleni çekmekten başka çaresi yoktu. En azından Selman’ın onun halinden anlayacağını düşünüyordu, Melike’nin o kırgın, öfkeli, hırçın halini bir tek o görmüştü çünkü. Kemal’in yattığı yerde toparlanmaya çalışarak gövdesini zorlukla kaldırdığını fark ettiğinde “Oğlum, dur,” diye atıldı İshak Reisoğlu. “Üzerinden kamyon gibi geçmişler. Hala doğrulmaya uğraşıyorsun.” “Reis…” Aslında itiraz etmek istiyordu ama şu dört harf bile canını öyle bir okumuştu ki el mahkûm, sessiz kalmaya karar verdi. “Yok reis falan,” diyerek öfkeyle söylenmeye başladı yaşlı adam. “Kendi bildiğini okumaya gelince hiç öyle reis falan dinlediğin yok. Konuşturma beni şimdi.” Kemal’in hırıltıya benzer bir sesle nefes almaya çalıştığını fark ederek telaşla “İyi misin?” diye sordu. Ardından onun bir cevap vermesini beklemeden Güzide’ye seslendi. “Su ver, kızım. Çabuk!” Kemal, zorlukla da olsa birkaç yudum su içerek kuruyan dudaklarını birbirine bastırırken son bir çabayla “İyiyim, Reis,” diye soludu. Adam, yaşlı ellerini Kemal’in saçlarının arasında şefkatle gezdirirken, yüzünün haline bakarak istemsizce kaşlarını çattı. “Daha da iyi olacaksın, evladım. İnşallah. Canın elimizde sağ, çok şükür.” Son söyledikleri, Nasuh ve Selman tarafından da sessizce tekrar edildi. “Çok şükür.” İshak Reisoğlu, odadan çıkmadan önce Kemal’e bir kez daha bakarak kederle gülümsedi. Dokuz yıldır bir gün olsun, bu çocuğun yüzünün güldüğünü görmemişti. Kemal’in daha iyi olacağına dair duyduğu inancı pekiştirmek istercesine gülüşünü yüzünde muhafaza ederken Nasuh’la Selman’a bakarak uyarmadan edemedi. İki adamın da Kemal’e bir şey olmasından deli gibi korktuklarını biliyordu ama adamın yorulmaması da gerekiyordu. “Ali’yi fazla yormayın.” “Eyvallah, dayı.” İshak Reisoğlu’nun ardından Güzide de çorba yapmak için yanlarından ayrılınca Nasuh, Kemal’e ters bir bakış atmaktan kendini alamadan huysuzca söylendi. “Bok vardı, değil mi? Gidip bile bile Saim Kırcalı’nın damarına bastın.” Kemal, yüzünde oynayan her bir kasın canını deli gibi yakacak olmasını umursamadan yorgunca gülümsedi. “Aksiyon oldu işte, fena mı?” “Ulan Barut…” Nasuh, Kemal’i öyle duvarın dibinde, kendinden geçmiş, zor bela nefes almaya çalışırken bulduklarında ne kadar korktuğunu hatırlayarak bir anlığına duraksadı. Adamı sağ salim kurtarabildikleri için ne kadar şanslı olduklarını düşünürken, yüzündeki korkuyu dağıtan derin bir şükürle iç çekti. “Sen hele bir ayağa kalk da seni benim elimden kim alacak, bakalım. Sana dünyanın kaç bucak olduğunu göstermezsem…” “Yaparsın, Çavuş,” diyerek sevimli bir gülümsemeyle üzerlerindeki korku bulutlarını dağıtmaya çalıştı Selman. “Sen yaparsın. Sen en büyüksün.” Nasuh’un, yüzündeki gülüşü tutmaya çalışarak ondan tarafa ters bir bakış attığını fark edince iyiden iyiye keyiflendi. “Sen bir tanesin. Aslan Cavuş’um benim.” “Abartma sen de,” derken, sesinin yeteri kadar ters çıkmadığını fark etmesine rağmen umursamadı Nasuh. “Gevşek…” Selman, çabasını bir adım daha öteye götürmeye karar vererek, abartılı bir alınganlıkla Nasuh’a bakıp gözlerini kıstı. Göz ucuyla Kemal’e bakarak oyunbaz bir göz kırpışlar onu da meseleye dâhil ettikten sonra “Ben böyle dünyanın çarkına be,” diye isyan etti tatlı tatlı. “Dayağı Barut yesin, azarı biz işitelim. Oluyor mu yani? Sen söyle, aga.” Kemal gülmemek için kendini zor tutarken “Oğlum, güldürmeyin ulan,” diye uyardı. “Yüzüm gözüm dağılmış zaten. Canım yanıyor.” “Tamam, tamam,” diyerek öne eğildi Selman. Acıtmamaya özen göstererek elini Kemal’in omzuna yerleştirirken alnını, başına yaslayıp derin bir nefes aldı. “Biz çıkalım. Sen de bir güzel dinlen.” “Aynen,” diyerek onayladı Nasuh. “Yat da uyu biraz.” Kemal, kendine geldiğinden beri merak ettiği ama cesaret edip de bir türlü soramadığı sorunun telaşıyla hızla atıldı. Bu basit hareket bile canının acımasına neden olurken, dişlerinin arasından nefes alarak kendini toparlamaya çalıştı. Ardından, onu öldürecek yarayı henüz almadığının farkında, kaderine razı, kendini acıya teslim eder gibi tevekkülle “Melike biliyor mu?” diye sordu. Gelmemeyi tercih etmişse, onu bu konuda hak vereceğini bilse de alacağı cevabı merak ediyordu. Titreyen sesini umursamadan devam etti. “Geldi mi?” Nasuh bakışlarını kaçırarak sessiz kalınca, Selman usulca mırıldandı. “Gelmedi, kardeşim.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE