bc

AŞİRET: Kan Davası (16+)

book_age16+
233
TAKİP ET
2.3K
OKU
revenge
dark
family
HE
fated
second chance
friends to lovers
arranged marriage
stepfather
heir/heiress
tragedy
sweet
bxg
serious
bold
loser
highschool
pack
small town
childhood crush
disappearance
enimies to lovers
secrets
love at the first sight
surrender
addiction
civilian
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Urfa'nın kadim ve kavurucu topraklarında, Bozatlı Aşireti'nin kaderi, geleneğin ağır baskısı ile modern dünyanın kaçınılmaz rüzgârı arasında çakılıp kalmıştır. Aşiret reisi Cihan, bir yanda atalarının sesi, diğer yanda değişen zamanın çağrısıyla içinde bir savaş verirken, üniversiteli kızı Sibel'in aşiret dışından bir yabancıyla, sosyolog Aziz'le evlenme kararı, dengeleri altüst eder. Bu evlilik, sadece iki gencin değil, köklü bir düzenin, törelerin ve kadim ittifakların da sınanması anlamına gelir. Toprak anlaşmazlıkları, ekonomik tehditler ve geçmişin gölgesindeki kanlı sırlar, bu çatışmanın üzerine körükle giderken, Bozatlılar için hayatta kalma mücadelesi başlar.

Ancak bu mücadelenin merkezinde, yalnızca toprak ve iktidar değil, yürekler de vardır. Sibel ile Aziz'in yasaklı aşkı, sadece aile onayını değil, kendi kimliklerini de inşa etmek zorundadır. Cihan ile eşi Gülperi'nin sessiz dayanışması, aşiretin görünmez direncini oluştururken, tutucu Mazhar Amca'nın oğlu Cemal'in radikalizmden insaniliğe uzanan ateşli yolculuğu ve genç Zeynep'in başkaldırısı, her bir karakteri unutulmaz kılar. Urfa Ateşi, sadece bir toprak kavgasının değil, insan ruhunun en karanlık sırlarından en tutkulu arzularına uzanan; yakan, arındıran ve dönüştüren bir destandır. Bu ateşin içine atılan herkes, ya yanacak ya da yeniden doğacaktır.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
BÖLÜM 1: SABAHIN İLK IŞIKLARI
Cihan, gözlerini açtığında odanın içi hâlâ loştu. Pencereden sızan şafak ışığı, Gülperi’nin omzuna düşmüştü. İpek gibi teninde, geceden kalan ter damlacıkları parlıyordu. Karısının sırtına bakarak yavaşça döndü. Nefes alışı derin ve düzenliydi, hâlâ uykunun koynundaydı. Elini uzattı. Parmak uçları, Gülperi’nin belindeki çukurda gezindi. Hafif bir titreme, uykunun derinliklerinden yüzeye çıktı. Cihan gülümsedi. Yirmi yıldır evliydiler, ama bu dokunuş hâlâ ilk günkü gibi heyecan veriyordu. “Uyandın mı?” diye mırıldandı Gülperi, gözlerini açmadan. “Seni seyrediyordum.” Gülperi döndü, yüzüstü yattı. Çenesini ellerinin üstüne dayadı. Gözlerinde, Cihan’ı yirmi yıl önce çadırda ilk gördüğü andaki o sıcaklık vardı. “Sabah namazına daha var,” dedi alçak sesle. Cihan, onun çenesini okşadı. “Zil çalana kadar.” Gülperi yaklaştı. Dudağı, Cihan’ın dudağına değdi. Hafif, ıslak bir dokunuştu bu. Cihan, elini onun saçlarına daldırdı. Kalın, siyah örgüler parmaklarının arasından kayıyordu. Gülperi, üstüne çıktı. Yorgan, ikisinin de üstünden kaydı. Oda havasızdı. Urfa’nın ağır haziran sabahı havası, pencereden içeri sızıyordu. Tenleri sıcaktı. Gülperi’nin göğsü, Cihan’ın göğsüne değdiğinde, ikisi de iç çektiler. Yavaş, bildik bir dans başladı aralarında. Cihan, karısının boynunu öptü. Tuzlu bir tat geldi dudağına. Gülperi, başını geri attı. Gözleri kapalıydı. Dudakları aralanmıştı. Cihan, onun memesini avucunun içine aldı. Sıcak ve dolgundu. Baş parmağı, ucunda gezindi. Gülperi, kalçasını kaldırdı. “Ağır ol,” diye fısıldadı Cihan. “Sen ağır ol,” diye karşılık verdi Gülperi, gülerek. Yatak, usul usul gıcırdadı. Dışarıdan, bir horoz sesi duyuldu. Sonra bir diğeri. Köy uyanıyordu. Ama onların dünyası, hâlâ bu yatakta, bu yorganın altındaydı. Gülperi, Cihan’ın üstüne oturdu. Elleri, onun göğsündeydi. Kasları hissetmek istiyordu. Bozatlı aşiretinin reisiydi Cihan. Kırk yıllık çiftçiydi. Bedeni, çelik gibiydi. Ama Gülperi’ye dokunuşu, her zaman yumuşaktı. Gülperi aşağı indi. Kalçası, Cihan’ın kalçasına değdi. İkisi de derin bir nefes aldılar. Gülperi, başını öne eğdi. Alnı, Cihan’ın alnına değdi. Nefesleri karıştı. “Beni sevdiğini söyle,” dedi Gülperi. “Seni seviyorum...” Hareketleri hızlandı. Yatak daha fazla gıcırdamaya başladı. Gülperi, dudaklarını ısırdı. Ses çıkarmamaya çalışıyordu. Duvarlar inceydi. Evde onlardan başka yedi kişi daha vardı. Cihan, onun kalçasından tuttu. Parmakları, etine gömüldü. Gülperi, başını geri attı. Saçları sırtına döküldü. Göğüsleri, havada sallanıyordu. Cihan, doğruldu. Ağzını, onun göğsüne kapattı. Gülperi, içinden gelen bir inlemeyi bastırdı. Elleri, Cihan’ın saçlarına daldı. Onu kendine bastırdı. Daha sert, daha derin. Dışarıdan, bir kapı gıcırtısı duyuldu. Gülperi, dondu. “Kimse yok,” dedi Cihan, nefes nefese. “Rüzgâr.” Gülperi rahatladı. Ama tempo yavaşlamıştı. İkisi de gülümsedi. Bu, evliliğin gerçekliğiydi. Anlar, dış dünyayla bölünüyordu. Cihan, Gülperi’yi yatağa yatırdı. Üstüne kapandı. Şimdi kontrolü o almıştı. Gülperi, bacaklarını onun beline doladı. Topukları, Cihan’ın kalçasına kenetlendi. Pencereye vuran ışık biraz daha aydınlanmıştı. Artık Gülperi’nin yüzündeki her detayı görebiliyordu Cihan. Alnındaki küçük bir yara izi... Çocukken düşmüştü. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, gülmekten olanlar. Dudaklarının üstündeki minicik bir ben, ilk olarak gerdek gecesinde, onu öptüğünde fark etmişti. “Seni seviyorum,” dedi Cihan, tane tane. Gülperi’nin gözleri doldu. “Ben de.” Son bir hareket, derin bir titreme. İkisi birden, sessizce boşaldılar. Sadece nefes sesleri, odada çınlıyordu. Bir süre öyle kaldılar. Cihan, yanına uzandı. Kolunu, Gülperi’nin boynunun altına soktu. Gülperi, başını onun göğsüne dayadı. Kalp atışlarını dinliyordu. Hızlıydı, ama yavaş yavaş normale dönüyordu. “Bugün Sibel geliyor,” dedi Gülperi, sesi hâlâ boğuktu. Cihan’ın vücudu gerildi. “Biliyorum.” “Onu karşılamaya ben gideyim. Sen, amcanla konuş.” “Mazhar Amca iyice tersleşti.” dedi Cihan. Biraz tedirgin gibiydi. Gülperi, parmağıyla Cihan’ın göğsündeki kılları çekti. “Her zaman zordu. Ama şimdi Sibel’in Aziz’le evliliğini kabul etmezse, aşiret ikiye bölünecek.” Cihan iç çekti. “Benim kızım. Benim kararım.” “Kararın doğru. Ama Mazhar Amca’ya anlatmak da senin işin.” Cihan banyodan çıkarken dışarıdan, ezan sesi duyulmaya başladı. Hafif, uzaktan gelen bir çağrıydı bu. Sabah namazı vakti gelmişti. Çıplak bedeni, pencereden gelen ışıkta parlıyordu. Gülperi, onu seyretti. Hâlâ güzel bir adamdı. Beli kalınlaşmıştı belki, ama omuzları hâlâ genişti. Sırtında, gençken bir kavgadan kalma bir yara izi vardı. Cihan, bornozunu giydi. “Kahvaltıda konuşuruz.” “Tamam.” Cihan, odadan çıktı. Gülperi, yatakta kaldı. Yorganı, çıplak bedeninin üstüne çekti. Kokusu, ikisinin de kokusuyla karışmıştı. Gözlerini kapattı. Cihan’ın dokunuşunu hâlâ hissediyordu. Teninde, parmak izleri varmış gibiydi. Ama zihni, artık başka şeylere kaymıştı. Sibel. Kızları. Dört yıl önce üniversite için Urfa’dan ayrılmıştı. İstanbul’da hukuk okumuştu. Orada Aziz’le tanışmıştı. Sosyologdu. Aşiret dışındandı. Ve en kötüsü, Sünni değildi. Gülperi, bunları düşündükçe midesi kasıldı. Cihan haklıydı. Kızları mutlu olacaktı. Ama Mazhar Amca ve onun gibiler, bunu asla kabul etmeyecekti. Yataktan kalktı. Aynanın karşısına geçti. Çıplak bedenine baktı. Kırk yaşındaydı. Doğum yapmış bir kadının izleri vardı üstünde. Sibel’i doğururken, karın bölgesinde çatlaklar oluşmuştu. Memeleri, emzirdiği için sarkmıştı biraz. Ama Cihan, hâlâ onu istiyordu. Bu, ona güç veriyordu. Basma bir entari giydi. Üstüne, ince bir yelek. Saçlarını topladı. Aynaya baktığında, annesine benzediğini düşündü. Aynı sert bakışlar, aynı ince dudaklar. Odanın kapısını açtı. Koridor, serindi. Ev, büyüktü. Dedelerden kalma, taş bir yapıydı. On beş odası vardı. Şu anda, Cihan’ın annesi Gülistan, kardeşi Kadir ve ailesi, Mazhar Amca ve iki yeğeni burada kalıyordu. Mutfak, zaten hareketliydi. Cihan’ın annesi Gülistan, ocak başındaydı. Yetmiş beş yaşında, ama hâlâ dimdikti. Büyük bir tencereyi karıştırıyordu. “Günaydın anne,” dedi Gülperi. Gülistan, başını çevirmedi. “Sibel bugün geliyormuş.” “Evet.” “Mazhar’ın yüzünü görmek isterdim.” Gülperi, masaya tabakları koymaya başladı. “Cihan onunla konuşacak.” Gülistan, sonunda döndü. Gözleri, Gülperi’yi süzdü. “Sen ona yardım et. Mazhar, taş kafalı. Ama Cihan’ın reis olduğunu unutuyor.” “Unutmuyor. Sadece, kabul etmek istemiyor.” Gülistan, kaşığı bıraktı. “Benim torunum. Kiminle isterse evlensin. Aşiret, kanla değil, sevgiyle yaşar.” Gülperi şaşırdı. Kaynanası, genelde geleneksel biriydi. Bu sözler, ondan beklenmezdi. “Söylediklerinizi Cihan’a ileteyim mi?” Gülistan, tekrar tencereye döndü. “Gerek yok. O, zaten biliyor.” Dışarıdan, erkek sesleri duyuldu. Cihan ve Mazhar Amca, avluda konuşuyorlardı. Gülperi, pencereye yaklaştı. Perdenin arkasından baktı. Mazhar Amca, altmış beş yaşında, uzun boylu, zayıf bir adamdı. Sakalı, bembeyazdı. Elinde, her zaman olduğu gibi tespih vardı. Cihan’a sert hareketlerle bir şeyler anlatıyordu. Cihan, başıyla onaylıyor gibiydi. Ama omuzları gergindi. Gülperi, onun bu halini iyi tanırdı. Sabrının tükenmek üzere olduğunu gösterirdi. Kapı açıldı. Cihan’ın kardeşi Kadir içeri girdi. Kırklı yaşların başında, Cihan’a benzeyen, ama daha tıknaz bir adamdı. “Günaydın yenge,” dedi. “Hava güzel.” “Günaydın Kadir. Evet, güzel.” Kadir, masaya oturdu. “Sibel’in geleceğini duydum. Mazhar Amca, sabah namazında hiç susmadı. Bütün cemaate, aşiretin kanunları diyip duruyordu.” Gülperi’nin yüreği sıkıştı. “Cemaat... Ne dediler?” “Kimse bir şey demedi. Ama sessizlik, bazen onaylamaktan daha kötüdür.” Cihan içeri girdi. Yüzü asıktı. Mazhar Amca, peşindeydi. “Kahvaltı hazır,” dedi Gülperi, sesini olabildiğince normal çıkarmaya çalışarak. Mazhar Amca, Cihan’a baktı. “Konuşmamız bitmedi!” “Bitti amca. Kararımı verdim. Kararım kesindir!” “O zaman, sen bilirsin.” Mazhar Amca, yemeğini almadan dışarı çıktı. Çıkarken de kapıyı sertçe kapattı. Odada sessizlik oldu. Gülistan, tencereyi ocaktan aldı. Kadir, tabağıyla oynuyordu. Cihan oturdu, başını elleri arasına aldı. Gülperi, yanına oturdu. Elini, onun sırtına koydu. “Ne dedi?” Cihan, başını kaldırdı. Gözleri yorgundu. “Sibel bu evde Aziz’le kalamazmış. Mazhar amca, düğün yaparsak, aşiretten ayrılacağını söyledi. Yanında gidecekler olacakmış.” Kadir, ıslık çaldı. “Bu, savaş ilanı.” “Savaş değil,” dedi Cihan. “Ama aşireti bölme niyetinde!” Gülperi, Cihan’ın elini tuttu. “Sibel’in treni, öğleden sonra iki buçukta gelecek. Ben, onu almaya gideceğim. Sen, burada kal. Mazhar Amca’yla ona yakın olanları topla. Onlarla konuş.” “Ya dinlemezlerse?” “Dinlemek zorundalar. Sen reissin.” Cihan, Gülperi’nin elini sıktı. “Peki ya sen? Tek başına gidiyorsun. Yolda, Mazhar’ın destekçileri olabilir.” Gülperi gülümsedi. Bu gülümseme, sert ve güven doluydu. “Ben, Bozatlı aşiretinin reisinin karısıyım. Kimse bana dokunamaz.” Kahvaltı, sessizlik içinde geçti. Herkes, kendi düşüncelerine dalmıştı. Dışarıda, güneş yükseliyordu. Urfa’nın sıcağı, yavaş yavaş hissedilmeye başlanmıştı. Gülperi, bulaşıkları toplarken, Cihan yanına geldi. “Teşekkür ederim.” “Ne için?” “Her şey için.” Gülperi, ona baktı. Gözlerinde, sabahki sevişmenin yumuşaklığı kalmamıştı. Yerine, bir savaşçının sertliği gelmişti. “Sen, aşireti idare et. Ben, kızımızı getireceğim.” Cihan, onun yanağına dokundu. “Dikkatli ol.” “Olurum.” Gülperi, mutfaktan çıktı. Odasına gidip, çantasını hazırladı. İçine, bir şişe su, birkaç meyve, ve Sibel’in sevdiği badem şekerlerinden koydu. Sonra, aynanın karşısına geçti. Saçlarını düzeltti. Entarisinin üstündeki kırışıklıkları çekti. Dışarı çıktı. Avluda, Kadir onu bekliyordu. “Arabayı hazırladım.” “Teşekkür ederim Kadir.” “Yenge, bir şey söyleyebilir miyim?” “Söyle.” “Mazhar Amca’nın oğlu Cemal, dün gece Urfa’ya indi. Dört arkadaşıyla.” Gülperi’nin kalbi, bir an için durdu. “Nereden biliyorsun?” “Dostum, otogarda çalışıyor. Onları gördü.” “Cemal, İstanbul’da yaşıyor. Ne işi var Urfa’da?” Kadir, omuz silkti. “Tesadüf olabilir. Ama ben olsam, dikkatli olurum.” Gülperi, Kadir’in elini tuttu. “Bana bak. Sibel’i alıp geleceğim. Hiçbir şey olmayacak. Anladın mı?” Kadir, başıyla onayladı. Ama gözlerindeki endişe, gitmemişti. Gülperi, arabaya bindi. Bir Jeep’ti bu. Eski, ama sağlamdı. Anahtarı çevirdi. Motor, homurdanarak çalıştı. Kapıdan çıkarken, geriye baktı. Cihan, avluda dikiliyordu. Elini kaldırıp, salladı. Gülperi de salladı. Sonra, yola koyuldu. Tozlu, taşlı bir yoldu bu. İki yanında, tarlalar uzanıyordu. Henüz ekim zamanı değildi. Toprak, boz renkliydi. Gülperi, direksiyona sıkıca yapıştı. Aklı, Sibel’deydi. Kızını yazdan beri görmemişti. Sadece telefonla konuşuyorlardı. Sibel’in sesi değişmişti. Daha sert, daha keskin bir tonu olmuştu. İstanbul, onu değiştirmişti. Ama o, hâlâ Gülperi’nin küçük kızıydı. Beş yaşındayken, ilk kez koyunları gütmeye götürdüğünde, elini nasıl sıkı tutmuştu. On beşinde, ilk adet gördüğünde, ağlayarak yanına gelmişti. Yirmisinde, üniversite sınavını kazandığında, nasıl sevinçten havalara uçmuştu. Ve şimdi, yirmi dördünde, sevdiği adamla evlenecekti. Gülperi, bunun doğru olduğunu biliyordu. Ama içinde, bir korku vardı. Mazhar Amca’nın dediği gibi, aşiret bölünebilirdi. Ve bölünme, kan demekti. Bir tabela gördü. “Şanlıurfa - 50 km.” Daha yarım saat vardı. Gülperi, radyoyu açtı. Bir türkü çalıyordu. Urfa türküsüydü. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar.” Gülperi, mırıldanmaya başladı. Annesi, bu türküyü ona küçükken söylerdi. “Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler.” Gözleri, yolda sabit kaldı. Ama aklı, çok uzaklardaydı. Hem geçmişte, hem gelecekte. Jeep, yolda ilerlerken, arkasından bir toz bulutu kaldırıyordu. Güneş, artık tam tepedeydi. Sıcak, arabanın içine dolmaya başlamıştı. Arabanın kliması bir gün önce bozulmuştu. Gülperi, camı açtı. Sıcak hava, yüzüne çarptı. Ama bu, tanıdık bir sıcaktı. Urfa’nın sıcağı. Doğduğu, büyüdüğü, evlendiği, çocuk doğurduğu toprakların sıcağı. Bir an, her şeyi bırakıp gitmeyi düşündü. Sibel’i alıp, Urfa’dan uzaklaşmayı. Düşündüğü şeyin saçmalığından ötürü sadece hafifçe gülümseyerek bu saçma düşünceyi kafasından attı. Tekrar o sert yüzünü takındı. O, bir kaçak değildi. Bozatlı’ydı. Ve Bozatlılar, kaçmazdı. Tren istasyonuna yaklaşırken, kalbi hızlandı. Kızını görecekti. Park etti. İstasyon, tenha görünüyordu. Birkaç kişi, platformda bekliyordu. Gülperi, arabadan indi. Elini, gözlerinin üstüne siper etti. Güneşe baktı. Tam o sırada, arkasından bir ses duydu. “Yenge!” Döndü. Mazhar Amca’nın oğlu Cemal, birkaç adım ötede duruyordu. Yanında, dört genç vardı. Hepsinin yüzü, ciddiydi. Gülperi, dik durdu. “Cemal. Ne işin var burada?” “Babam, size bir mesaj iletmemi istedi.” “Mesajı alırım. Ama şimdi değil. Sibel’in treni geliyor.” Cemal, bir adım yaklaştı. “Tren gelmesine daha zaman var.” “Peki. Söyle, ne mesajı bu?” diye sordu, sesi sakin. Cemal gülümsedi. Ama bu gülümseme, sıcak değildi. “Babam diyor ki: Sibel, bu eve damat adayıyla dönmesin. Dönerse, sonuçlarına katlanırsınız.” Gülperi, nefesini tuttu. Sonra, yavaşça verdi. “Cemal. Sen benim yeğenimsin. Küçüklüğünde, sana ben baktım. Hastalandığında, başında bekledim. Yanlış yola girmeni istemem.” Cemal’in yüzü, bir an için yumuşadı. Ama sonra, tekrar sertleşti. “Eski günler, yenge. Şimdi... Bu iş başka.” “Başka falan değil!” dedi Gülperi. Sesinde, bir hanım reis otoritesi vardı. “Senin baban, benim kayınpederimin kardeşi. Ama reisimiz... reisiniz... Baban değil Cihan. Ve Cihan’ın kararı bu. Sibel, Aziz’le evlenecek.” Cemal, başını salladı. “O zaman, babam haklıymış. Siz, aşiretin yolundan saptınız.” Gülperi, çantasını sıkıca tuttu. “Çekil yolumdan Cemal.” “Çekilmem.” O anda, başka bir araba sesi duyuldu. Bir toz bulutu içinde, Kadir’in kullandığı kamyonet, istasyona girdi. Arkasında, sekiz on adam daha vardı. Kadir, arabadan atladı. “Yenge! Her şey yolunda mı?” Gülperi, rahat bir nefes aldı. “Şimdi yolunda.” Cemal, Kadir’e baktı. Sonra, geri adım attı. “Bu, son uyarıydı. Ben, bana düşeni yaptım.” Döndü, arkadaşlarıyla birlikte uzaklaştı. Kadir, yanına geldi. “İyisin ya?” “İyiyim” “İçim rahat etmedi. Sen gittikten sonra birkaç kişi toplayıp geldim..” Gülperi, Kadir’in koluna dokundu. “Teşekkür ederim.” “Bir şey değil. Şimdi, Sibel’i bekleyelim.” Platforma yürüdüler. Gülperi’nin kalbi, hâlâ hızlı atıyordu. Ama bu, artık korkudan değildi. Öfkedendi. Tren, nihayet göründü. Uzaktan, bir duman bulutu gibiydi. Yaklaştıkça, sesi duyulmaya başlandı. Tekerleklerin raylardan çıkardığı ses, gittikçe gürleşti. Gülperi, platformun kenarına yaklaştı. Gözleri, vagonları tarıyordu. Sibel acaba hangisinden çıkacaktı? Tren durdu. Kapılar açıldı. Yolcular, inmeye başladı. Ve sonra, onu gördü. Sibel. Geçen yaz gittiğinden daha zayıftı. Saçlarını kestirmişti, kısacıktı. Üstünde, kot pantolon ve beyaz bir gömlek vardı. Yanında, bir bavul tutuyordu. Gözleri, annesini aradı. Bulduğunda, yüzü aydınlandı. Gülperi, koştu. Sibel de koştu. Ortada, kucaklaştılar. “Anne,” dedi Sibel, sesi titreyerek. “Kızım,” dedi Gülperi, gözleri yaşlarla dolmuştu. Bir süre öyle kaldılar. Sonra, Sibel geri çekildi. “Anne, bu Aziz.” Gülperi, başını çevirdi. Sibel’in arkasında, bir adam duruyordu. Uzun boylu, açık tenli, gözlüklü bir adamdı. Gülperi’ye gülümsüyordu. “Merhaba,” dedi, Türkçesi kusursuzdu. “Ben Aziz. Tanıştığımıza memnun oldum.” Gülperi, ona baktı. Kızının sevdiği adam. Aşiretin kabul etmekte zorlanacağı adam. Elini uzattı. “Hoş geldiniz Aziz. Yolunuz açık olsun.” Aziz, elini sıktı. Avuç içi, yumuşak değildi. Sertti. “Sizinle tanışmayı çok istiyordum,” dedi. Gülperi, ona baktı. Gözlerinde, samimiyet vardı. Ve bir miktar endişe. “Biz de,” dedi Gülperi. “Haydi gidelim. Baban, seni bekliyor.” Bavulları arabaya koydular. Gülperi, direksiyona geçti. Sibel, yanına oturdu. Aziz, arka koltukta. Arabayı çalıştırdı. Geri dönüş yoluna koyuldu. Sibel, pencereden dışarı bakıyordu. “Hiçbir şey değişmemiş.” “Değişen çok şey var,” dedi Gülperi. “Göreceksin.” Aziz, öne eğildi. “Bayan Gülperi, size teşekkür etmek istiyorum. Beni kabul ettiğiniz için.” Gülperi, dikiz aynasından ona baktı. “Sibel’in mutluluğu, bizim için önemli. Gerisi, teferruat.” “Ama biliyorum ki, gelmem bazı sorunlara yol açacak. Yani... Sibel bahsetti.” “Sorunlar, çözülmek içindir,” dedi Gülperi. “Biz Bozatlılar, sorunlardan kaçmayız. Onların üstüne yürürüz.” Sibel, annesine baktı. “Anne, babam ne diyor?” “Baban, senin yanında. Her zaman olduğu gibi.” “Ve Mazhar Amca?” Gülperi, bir an sessiz kaldı. “Mazhar Amca, kendi doğrularının peşinde. Ama reisimiz Mazhar amcan değil baban.” Sibel, annesinin elini tuttu. “Özlemişim seni.” “Ben de seni.” Yol, tozlu ve sessizdi. Arkalarında, tren istasyonu uzaklaşıyordu. Önlerinde, Urfa uzanıyordu. Ve ev. Ve aşiret. Ve bilinmeyen bir gelecek. Gülperi, direksiyonu sıkıca tuttu. Sabahki sevişmenin sıcaklığı, çok uzaklarda kalmıştı. Şimdi, gerçeklik vardı. Sert, soğuk, ama yaşanacak olan bir gerçeklik. Arabaları, tozlu yolda ilerlerken, Gülperi içinden bir türkü mırıldandı. Sibel, onu duydu. Gülümsedi. Ve birlikte söylemeye başladılar. “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar.” Arkadan, Aziz’in sesi de katıldı. Türküyü tam olarak bilmiyordu, ama bildiği kadarıyla eşlik ediyordu. Gülperi, dikiz aynasından ona baktı. Aşirete uyum sağlayıp sağlayamayacağını düşündü. Fakat şimdilik, önemli olan, birlikte eve dönmekti. Ve aşiretin, bu yeni duruma nasıl tepki vereceğini görmekti. Güneş, tam tepelerindeydi. Ve gün, daha yeni başlıyordu.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Ağanın Sözde Karısı

read
87.0K
bc

AŞKLA BERDEL

read
91.4K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
546.3K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
29.2K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
56.0K
bc

HÜKÜM

read
230.3K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
35.4K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook