Üç Masa, Üç Kader
Mum ışığının titrek yansıması, masanın üzerine düşen kristal bardakların kenarında küçük kıvılcımlar yaratıyordu. Restoranın loş ışıkları, mekâna neredeyse büyülü bir hava katmıştı. Şehrin gürültüsü, kalabalığı, karmaşası buraya ulaşamıyordu; dışarıda her şey devam ederken bu masanın etrafında zaman ağırlaşıyor, kelimeler sessizleşiyor, sadece bakışların dili kalıyordu.
Özgür, karşısında oturan kadına bakarken kalbinin ritmini saklamaya çalışıyordu. Onun gözlerinde, uzun yıllar boyunca dağlarda, karakollarda, operasyon sahalarında aradığı huzurun cevabı gizliydi. Yorgun ve sert geçen hayatına rağmen, Sıla’nın yanında hissettiği dinginlik, bütün çelişkilerini eriten bir ışık gibiydi.
Sıla, siyah saçlarını zarifçe omzuna bırakmış, dudaklarında beliren gülümsemeyle Özgür’ün gözlerini yakalıyordu. Gözlerinde hem bir profesörün bilgeliği hem de genç bir kadının saf coşkusu vardı. Uzun yıllar boyunca kitapların, deney tüplerinin ve araştırma raporlarının arasında yoğrulmuş hayatı, Özgür’le tanıştığından beri daha canlı, daha sıcak bir hâl almıştı.
Özgür, bıçağı ve çatalı yavaşça bıraktı. Derin bir nefes aldı. İçinden geçenleri söylemeye hazır hissetti, ama yine de kelimeler boğazında düğümlendi. Asker olmanın getirdiği disiplin, acıyı, öfkeyi ya da coşkuyu saklamayı öğretmişti ona; ama aşk karşısında bütün disiplin eriyip gidiyordu.
— “Sıla…” dedi, sesi titrek ama kararlı.
Kadın başını kaldırdı, gözlerinde merakla karışık bir yumuşaklık belirdi.
Özgür, cebinden küçük, kadife kutuyu çıkardı. Masanın üzerine bıraktığında, mum ışığının kutunun üzerine düşen yansıması bir mücevheri şimdiden parlatıyormuş gibiydi.
— “Biliyorum… benim hayatım kolay bir hayat değil. Çoğu zaman dağlarda, çoğu zaman karanlık operasyonlarda, çoğu zaman ölümün kıyısında geçiyor. Ama bilmeni istiyorum, bütün bunların içinde tek bir şey var ki bana yaşadığımı hissettiriyor: Sen.”
Sıla’nın dudakları aralandı. Nefesini tuttu.
Özgür kutuyu açtı. İçindeki yüzük, loş ışığın altında küçük bir güneş gibi parladı.
— “Benimle evlenir misin?”
Saniyeler, dakikalar gibi ağırlaştı. Sıla’nın gözleri doldu, dudakları titredi. Sonra, bütün salonu dolduran sessizliği kıran bir ses duyuldu:
— “Evet…”
Kısık, ama sarsılmaz bir evet. Ardından gözyaşlarını tutamayan, gülümseyen, elleriyle yüzünü kapatan bir kadın…
Restorandaki diğer masalarda oturan yabancılar bile bu ana ortak oldu. Çatal bıçak sesleri yerini alkışlara bıraktı. Garsonlar tebessümle birbirine baktı. Kimi müşteriler, yabancı olmalarına rağmen alkışlara eşlik etti.
Özgür ayağa kalkıp yüzüğü onun parmağına taktı. Sonra Sıla’yı ellerinin arasına alıp alnına bir öpücük kondurdu. O an, ikisinin de kalplerinde aynı duygu vardı: hayat, bütün acılarına, bütün kayıplarına rağmen hâlâ güzeldi.
Kutlama, ertesi gün tim arkadaşlarıyla devam etti. Küçük bir mekânda, sıradan ama samimi bir masanın etrafında toplanmışlardı. Masanın üzerinde meze tabakları, kebaplar, birkaç şişe rakı ve kahkahaların sıcaklığı vardı.
Selim, deliliğiyle meşhurdu. Daha ilk kadehten sonra masaya çıkıp oynamaya kalktı.
— “Albayım!” diye bağırdı, kahkahalar eşliğinde. “Benim komutanım, bizim gönlümüzün sultanı! Bak, bu gece senin için oynuyorum!”
İlhan, kahkahadan yerlere yatıyordu.
— “Selim, in şu masadan, düşeceksin!” diye bağırdı.
— “Düşersem de yere düşmem, göğe çıkarım!” dedi Selim, kolunu havaya kaldırarak.
Yusuf, daha ağırbaşlıydı ama Merve’nin bitmeyen sorularıyla karşısında sık sık pes ediyordu.
— “Peki, gerçekten bir bombayı çözmek için sadece tellerin rengini mi ayırıyorsunuz? Hangi tel yanlış kesilirse patlıyor? Renklerin anlamı ne? Kitaplarda farklı yazıyor!”
Yusuf başını ellerinin arasına aldı.
— “Merve, Allah aşkına… bunları sana şimdi anlatamam. Hem de bu sofrada!”
Merve gülerek devam etti:
— “Ama çok merak ediyorum! Belki bir gün ben de sizinle operasyona çıkarım, kim bilir?”
Masada kahkahalar patladı. Özgür, onların bu neşeli hâline bakarken içinden bir şeyler kıpırdadı. Ailesini kaybettiği günden beri, dostluğun, kardeşliğin ve vatan sevgisinin dışında çok az şeyin gerçek olduğuna inanmıştı. Ama bu insanlar, onun hayatının hem ailesi hem nefesi olmuştu.
Kadehleri kaldırdı.
— “Arkadaşlar,” dedi. “Bu gece benim hayatımda yeni bir başlangıç oldu. Sıla ‘evet’ dedi. Bundan sonra sadece ülkem için değil, onun için de yaşayacağım. Onun için savaşacağım, onun için hayatta kalacağım.”
Masada alkışlar, kahkahalar, “Helal olsun!” sesleri yükseldi.
Ama Özgür’ün zihninde, bütün bu mutluluğun üzerine ince bir gölge düşüyordu. Çünkü biliyordu: mutluluk, bu topraklarda uzun sürmezdi.
Şehrin en yüksek binasının en üst katında, Asaf kristal kadehini kaldırmıştı. Dışarıdan bakıldığında ülkenin en saygın iş adamıydı. Televizyon programlarında yardım kampanyalarının öncüsü, vakıfların kurucusu, fakirlere kol kanat geren bir halk kahramanı…
Ama karşısında oturan adam, bütün maskelerin gerçeğini biliyordu: Alex.
Yabancı istihbarat şefi, keskin bakışlarını Asaf’ın gözlerinden ayırmıyor, dudaklarında küçümseyici bir gülümseme taşıyordu.
— “Türkiye’deki dengeler yavaş yavaş değişiyor, Asaf. Senin hayırsever masken işe yarıyor. İnsanların gözünü boyadın. Şimdi sıra perdeyi aralamakta.”
Asaf sakince gülümsedi.
— “Sabırlı ol dostum,” dedi. “Her şeyin zamanı var. Benim adım güven demek bu topraklarda. İnsanlar beni kurtarıcı sanıyor. Oysa ben… kaosun ta kendisiyim.”
Kadehlerini tokuşturduklarında, camların çıkardığı ince ses şehrin üzerinde yankılanıyormuş gibi geldi.
Aynı saatlerde, şehrin başka bir köşesinde Gamze, yeni bir iş anlaşmasının imzasını atıyordu. Patroniçe’nin yüzünde büyüleyici bir gülümseme vardı; karşısındaki iş adamı, onun cazibesine kapılmış, elleri titreyerek kağıtları imzalıyordu.
Yanında duran Aslı, dosyaları toplarken aynı anda cebinde taşıdığı sustalı bıçakla oynuyordu. Gözleri sürekli tetikte, zihni sürekli hesap yapıyordu.
Gamze kalemi masaya bıraktı. İçinden fısıldadı:
“Askerler… benim ailemi yok eden sizdiniz. Şimdi sıra bende.”
Ama Gamze’nin bilmediği bir şey vardı. Onu yıllar önce yanına alan, aklını şekillendiren, hayatını zehre bulayan kişi… aslında Asaf’tı. Onun üvey babası. Ama şimdi, ikisi de sanki birbirini tanımıyormuş gibi, iki yabancı gibi davranıyordu. Gerçekte ise kaderlerini aynı karanlık ağın içinde örüyorlardı.
Aslı sessizce Gamze’ye yaklaştı.
— “Patroniçem,” dedi. “Her şey hazır. Sinyali bekliyoruz.”
Gamze gözlerini karanlığa dikti.
— “Yakında başlayacak. Ve başladığında, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
O gece, şehirde üç ayrı masada üç ayrı plan kuruldu.
Bir masada, Özgür ve Sıla hayatlarına dair yepyeni bir gelecek için sözleşti.
Diğer masada, Asaf ve Alex kaosun tohumlarını ekti.
Bir başka masada ise Gamze ve Aslı, intikamın karanlık yollarını döşedi.
Üç masa. Üç farklı niyet.
Ama hepsi, aynı kaderin içine doğru sessizce yürüyordu.
Ve gökyüzünde, kara bulutlar şimdiden toplanmaya başlamıştı.
Telefon çaldığında gece henüz gençti. Kutlamanın gürültüsü, kahkahalar ve kadeh sesleri hâlâ kulaklarda çınlıyordu. Özgür, cebinde titreyen cihazı eline aldığında masadaki neşe bir anda sustu. Timin bütün fertleri, sanki tek bir komutla eğitilmişler gibi, aynı anda yüzlerini ona çevirdiler.
Ekranda kısa bir mesaj vardı:
“Acil. Toplanma noktası.”
Özgür’ün yüzü gölgelendi. Kahkahaların yerini ağır bir sessizlik aldı. Selim’in gözlerindeki deli pırıltı bir anda sönmüş, İlhan’ın parmakları masanın kenarında sinirle kıpırdamaya başlamıştı. Yusuf derin bir nefes aldı, Merve’ye kısa bir bakış attı; o bakışta hem “gitmek zorundayız” hem de “merak etme” anlamı vardı.
Özgür ayağa kalktı.
— “Arkadaşlar, vakit geldi. Eğlence burada bitti. Şimdi vatan mesaisi başlıyor.”
Sıla’nın gözleri bir anlığına doldu. O, Özgür’ün nişanlısıydı ama aynı zamanda onun hayatının bir askerle paylaşılacağını en başından biliyordu. Sessizce başını salladı. İçinden geçen tek şey, dualarıyla yanında olmaktı.