Kırmızı Sayaç ve Soğuk Hesaplar

1043 Kelimeler
Aslı sakin bir sesle yanıtladı: — “Patroniçe, bazen kan dökülmeden olmaz. Hem onlar bordo bereliler. Bu şehri titretecek bir mesaj istiyorsak, önce onların kanını akıtmalıyız.” Gamze sustu. Aslı’nın sözleri kulağında yankılandı. O an, vicdanının son kırıntıları da susturuldu. — “Devam etsinler,” dedi soğuk bir sesle. Çatışma büyüyordu. Sokak, kurşun sesleriyle yankılanıyor, araba alarmları çığlık gibi ötmeye başlıyordu. Panelvan ise kalabalığa ulaşmaya çalışıyordu; şoför direksiyona yapışmış, korku içinde hızlanıyordu. İlhan, telsizden bağırdı: — “Komutanım! Panelvan hızlanıyor, meydan sadece yüz metre!” Özgür’ün kalbi sıkıştı. Bu an, hayatıyla ülkenin geleceği arasındaki ince çizgiydi. Selim’e dönüp bağırdı: — “Aracı durdurmamız lazım! Ne pahasına olursa olsun!” Selim başını salladı, gözlerinde o çılgın kararlılık vardı. — “Anlaşıldı komutanım. Hadi bu işi bitirelim.” Ve ikisi, kurşun yağmuru altında panelvana doğru koşmaya başladılar. Özgür ve Selim, kurşun yağmuru altında panelvana doğru koşuyorlardı. Her adımda yerden kıvılcımlar fışkırıyor, mermiler duvarları oyuyordu. Fakat ikisi de tereddüt etmeden ilerledi; çünkü meydan sadece birkaç saniye ötedeydi. Panelvanın şoförü, aynadan onları gördü. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Ayağı gaz pedalına daha da bastı. Gözleri yaşlarla bulanmıştı. Kendi kendine fısıldıyordu: — “Bunu yapmak zorunda değilim… ama ailem… Ya ailem ölürse?” O sırada direksiyonun üzerine bir el çarptı. İlhan’ın aracı yandan hızla vurmuştu. Panelvan şiddetle savruldu, kaldırıma çarptı ve köşedeki boş dükkânın önünde durdu. Gürültüyle beraber etrafa toz bulutu yayıldı. Şoför direksiyona yapışıp kaldı, gözleri büyümüş, nefesi kesilmişti. Özgür, fırsatı kaçırmadı. Panelvanın kapısına atladı, sert bir tekmeyle açtı. Selim hemen içeri daldı. Adam ellerini havaya kaldırmış, titriyordu. Kucağındaki cihaz hâlâ yanıp sönüyordu. — “Bırak şunu!” diye haykırdı Selim ve cihazı şoförün elinden koparıp attı. Özgür içeri girdiğinde, göz göze geldi adamla. Şoförün bakışlarında korku değil, çaresizlik vardı. Dudaklarından kırık dökük kelimeler döküldü: — “Beni… zorladılar… Ailem…” Özgür, kalbinin derinliklerinde bir sızı hissetti. Bu adam düşman değildi; sadece kurbanlardan biriydi. Ama düşünmeye vakit yoktu. Yusuf çoktan koşarak gelmişti. Aracın kasasına baktı ve yüzü kireç gibi oldu. — “Komutanım! Burası komple patlayıcı dolu. Askeri sevkiyat düzeyinde.” Selim küfretti: — “Ulan, şehrin yarısını havaya uçuracaklardı!” Yusuf ellerini kutulara gezdirdi. Telleri, saatleri, kabloları gördü. Hepsi karmaşık bir düzenekle bağlanmıştı. Derin bir nefes aldı. — “Bunu durdurmak… kolay olmayacak.” Özgür’ün sesi sertti: — “Ne kadar vaktimiz var?” Yusuf gözlerini cihazdaki ekrana dikti. Dijital sayaç kırmızı ışıkla yanıp sönüyordu. 04:59 — “Beş dakika…” dedi. O an, herkesin nefesi kesildi. Çatışma sürüyordu, mermiler sokağı inletiyordu ama tüm dikkat, o rakamlarda kilitlenmişti. Gamze, otelin üst katında ekranı izliyordu. Sayaçtaki kırmızı ışık parıldıyordu. Aslı sevinçle fısıldadı: — “Birazdan patlar. Onlar da, şehir de kül olur.” Ama Gamze’nin yüzünde zafer değil, karanlık bir gölge vardı. İçinde, farkında olmadan bir çatlak büyüyordu. “Acaba…” diye düşündü kısa bir an. Ama hemen kendine kızdı. — “Hayır,” dedi kendi kendine. “Geri dönüş yok.” Yusuf dizlerinin üzerine çökmüştü. Telleri dikkatle ayırıyor, ince bir makasla kabloları kontrol ediyordu. Alnından ter damlıyordu. Ellerinin titremesine izin vermemek için dudaklarını ısırıyordu. Selim, çevreyi koruyordu. Mermiler yakınlarına çarpıyor, kıvılcımlar saçıyordu. — “Çabuk ol Yusuf! Çabuk ol!” İlhan, çatılara ateş ederek saldırganları bastırmaya çalışıyordu. — “Komutanım, bunlar profesyonel! Hepimizi oyalıyorlar ki bomba patlasın!” Özgür Yusuf’un yanına çömeldi. Gözlerini sayaçtan ayırmadı. 03:12 — “Başarabilecek misin?” diye sordu. Yusuf gözlerini kırpmadan kablolara bakıyordu. — “Doğru teli bulmam lazım… Yanlışını kesersem hepimiz gökyüzüne uçarız.” Selim öfkeyle bağırdı: — “O zaman dua etmeye başla kardeşim!” Şoför, elleri kelepçelenmiş halde hâlâ ağlıyordu. Özgür ona baktı. Adamın gözlerinden, kendi geçmişinin acılarını gördü. Terör saldırısında ailesini kaybettiği anı hatırladı. Şimdi karşısındaki adam da ailesi için ölüme sürüklenmişti. Bir an için kalbi acıyla sıkıştı. Ama o duyguyu bastırdı. Görevi, ülkeyi ve yüzlerce masum insanı kurtarmaktı. Sayaç son dakikalara giriyordu. 01:15 Yusuf’un alnından ter damlaları patlayan yağmur damlaları gibi yere düşüyordu. Elindeki makas bir telin üzerinde durdu. — “Sanırım bu…” diye mırıldandı. Özgür’ün sesi çelik gibiydi: — “Emin misin?” — “Hayır,” dedi Yusuf. “Ama başka seçeneğimiz yok.” Ve tel kesildi. Herkes nefesini tuttu. Sayaç bir an titredi. Sonra… durdu. 00:59’da kırmızı ışık söndü. Bir sessizlik oldu. Çatışma sesleri bile uzaklardan yankılanıyor gibiydi. Sonra Selim öyle bir kahkaha attı ki, o sessizliği yırttı: — “İşte budur be! Senin ellerin dert görmesin Yusuf!” Yusuf’un yüzü bembeyazdı. Titreyen ellerini dizine vurdu. — “Bir saniye bile geç kalsaydık…” Özgür ayağa kalktı. Gözleri sertti, sesi buyurgan: — “Bomba etkisiz. Ama bu daha başlangıç. Alex ve Asaf, bu oyunu daha yeni kuruyor.” Telsizini kaldırdı, merkeze bağlandı: — “Burada Albay Özgür. Bomba etkisiz hale getirildi. Ancak düşman şehirde. Hepimiz hazır olalım. Bu savaş daha yeni başlıyor.” Gökyüzünde siren sesleri yankılandı. Polis ve destek ekipleri hızla bölgeye girerken, tim derin bir nefes aldı. Ama herkes biliyordu ki bu sadece ilk round’du. Daha büyük fırtına yaklaşıyordu. Gece, İstanbul’un gökyüzüne ağır bir örtü gibi serilmişti. Boğaz’ın üzerine çöken sis, sanki şehrin sırlarını saklamak istercesine dalga dalga yayılıyordu. Şehrin en lüks otellerinden birinin en üst katında, ışıkları kısılmış bir odada, iki adam karşı karşıya oturuyordu. Birinin gözleri buz gibi mavi, yüzü taş kesilmiş gibiydi; diğeri ise ağırbaşlı, şık takım elbisesiyle ülkenin en güvenilir iş adamlarından biri gibi görünüyordu. Ama ikisinin arasında dolaşan hava, buz gibi bir ihaneti taşıyordu. Alex, masasındaki kristal kadehi yavaşça çevirdi. Gözleri kadehteki kırmızı şarabın dansını izliyordu. Sonra başını kaldırdı, karşısındaki Asaf’a baktı. Sesinde ne acele ne de öfke vardı; sadece soğukkanlı, matematiksel bir kararlılık. — “Neredeyse başarıya ulaşacaktık. Eğer o tim devreye girmeseydi, meydandaki patlama tüm şehri titretecekti. Halkın gözünde devletin otoritesi çökecek, panik dalga dalga yayılacaktı.” Asaf, sakin bir tebessümle karşılık verdi. Onun tebessümü bir hayırseverin gülümsemesi gibi görünüyordu, ama gözlerinde çelik gibi bir parıltı vardı. — “Sabırsız olma Alex. Bir savaş, tek bir hamlede kazanılmaz. Bizim oyunumuz uzun soluklu. Halk beni hâlâ bir kurtarıcı, bir yardımsever sanıyor. Kurumlarım, vakıflarım, dağıttığım burslar, açtırdığım hastaneler… Hepsi birer kalkan. Kimse arkamda karanlık bir niyet aramıyor. Bu yüzden senin operasyonların başarısız olsa bile bana dokunamıyorlar.” Alex, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümsemeyle kadehini kaldırdı. — “O tim… Özgür ve adamları. Bordo bereliler. Onların devreye girmesi, planlarımızı yavaşlatacak. Özellikle Özgür… Adamın bakışında bir şey var. Sanki doğrudan tehlikeyi kokluyor. Onu devre dışı bırakmamız gerek.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE