8.Bölüm

3282 Kelimeler
8.BÖLÜM Fikret Kızılok ft. Sibel Sezal & Bu Kalp Seni Unutur Mu? Ne zamandır oradaydı ve bizi izliyordu? Kaşlarım odağa çatılmış halde bakarken kolumda Gediz'in dokunuşunu hissettim. "Ladin..." İrkilerek daldığım yerden çıkarken bakışlarımı ona çevirdim. "İyi misin? Rengin attı birden." "Ha ben..." dedim alnımı kaşıyarak. "İyiyim. Sadece... Şaşırdım Gediz." Yanağıma kondurduğu öpücük gerçekten beni şaşırtmıştı, yalan değildi. Bir adım geri atarak basamak indi. Gözlerini kaçırarak yanağını kaşıdığında başını eğdi. "Eğer rahatsız olduysan," Gözlerime kaçamak kaçamak baktığında. "Bir daha yapmam. Ben... Sadece... kendimi-" Benim gibi kem küm etmeye başladığında birden öne doğru eğilerek yanağına sakalın üstüne hafif bir buse kondurduğumda sözü yarıda kesildi. Saliseler süren bu öpücük onu kaskatı ettiğinde geri çekildim, gözlerine baktım. "Her şey için teşekkür ederim tekrardan. Görüşürüz sonra." Yüzüme dalmıştı. Şaşkın bakışlarını hissedebiliyordum. Kendini toparlayarak, "Görüşürüz. Numaram sen de var. Bir şeye ihtiyacın olduğunda..." Gülümsedim. "Ararım." Başını salladı onaylayarak, gülümsedi. "Tamam." Dudaklarını yaladı. "Valizleri içeri taşımamı ister misin? Yani..." "Yok ben hallederim, ağır değiller zaten." "Anladım." Bir adım daha attığında basamaklar bitmişti. "Görüşürüz o zaman." "Görüşürüz." Arkasını dönerek arabaya doğru ilerlerken bakışlarım yeniden o karanlık yere kayacaktı ki buna izin vermedim, Gediz'i izlemeye devam ettim. Arabanın anahtarını çıkardığında yere düşürdüğünde kıkırdadım. Gülüşümü duymuş olmalı ki, yer eğildiğinde omzunun üstünden bana baktı. Elimi kaldırdım. O da elini kaldırdığında gözlerini benden çarçabuk çekerek arabaya yürüdü. Kapı kilidini açıp bindiğinde çok geçmeden farlar yandı ve toprak, çakıl taşı dolu yolda ses çıkararak önümden kayıp gitti. Bir müddet gidişini seyrettikten sonra kapıya döndüm. Anahtarım vardı neyseki. Yıllar önce babaanneme çok kaçıp geldiğim için kapıda veya komşuda kalmalarımdan bıkmıştı. Ve bana bir anahtar çıkarmıştı. Cavit Suhan'la yıllar evvel boşanmışlardı. Babaannem de asıl evi olan Hora'ya dönmüştü. Burayı sevdiğini, burada yaşamayı sevdiğini iyi bilirdim. Anahtarı kapıya soktuğumda omzumun arkasından bir ses işittim. "Ladin..." Duraksadım. Az daha elimden kayıp düşmekte olan anahtarı sıkıca kavrarken avucumun içine alarak sıktım. Utanmadan bir de karşıma çıkmaya mı karar vermişti? Bizi pişkin pişkin takip etmesi yetmiyormuş gibi. Başımı omzum geriye ona doğru çevirdim. Elleri pantolonun cebinde, klasik takım elbisesi içinde beni izliyordu. Bakışları dalgın gibiydi. Saçı dağılmıştı. Bu kez taktığı kravat yoktu üzerinde. Giydiği beyaz gömleğin ilk iki düğmesi açıktı. "Ne işin var senin burada?" diye bu kez bu soruyu ona soran ben olurken başını eğdi iç çekip. Ardından kaldırıp gözlerime baktığında bir müddet, yarım saniye bile sürmeyen bu sessizlikten sıkılarak sorumu yineledim. "Ne işin var burada dedim Erez?!" "Seninle konuşmaya geldim." Dedim sakince. Sesinden yorgunluk akıyordu. Durdum, gözlerine iyice baktıktan sonra geri durup kollarımı göğsümde topladım. "Hayret, bu kez nefret yok bakışlarında." Bir adım attı. "Ladin..." "Sakın bana yaklaşma!" dedim kollarımı hızla çözüp ona işaret parmağımı sallarken. "Ne diyeceksen burada dur ve de." Gözlerini anlık yumup açtı. "Şimal..." Dudaklarımda alaycı bir tebessüm yerleştiğinde gözlerimi ondan çevirdim. "Onun adına senden özür dilerim. Böyle bir şey yapacağını-" "Hemen sana mı yetiştirdi?" dedim hızla sözünü bölerek. "Bak kızımız İzel'in babyshower'ı var kocacım, hemen eski nişanlına haber vermeliyiz mi dedi?!" Kaşları çatıldı. "İzel mi?" Dişlerimi sıkıtım. "Bana numara yapma! Haberin yokmuş gibi davranma!" "Ne numarası ne İzel'i Ladin? Biz daha ismini kararlaştırmadık. Şimal sadece aklında bir isim olduğunu ve bunu bana partide-" "Kes. Kes tamam mı? Bu kadarı da çok fazla!" Basamakları inip onun karşısında dikildim. "Sen..." İşaret parmağını kalbinin üstüne yaslayıp bastırdım ve onu itekledim. "Çok kötü bir adamsın ve ben bu adama bir zamanlar aşıktım ya, kendime kızıyorum. Aptal diyorum. Aptalsın Ladin. Böyle bir adamı sevecek kadar aptal!" Dudakları kıvrıldı. "Senin de benden farklı olmadığını hatırlatmak isterim." Dediğinde bu kez sohbetin boyutu değişiyordu. "Konumuz bu değil," dedi bu kez bakışlarını benden kopararak. "Hayır tam olarak da bu. Ben ne yapmışım da senden farklı değilmişim?" "Hadi ama Ladin," dedi alayla gülerek. "Unutmuş olamazsın. Hatta," Yüzüme yaklaştı. "Numara yapan sensin bence. Ben de gelmiş, Şimal'in saçma sapan tavrı yüzünden seni aşağılamasına dayanamadım kalktım geldim ve senden özür dilemeye kalkışıyorum. Asıl aptallık bende, bende!" Yutkundum. "Bu lafları dön de kendine söyle Erez! Asıl sen bilmiyor olamazsın! Şimal'in gerçek yüzünü görmüyor olamazsın! Onu tanımıyor olamazsın! NE çabuk unuttun olanları!" "Unuttum evet." Durdu başta sakin başlayan sesi giderek sertliğe nefrete büründüğünde gözleri tam aksini söylüyordu. Ona bakmaktan ilk kez gözlerine uzun uzun bakmaktan nefret ettiğimi fark ettim. Hayır bana acı verdiği için nefret ettiğimi fark ettim. Hüzünle kıvrıldı dudaklarım. "Biz burada durmuş neyi konuşuyoruz ki? Her şey geçmişte kaldı, sen şimdi karın ve kızının yanına dön. Bir daha da bana gelme!" Ona hızla arkamı dönüp basamakları çıktığımda söylediği cümle ile ilk basmakta duraksadım. "Sen bana hiç gelmek istedin mi?" Ona dönmedim, bakmadım. "Ben sana defalarca gelmek istedim biliyor musun Ladin..." Her zamankinde farklı bir Erez vardı şu an karşımda. Her şeyden yorulmuş, bıkmış, usanmış gibiydi hali. Neden böyleydi, ne değişmişti de şu an karşımda bana bunları söylüyordu anlam veremiyordum. "Az önce ben bir dejavu yaşadım ve sen beni yine öldürdün Ladin." Kaşlarım çatıldı. Neyden bahsediyordu? Aramıza sessizlik girdiğinde ona dönecektim ki, "Seni unutmak, kalbimden söküp atmak için her şeyi denedim. Şişelerce içmedim mi? İçtim. Fotoğraflarını yırtmadım mı? Yırttım. Ama sonra dönüp yırttığım yerden bantladım onları. Sarhoş olduğumda bile unutamadım seni. Beni terk ettiğinde bile," Ellerim yumruk oldu gözlerim kapanırken. "Koşa koşa sana gelmek istedim. Gururumu ayaklarımın altına aldım ve sana gelmek istedim." Başımı yandan ona çevirdiğinde gözlerine baktım. Beyazı kızarmış gözlerine. "Neden Ladin?" Boğazımda acı bir tat nüksederken, "Neden yaptın bunu bize?" dediğinde dudaklarım alayla kıvrıldı. "Bizi mi? Anlaşılan içinde ben ve sana dair umut beslemişsin." Ona onun silahıyla vurduğumda yüzü sarsılır gibi oldu. "Biz diye bir şey olmadı, sen ve ben diye bir şey olması da imkânsız." Bu kez gözlerindeki bin bir parçaya ayrılan ifadeye acımasızca bakarken son sözlerim şu oldu: "Şimdi... Karının ve kızının yanına dön. Buraya da gelme." Anahtarı deliğe sokup kapıyı açtığımda hızlı adımlarla bavullarımı içeriye taşıdım ve ona bir kez olsun bakmadan kapıyı suratına çat diye kapattım. Kapıya yaslanıp gözlerimi yumduğumda gözlerim doldu ve omuzlarım sarsılarak ağlamaya başladım. Beni her an duyabilecekmiş korkusuyla elimi ağzıma bastırdığımda gözlerim kısıldı ve ağlamaya devam ettim. Eskiden daha çok acı veriyordu bana. Neden böyle yapıyordu? Niye bana bir iyi bir kötüydü? Âşık olduğum adamı tanıyamıyordum artık. Birkaç dakikanın ardından gözlerimin altını silerek nemden kurtulduğumda saçlarımı geriye attım. Yutkundum. Ağlamak istemiyordum, acı çekmek istemiyordum. Ondan ne kadar uzakta olursam ne kadar görmezsem o kadar iyiydi benim için. Yerimden kalkıp ayakkabılarımı çıkardım ve vestiyerin altına koyarken arabada üşüdüm diye çıkardığım ince hırkayı askıya asarken evden çıt çıkmıyordu. Karanlık holde sessiz adımlarla önce mutfağa sonra da salona bakarken babaannemim erkenden yatmış olabileceğini düşündüm. Odasına gidip ona bakmak istesem de uyandırabilirdim ve uykusunu bölmek son isteyeceğim şeydi. Direkt koridorda yönümü değiştirip mutfağa girdiğimde musluğu açarak ellerimi yıkadım. Ve ocaktaki çaydanlığa su koyarak altını açtım. Oflayarak tezgâha yaslandığımda bakılarım tül perde ile kapalı demirlikli mutfağın camına kaydı. Cama yaklaşıp perdenin ardından kapının önüne sokağa baktım. Gitmişti. Beni ilk kez dinlemiş, dediğimi yaparak gitmişti. & Erez Aynada kravatını takarken bir türlü bağlayamadığında sinirlenerek kravatı boynundan söktü, yatağın üzerine attı. İç çekerek şakaklarını ovaladığında aklına o görüntüler geliyordu. Dün şahit olduğu o manzara... Elleri yumruk olduğunda aynada kendiyle yüzleşti. Hiddetli bakışları aynaya çarptığında öfkeli bakışlarına engel olamadı. Kimdi o? Kimdi ki öpebilirdi Ladin'i? Ladin buna nasıl izin verirdi? Unuttun mu Erez, yıllar evvel olanları... Neden öpmesin ki? İçinde biriken ve dolup taşan öfke kiniyle aynaya sertçe yumruk geçirdiğinde ayna orta yerinden çatırdayarak bin bir parçaya ayrılırken duvara monte olduğu için yere düşüp kırılmamıştı. Az önce net düz olan görüntüsü kırık aynada bin bir görüntüye bölünmüştü. Odanın kapısı açıldığında Şimal gülümseyerek içeri girdi. "Günaydın canım." Kapıyı kapatırken gözleri Erez'in eline takılmıştı. Yüzündeki tebessüm anında solarken hızla Erez'in yanına gitti. Parçalanan kanayan elini avuçları arasına aldı. "Erez..." dedi başını kaldırıp tereddütlü gözlerle ona bakarken. "Ne oldu eline?" "Parçaladım." Dedi Erez elini ondan kurtarıp arkasını dönerken. Yatağın etrafında dönerek askıya uzandı. Ceketini alıp üzerine geçirdi kanayan ve yere damlayan kanı umursamadan. "Niye? Neden yaptın bunu?" "Seninle tartışamayacağım hiç Şimal." Kadının yanından geçip gidecekken Şimal önüne çıktı, arada kocaman karnıyla dururken. Bakışları kadının artık kocaman göbeğine, karnına baktı. Yutkundu. Bakışları sekteye uğramıştı. Karnından kızı vardı ve günbegün büyüşünü izlemişti. Ona dokunmak istemişti ama Şimal'e dokunmak istemiyordu. Bu yüzden hiç okşayamamıştı kadının karnını. "Sana bir soru sordum Erez!" dedi Şimal neredeyse bağırarak. Adama bakarken aynı zamanda bakışları sağ çaprazında kalan aynaya kaydı. Ayna... Parçaladım derken aynayı kastetmişti. "Neden dedim? Neden parçaladın?" Cevap vermedi Erez. "Söylesene Erez yine neye sinirlendin de paramparça ettim aynayı?" "Belki kendimi paramparça ettiğim için parçalamışımdır aynayı Şimal, olamaz mı?" "Ne saçmalıyorsun sen?" Erez ceketi hırsla yatağın üzerine kadına doğru yürüdü, yüzüne çatık kaşlarla baktı. "Bu kadar çok oyun oynamak yormuyor mu seni?" "Ne oyunu Erez?" "Biz seninle bir anlaşma yapmadık mı, neden sadık kalmıyorsun?" Şimal yutkundu. Öğrenmiş miydi? Ama nasıl olurdu? İmkansızdı, o kadar dikkatli davranıyordu Erez'in bir şeyleri anlaması söz konusu değildi. Geri durdu. Kollarını bağladı gözlerini istemsizce kaçırarak. "Neyden bahsettiğini anlamıyorum. Gayet de sadığım anlaşmamıza." "Öyle mi Şimal Suhan? O yüzden mi gittin, Ladin'e kızının adına İzel koyacağını söyledin." Karın ağrısı şimdi belli olmuştu. Sinirle güldü. "Tabii ya... Ladin." Kollarını çözerek, adama baktı sinirle. "Tüm derdin bu değil mi? Ladin." "Şimal!" "Ne Şimal?! Sana her ne söyledi bilmiyorum ama ben ona sadece babyshower'a davet ettim, hepsi bu." "Hepsinden daha fazlası olduğunu biliyorum," dedi ve ellerini cebine koyarak kadına şüpheyle baktı. "Ona bir davetiye vermiş ve adının İzel olduğunu söylemişsin. Benim anlamadığım sen İzel ismini nereden biliyorsun?" Güldü. "İnternet diye bir şey var canı, hatırlatmak isterim hani. Kız isimlerine bakarken gördüm, beğendim, onu koymaya kara verdim." Birden kadının kolunu kavradı. "Erez ne yapıyorsun? Canım acıyor?" "Bana oyun oynama Şimal. Herkesi kandırabilirsin ama beni asla! O isimi bilerek söylediğinin davetiyeleri benden habersiz hazırlayıp ilk ona verdiğini ve bunu onun canını yakmak için yaptığını biliyorum." "Bu yüzden mi benim canımı yakıyorsun Erez?!" Erez son cümlesini duymazdan gelerek kolu kendine çekerek Şimal'in yüzüne doğru öfkeyle konuştu. "Bizim ilişkimiz bizi ilgilendirir Şimal. Hepsi geçmişte kaldı. Eskilere burnunu sokup irdeleme!" diyerek kadını itekledi. Şimal çıplak kolunu ovalarken aynı gözlerle Erez'e baktı. "Ayrıca..." dedi Erez, gözleri kısılarak. "Şirketin hesabından yüklü miktarda para çekmişsin." Şimal'in yüzü korkuyla dolarken Erez üzerine yürüdü. "Ne yaptın o kadar parayla?" "Organizasyon şirketi için ödeme yaptım, ne yapacağım başka Erez?!" Tek kaşını attı, Erez. "Nakit olarak?" "Kart kabul etmiyorlarmış." "Sen beni aptal mı sandın? Organizasyon şirketin parası ben ödedim." Şimal korkuyla bakarken ne bahane uyduracağını düşünüyordu. "Tamam," dedi geri adım atarak. "Tamam." "Açık arttırmadan mücevher aldım kendime. Sen de kızarsın diye söyleyemedim. Oldu mu?" Erez tatmin olmamış gibi dururken üstüne gitmedi, biraz daha giderse sonuçlar iyi olmayacaktı. "Neyse," dedi kadın devam ederek. "Akşama geç kalma diyecektim. Suhanlar olarak sizinkileri davet ettik. Hep beraber yemek yiyelim diyoruz." Erez yüzünü buruşturdu. Arkasını dönüp ceketini yeniden eline alırken, "Zaten partide buluşacaktık, nereden çıktı u yemek?" "Sizinkilerle bizimkiler bir araya gelsin istedim Erez. Hem yakında evleneceğiz. Az kaldı biliyorsun. Düğün hazırlıklarını konuşuruz, ayrı eve mi çıkacağız yoksa burada mı kalacağız konuşuruz hepsini dedim." "Anladım şimal." Kadının yanından geçerken, "Şirkette işim biterse katılırım size." Dedi ve kapıyı bir hışım açarak odadan çıktı. Şimal arkasından bakarken adamın, derin bir soluk vererek rahatladı. Az daha faka basıyordu. O da odadan çıktığında Leyla ana ile karşılaştı. Elinde katlanmış temiz örtüler vardı. "Buyurun şimal Hanım." Dedi Leyla ana Şimal'in bir şey söyleyeceğini tahin etmiş gibi. "Misafir oda-" Dilini ısırdı. "Yani Erez'in odasını halledersiniz. Sonra Reyhan'ı odama gönder." Leyla ana başını sallayıp onaylarken ağzını açmıştı ki kadın yanından geçip merdivenleri inmeye başladı. Arkasından baktı kadının. Ardından önüne dönerek sabır çekti. Bir Ladin'e bakıyordu, bir bu kıza. İç çekerek elindekileri holün şifonyerine koyarken odaya girdi. Gözüne ilk çarpan kan damlaları oldu. "Vış," dedi ellerini birbirine vururken. "Neler olmuş burada?" dediğinde oda içindeki banyoya gidip ıslak bezi alıp geldi. Eğilip parkedeki izleri silerken bakışları yatağında altına takıldı. İyi göremediğinde bakışları kısıldı, yatağın altına doğru yaklaşarak baktı. Küçük bir el işçiliği olan bir kutuydu. Bu kutuyu daha önce gördüğüne yemin edebilirdi. Ama nerede görmüştü? "Allah Allah," diyerek kutuya uzandı, beline koluna ağrı girse de umursamadan aldı eline. Yüzünü buruşturup geri çekilirken doğruldu. Şalını düzeltip omzunda arkaya atarken yatağın önünde kolçaksız koltuğa oturdu. Kutuyu da yanına koyarak önce kapıya baktı. Gelen giden yoktu. Yine de kapıyı kapatsa da iyi olacaktı. Kapıyı kapatıp yeniden koltuğa oturduğunda yönünü kutuya çevirdi. Kilidi çevirerek açtığında kapak geriye doğru düşüt. Gözleri irileşti. İlk gördüğü bir fotoğraf karesinde kameraya bakarak otuz iki diş gülümseyen Ladin ve onun yanağından öpen Erez olmuştu. Erez kolunu kızın boynuna geçirip kendisine çekmişti. Ladin de Erez'in koluna sarılmıştı. Leyla ana bu fotoğrafların yandığını düşünmüştü. Ama sağlamlardı. Nedeni de iki sene önce gece yarısı su içmeye kaktığında mutfağın camından havuz başında bir şeyleri yakan Erez'i görmesiydi. Saat hayli de geçti. Yanan ateşi izleyerek sigarasını izliyordu Erez, soğuğu umursamadan. Üzerine kaban bile almamıştı. Hiç mi üşümüyordu demişti Leyla ana kendi kendine. Yaktığı şeylerin neler olduğunu anlayınca boynu büküldü. "Ah be evladım..." Hatırladığı anıyla dudaklarını buruk bir tebessüm kondurdu. Demek kıyamamıştı... İç çekti. Onlar için hala bir şeylerin bitmediğinin, umudun kaldığını hissediyordu. Eline aldığı fotoğrafları geri yerine koyup daha fazla kurcalamamaya karar vermişti ki, gözüne çarpan diğer bir şey ise anahtar olunca duraksadı. Fotoğrafları kutunun içine bırakarak anahtarı eline aldı. Tanıdık geliyordu. Buradaki kapılardan birinin anahtarı olabilir miydi? Aklına gelen düşünceyle duraksa da içindeki meraka engel olamadı. Anahtarı cebine koyarak kutuyu kapattı ve yerine koydu. Odadan çıktığında Ladin'in odasına gitti. Kapısının önünde durduğunda kilide soktu anahtarı, bu evdeki tüm kapıların kilitleri farklıydı, eşi yoktu. Bunu iyi bildiğinden denedi Leyla ana. Ve tahmini tutmuştu. Ladin'in odasının yedek anahtarı Erez'de vardı. Ve odaya tek giren kendisi de değildi. Tebessüm ettiğinde iyice emin oldu. Bunların arasını yapacaktı. "Leyla Hanım?" Leyla Ana tereddütle arkasını döndüğünde anahtarı çaktırmadan cebine koydu. "Buyurun Erez Bey oğlum?" "Ne yapıyorsun?" Ladin'in odasına baktı ardından kadına. "Burada?" "Odayı havalandırayım demiştim." Erez anladım dercesine başını sallarken, "Tamam. Sana zahmet olmazsa benim odada yani misafir odasındaki aynayı değiştirsinler Zeynel Efendi'yi göremedim, sen söylersin." "Zeynel, Gediz ile şirkete gitti Erez Bey, dönünce söylerim muhakkak. Merak etmeyin." Erez bakışlarını çekerek homurdandı. "Aman ne iyi..." "Bir şey mi dediniz?" "Yok, unutmayın yeter." Ardından odaya girerken kapı kapandı. Kapalı kapıya baktı Leyla Ana. Derin bir nefes verdi, elini aman aman diye salladığında yüzündeki tebessüm eksik olmadı. "Ben alacağımı aldım," cebindeki anahtarı yeniden çıkardı. "Ne yapacağımı da biliyorum. Artık biliyorum." & Ladin Sabah babaannemin homurdanmaları ve sevinç çığlıkları yanında uyandırılırken şimdi de kahvaltı sofrası hazırlamış, karşılıklı arka bahçede yeşillerin içinde oturuyorduk. Önümüz bağlarla ve gül fideleri ile dolu iken arkamızda dev bir çınar ağacı vardı. Babaannem eşarbını düzelterek ayva reçelini önüme koydu. Ona yüzümü buruşturup baktım. "Hiç bakma öyle." "Ayva reçeli sevmediğimi biliyorsun babaanne." "Geleceğini haber etseydin gül reçeli yapardım." Dedi imalı imalı. "Kafana estiğin gibi gelirsen olacağı bu." Güldüm. Sıcacık ekmeği koparıp yok yok olan kahvaltı masasında tabağıma peynir, zeytin, domates, salatalık, biber derken doldurdum böyle. Çay bardağın belini kavrayıp yudum da alırken babaannem elindeki çatalı bırakıp bana baktı. "Hayrola sen gelmezsin çat kapı. Ne oldu anlat bakalım hayırsız." "Aşk olsun babaanne gören de yıllardır sana gelmiyorum sanacak." "E öyle zaten," dedi huysuzluğuna devam ederken. "Değil ama, Amerika'dayken neredeyse her gün görüntülü arıyordum ya seni." "Peh," dedi elini sallayarak burun kıvırırken. "Ben anlamam öyle görüntü mörüntü şeysinden. Bayramda elimi öpmeye gelmedin dargınım sana." Gülümsemem büyüdü. "Bayramda tatil vermiyorlardı mı size? O zaman niye gelmedin?" "Senin deyişinle elin gavuru ne bilsin bizim bayramı babaanne." "Hah." Dedi çatalını sallarken. "Batsın." Sırıttım. Çayımdan bir yudum daha alırken bu kez masada duran telefonum çaldı, ekrana baktım. Babam arıyordu. Şu an konuşmak istemediğim için sessize aldım. Nasılsa sonra arar, konuşurdum. "Kim o arayan? Diğer hayırsız mı?" "Babamın işleri yoğun babaanne ne yapsın o da gelemiyor ki benim gibi." "Ama bak sen geldin. O ise Tekirdağ'da, kırk kilometre aşıp mı gelemiyor Şarköy'den?!" "Hora uzak kalıyor hem hep Şarköy'de değil ki, Malkara'ya gidiyor şu sıralar." "Savunma bana şu hayırsızı." Dediğinde peynirini kopardığı ekmeğin arasına koyarak ağzına attı. Sessizlik için üzerimize esen yeli dinlerken gözlerimi kapattım. Hava güneşliydi sıcaktı ama olsundu gökyüzü açıktı, rahatlatıcı bir rüzgâr da vardı. "De bakayım sen bana, hangi rüzgâr attı seni buraya?" "Hora Feneri'ni görme rüzgarlarını." Gözlerini devirdi babaannem. "Kaç sefer görmüşsündür o feneri." "Ama hiç çıkmadım, çıkmak istiyorum fenerin tepesine." Dirseklerimi masaya dayadım gülümseyerek. "O kocaman denizi seyretmek istiyorum." Kaşını kaldırdı. "Fenerden?" Omuz silktim. "Evet ne olmuş?" Babaannem sessiz kalırken, "Damat yok mu damat?" derken yudumladığım çay boğazımda kalıyordu az kalsın. "Ne damadı?" "Ne damadı olacak hayırsız? Şu Eren miydi Erzen miydi?" "Erez." Dedim ağzımın içinde adını yuvarlarken. "Ha Erez. O daha hayırsız. Kaç sefer yemeğimi yedi elimden, bir el öpmeyi çok mu görüyor?" Keyifsizce bakışlarımı kaçırdım. "Babaanne..." "He." "Biz... Yani ben, Erez ile ayrıldım. Ayrıldık." Babaannem duraksadı. "Ayrıldınız mı?" Başımı salladım. "O yüzden bana onunla ilgili sorular sorma olur mu?" "Dur bakalım dur." Dedi çayı masaya koyarken. Ciddileşmişti şimdi. "Ne ayrılması de bakayım sen bana?" "Ayrıldık işte daha neyini diyeyim." "Ladin!" Durdum, iç çektim. "Dört sene oldu. Dört senedir ayrıyız." Babaannem gözlerini irileşti. "Dört sene olmuş, benim daha yeni haberim oluyor. Neden Ladin?" "Çok karışık babaanne, boş ver. Kafanı yorma sen bunlara." "Yok yok taktım ben. En başından anlat bana." İç çektim. Pişman olmuştum dediğime. Kaçışım yoktu. Mecbur anlatacaktım. Her şeyi başından sonuna kadar anlatırken tek bir şeyi atladım. Onu da bilmesini istemiyordum, yüreğine inmesinden korkuyordum. Gerçi biliyordu ama kalp krizi geçirmesinden korkuyordum. Fenalaşmasından. Yutkundum. Annem hayattayken de söz istemişti benden. Kimseye anlatamayacaktım. Babaannemi çok severdi. En çok onun için susmamı istemişti benden. Bir an içimde Cahit Suhan'a olan öfkem büyüdü. Her zaman diriydi ve giderek büyüyordu içimde. Babaannem şaşkınlıkla bana bakıyordu. "O cadılar terk etmedi demek." "Yok babam evlendi Arzu ile." Yüzünü buruşturdu. "Yılan karı." Sonra sessiz kaldığımızda elimde elini hissettim. "Ladin... Sen de yoluna bak kızım. Önüne bak. Geçmiş geçmişte kaldı kızım. Bunlarla uğraşılmaz." İç çekti. "Biliyorsun..." Babam tek çocuktu ne amcam ne halam vardı. Bunun nedeni babam daha gençken hatta çocuk bile diyebilirdik babaannem ve dedem şiddetli geçimsizlik nedeniyle ayrılmışlardı. Olayın arkasında daha başka şeyler olduğunu tahmin ediyordum. Yine de sormayacaktım. Boş verecektim. Geçmişimi eşelemeye gerek yoktu. "Sen de kaçtın değil mi?" Geriye yaslandım. "Evet." Dedim başımı kucağımda parmaklarımı indirirken. "Neden?" "Nedeni yok." "Var var." Omzu silktim. "Söylemek zorunda mıyım babaanne?" dedim bıkkınca. "Değilsin elbet. Değilsin de... Aşıksın." Yutkundum. Donakaldım. "O adama aşıksın hala. Silip de atamamışsın hiç de." "Hayır attım silip attım ben onu." Diye yerimde dikleştiğimde, babaannem acı bir gülümseme yolladı bana. Kalbime dokundu buruş olan eli, avucu. "Burası... Burası da unutmuş mu Ladin?" Gözlerim dalgalandı. Başını iki yana salladı. "Sen bu acıyı bu kederi kabulleniyorsan kızım, sırtlayabiliyorsan hala aşıksın demektir." Başımı iki yana salladım. "Değilim babaanne." İnkâr mı ediyordum yoksa kendimi mi kandırıyordum? Ya da ikisi de değil miydi? Kapı çalındığında hızla oradan kaçmak istercesine kapıya koştuğumda bir hışım açtım ve kapıda elinde kocaman buketi ilke dikilen adamla karşılaştım. "Gediz?!" dedim şaşkınlıkla. "Günaydın. Rahatsız etmiyorum eğil mi?" "Hayır hayır olur mu? Gelsene içeriye." "Müsait değilseniz eğer-" "Saçmalama Gediz lütfen gir içeri." Gediz gülümseyerek içeri girerken ayakkabıları çıkardı. Gülümsedim. Çıkarıp kenara iteklemiş beni beklemeden dolabı arayıp kendine terlik çıkarmıştı. Hoş hareketti doğrusu. Ardından doğrulup gülümsedi bana çiçekleri uzatırken. "Bunlar senin için." Ellerimin arasına alırken burnumu yaklaştırdım kokladım. "Çok güzeller." Gözlerine baktım. "Teşekkür ederim." "Senin kadar olmasalar da idare ederler işte." Aldığım iltifatla kalakalırken, "E şey bahçeye gelsene. Biz de babaannemle kahvaltı ediyoruz biliyor musun?" "Ya afiyet olsun." Beraber bahçeye geçtiğimizde babaannem Gediz'i görünce şaşırdı, kaşlarını kaldırdı. Sandalyeden kalkarken Gediz direkt babaannemin elini öpüp alnına koydu. "Merhaba efendim. Gediz Gencal ben." Babaannem bana baktı yandan. "Gediz?" diye sorduğunda kaşlarımı kaldırıp indirdim. "Bizim konaktaki Leyla Ana'nın askerdeki oğlu. Büyük olan." "Ha tamam bildim bildim." Babaannem onu buyur etti. "Gelsene oğlum. Otur şöyle." Gediz tam karşıma otururken ben de "Siz oturun. Ben çiçekleri vazoya koyayım geleyim." Diyerek yanlarından ayrıldım. Mutfağa girdim. Babaannemin her zaman dolu vazoları saksıları olduğu kadar boş vazoları da olurdu. O da severdi benim gibi çiçeklerle bitkilerle uğraşmayı. Gülümseyerek masaya koydum vazoyu. "Mis gibisiniz mis." Dedim çiçeklerimi severken. O sırada camdan bir karaltı geçtiğinde kaşlarım çatıldı. Perdenin ardından kim olduğuna bakamadan kapıya vuruldu. "Kim ki bu ya?" Mutfaktan çıkıp kapıya indiğimde kapıyı bir hışım açtım. Gördüğüm şahısla gözlerim büyüdü. Onun burada ne işi vardı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE