BAŞIMDA BİNBİR BELA

2804 Kelimeler
✴︎ ✴︎ ✴︎ Dostluk, şüphesiz bu dünyadaki en kıymetli şeylerden biridir. İnsanın kendine güvenen, hep yanında olan, onu her türlü durumda koruyup kollayan dostlarının olması, hayattaki en büyük şansıdır. Herkes bilir ki, böyle dostları olan insanların sırtı cihanda yere gelmez. Getirilemez. Çünkü onlar her daim kenetlenip ayağa kalkmanın bir yolunu bulurlar. Biri hepsi için, hepsi de biri için mücadele eder. Ve bu ölene kadar böyle sürüp gider. İşte Fikret de ömürlük dostları Serkan ve Bahadır'a bakarken bunları hissediyordu. Batsa da çıksa da, gülse de ağlasa da, kazık da yese, terk de edilse hep orada olan o iki yiğit tanesi, iki yol arkadaşı, iki mübarek insan... Fikret ikisiyle de daha bacak kadar çocukken mahallede tanışmıştı. Birlikte aynı okula gidip aynı salçalı ekmekten yemiş, aynı topun peşinden koşturup yorulmuş, aynı yağmurun altında ıslanıp hastalanmış, aynı çakıyla avuçlarını kesip kan kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki bağ zamanla o kadar kuvvetlenmişti ki... Bu yaşa kadar birbirlerinin her derdine sorgusuz sualsiz koşmuş, hatta yeri geldiğinde kavga meydanında birbirleri için bıçak darbelerine kalkan bile olmuşlardı. Kaç kere Serkan'ın götünü kurtarırken faça yediğini hatırlamıyordu Fikret. Ama helali hoş olsundu. Onlardan gelen belaya bile razıydı. En nihayetinde kardeşiydi onlar Fikret'in. İnsan kardeşi için canını verirdi be, faça yemek neydi ki? Böylece yıllar yılları kovalamış, bu üç çocuk aynı mahallede beraberce büyümüşlerdi. Koca koca delikanlılar olduklarında dahi birbirlerinden kopmamışlardı. Kader onları ayırmak için acele etmiyordu henüz. Fikret sigarasından uzun bir nefes çekip kaşlarını çatarken, oturduğu kayalıkların üzerinden denize dikti buğulu gözlerini tekrar. Olay tazeyken çok anlamamıştı ama işte böyle akşam olup da dertler ayyuka çıkınca, babasının gurur kıran hakaretleri yine zihninde yankılanmaya ve Fikret'e yine bir bok parçası gibi hissettirmeye başlamıştı. "Ya kal işine sahip çık ya da siktir git rüzgar yapma." Zaten her zaman böyle derdi. 'Sikiyim seni de kuruyemişini de...' diye geçirdi içinden Fikret. Babasına pek çok şeyden dolayı öfkeliydi. Ama kanını fokur fokur kaynatan en ciddi mesele, bu aile mesleğini devam ettirme meselesiydi. Nefret etmiyordu ama özgürleşmek için kendi işini kurması gerektiğini hissediyordu. Fakat babası asla buna fırsat vermediği gibi bir de üstüne kapıyı gösteriyordu. "Of ulan off... N'olacak benim bu hâlim?" Hava iyice serinlemişti ama içi kor alev gibi yanıyordu Fikret'in. Zerre üşümemişti. Hâlâ bu yaşa kadar bir baltaya sap olamamanın, bir gül goncası alıp verememenin ve hep bir hevesle başlayıp başarısız olduğu bütün girişimlerin verdiği acıyı kırık bir kol gibi yeninin içinde taşıyordu. Alışması gerekirdi belki şimdiye ama yapamıyordu işte. Onun yerine ya gerçeklerden kaçıp yeni hayallere dalıyor, ya da eskileri hatırlayıp bir nebze de olsa bu dalgalı, siyah derinlikte huzur bulmaya çalışıyordu. Dostlarım var, diyordu. En azından beni ben olduğum için seven dostlarım var. Biten sigarasını elinin altındaki kayalardan birine bastırıp filtreyi taşların arasına gömdü. "Abi yanlış anlama ama... belki de her şeyi geride bırakıp askere gitmenin zamanı gelmiştir." Bahadır'ın sesiyle başını kaldırıp ona baktı düz düz. Askerlik şu an gündeminde bile değildi. Annesinin de istediği gibi önce işini kuracaktı. Niyesini bilmiyordu ama hep öyle istemişti kadıncağız. Bu yüzden Fiko önce işini kuracak, sonra kafası rahat gidecekti askere. Dönünce de işlerin başına geçecek, kısmetse yeni bir aşka düşüp kendi parasıyla evlenecek ve babasının ona şimdiye kadar ettiği bütün"Senden adam olmaz!" temalı lafları ona yedirecekti. Planı bu yöndeydi. Ama gelin görün ki, bir türlü işlemiyordu. Delikanlı bir yerde hata yapıyordu ama nerede? "Zaten borç harç tependen eksik olmuyordu. Bir de şimdi yenge de başkasıyla evlenince... Hepten kayış koptu sende be Fiko'm." diye devam ettirdi Serkan Bahadır'ı. "...Eskisi gibi de değilsin. Neşen yok. Silkelenip kendine gelmen lazım senin acilen. Dost acı söyler, kusura bakma." İkisi de biraz mahçup, hüzünlüydü Fikret'e bakarken. "Oğlum var ya, bi' gitsen aslında askere... İlaç gibi gelir. Hem sana yük olan bir sorumluluktan kurtulursun, kafan rahat eder; hem de döndüğünde tertemiz bir sayfaya sıfırdan başlarsın. Bak bana... Benim de kafam çok karışıktı bir zaman. Askere gittim geldim, her şey netleşti. Meğer bu zamana kadar buğulu bir camın arkasındaymışım da haberim yokmuş. Askerde gerçeklerle yüzleştim oğlum, gözümün perdesi kalktı. Otobüsten inerken yeniden doğmuş gibiydim böyle var ya... Pırıl pırıldı kafam. Aslında kimsenin gözünde büyüttüğü gibi bir yer değil orası. Valla bak. Eziyet gibi değil de rehabilitasyon gibi düşününce daha kolay." dedi Bahadır bu sefer. Açık yaraya ne kadar merhem olabilirse, o kadar olabiliyordu kendi çapında. Yoksa Fikret'in planlarını o da biliyordu. "Zorluğundan değil zaten aga..." Fikret kulak arkası etmişti bu tavsiyeleri, biraz buruk. "Biz de isteriz vatani görevi elimiz ayağımız tutarken yapmayı. Ama zamanı değil. Yarım kalan çok hesap var. İş yok, güç yok. Zaten... zamanı gelince ben kendim gidip teslim olurum. Siz rahat olun." Bahadır, Fiko'nun sesinde biraz gücenmişlik sezer gibi olunca "Abi ben senin iyiliğini düşündüğümden konuşuyorum. Yoksa biliyorsun..." diye kendini açıklamak zorunda hissetmişti. Ama buna hiç gerek yoktu. Çünkü Fikret ikisinin de iyi niyetinden zerre şüphe duymuyordu. Ciğerlerini biliyordu onların. Kalplerini... Bahadır, biraz deli dolu, biraz saf, ama çok hisli bir oğlandı. Eli lezzetliydi, güzel yemek yapardı. Haftanın yedi günü, izinsiz tatilsiz babasının esnaf lokantasında çalışırdı. Ve Fikret'ten farklı olarak yaptığı işi tutkuyla, severek yapardı. Doğru-dürüst çocuktu. Yalan ne bilmezdi. En koyusundan Türkçü'ydü. Eyvallah, vatan millet sevgisi hepsinde vardı ama bu çocukta başka bir boyuttaydı. Babası 'Gel mutfağın başına geç.' demezden evvel abisi gibi Uzman Çavuş olup dağlarda terörist avlama hayalleri kuruyordu. Neyse ki baba sözü dinlemişti de Fiko'yu bu buhranlı döneminde yalnız bırakmamayı seçmişti. Serkan'a gelince... İyi çocuktu hoş çocuktu ama fırıldağın önde gideniydi. Ana dili gibi yalan konuşur, götünden olmamış senaryolar uydurup insanları da buna inandırırdı. Serkan, ne yaptığını mahallede kimsenin bilmediği ama anlattıklarını herkesin hayranlıkla dinlediği, hitabeti kuvvetli biriydi. Her zaman aklında dahiyane fikirler olur, kafasında dolanan tilkilerin kuyrukları birbirine asla değmezdi. Hele gündüz vakti kahveye girmeyegörsün; bütün ganyancılara sufle verir, taş çalarak okey kazandırır, bir de kendine herkesten çay ısmarlattırırdı. Pek uyanıktı köftehor. Nabza göre şerbet vermekte de, tatlı diliyle borç istemekte de ustaydı. Bir tek kendine ve bu gruba bir faydası dokunmazdı. Orası ayrı bir mevzuydu. Kısaca özetlemek gerekirse; hayal tüccarlığı yapan ipsiz sapsız bir yancıydı Serkan. Fikret'in bir umutla atılıp da batırdığı bir sürü şahane (!) girişim fikrinin de babasıydı. Böyle piç gibim, Avrupa Yakası Sertaç gibim bir şeydi. Ama bu onun kötü biri olduğu anlamına gelmiyordu elbette. Tamam, eyvallah... Kötü bir çocukluk geçirmişti. Ama başına gelen her şeyi buna bağlamayı acizlik saydığından, neşesini bir an olsun kaybetmemiş ve grubun enerjik yüzü olmayı kendine şiar edinmişti. Annesi (Kuaför Necla) ve babası o çok küçükken boşanmış, özünde işportacılık yapan babası daha sonra amcasıyla beraber dolandırıcılıktan hapse girmişti. Zaten Fikret'in bildiği kadarıyla bunun bütün sülalesi manyaktı. En az bir sene mapus yatmayanı adamdan saymıyorlardı. Bıraksa Serkan'ın da sonu içeride biterdi ama Allah'tan sıkı sıkıya tutuyordu serserinin yularını. "Dökme lan yüzünü, Fiko!" diye bağırıp omzuna vurdu Serkan. "...Sen böyle her şeyi kafaya takarsan çok yaşamazsın hee..." Bahadır da katıldı ona: "Adam haklı be oğlum! Sen çok takıyorsun her şeyi kafana. Sal kendini biraz... Siktir etmeyi öğren. Hastalanacan bak sonra." Fikret ellerini yüzüne çıkartıp yanaklarına bastırarak denize bakmaya devam etti sıkıntıyla. Arkadaşları olayları çok mu yüzeysel değerlendiriyorlardı yoksa onunla taşak mı geçiyorlardı, bazen anlamakta zorlanıyordu. "...Hem n'olmuş yani pederden iki fırça yediysen? Dünyanın sonu mu? Biz de yiyoruz fırça. Hele bak şu sıfatsıza! Çırakların yüz karası. Her gün fırça yiyor Ethem amcadan, bana mısın demiyor it! İnsanda biraz utanma olur, utanma..." "Benim çıraklığımın derdi sana mı düştü lan, Çorbacı?!" Serkan bu sefer Bahadır'a uzandı vurmak için ama Bahadır kocaman açtığı elinin tersini gösterince götüm götüm geri çekilip Fikret'in arkasına oturdu büzülerek. Gece gece bir sakatlık çıksın istemiyordu. Yoksa... Bahadır'dan korktuğundan değildi yani (!) Biraz sonra "Evet oğlum ya..." dedi yaltak yaltak Fikret'in omzunu sıvazlarken. Sanki az önce hiç yükselmemiş gibi gayet sakindi şimdi. "...Sami amcamın her zamanki hâli o, sen aldırma." diye devam etti sonra gazeteye sarılı birasını yudumlarken. İkisi de Fikret'in omuzlarına tünemiş, çizgifilmlerdeki biri iyi biri kötü olan o iki meleği andırıyorlardı şimdi. "Ama abi sende de var biraz hata. Alınma ama adam sana para mevzusunu sorduğunda 'Borcum vardı aldım.' desen ne olacaktı? İki söylenip 'İyi, alma bir daha.' diyecekti. Kızıyor ediyor falan ama baban o senin. Niye söylemedin? Şimdi seni her gece pavyonda karılarla para eziyorsun sanacak. Bu daha beter..." dedi Bahadır. Çok dile getirmezdi ama Fikret'e herkesten çok üzülür, onun derdiyle herkesten çok dertlenirdi. "Siktir et." Omuz silkti Fikret yine uzaklara bakarken. "Parası da onun olsun, dükkanı da..." Gurur denen şey ne pis illetti arkadaş. İnsana kendi öz babasından para isterken dahi dilenci gibi hissettiriyordu. Halbuki Fikret'in en çok ar ettiği şeydi: Muhtaç olmak. "Benim acilen bir yerden bir ek iş bulup borçlarımı ödemem lazım beyler. Aydan aya babamdan harçlık almak gücüme gidiyor artık. Ki... Şimdi bir de kasadan para aşırdığımı öğrendi. Bu ay ondan para alacağım bile şüpheli." Bahadır arpacı kumrusu gibi düşünürken Serkan'ın kafasına bir ampül yanmıştı çoktan. "Abi çok güzel bir iş var aslında! Az riskli, bol kazançlı. Prestijli... Ama sana ters biraz." Fiko'ya ters olan bütün işler ona düz gelirdi. Bunun nedeni Serkan'ın gurursuz bir piç oluşu da olabilirdi pekâlâ... Ama çok üstünde durmadı Fikret. Daha önce e-ticaret'ten tut kahvede performans arttırıcı ilaç satmaya; borsaya para yatırıp batırmaktan tut Bedirhan'a (mahallenin hackerı) fal bakma uygulaması yaptırmaya varana kadar her boka girmişti onun sayesinde. Kılavuzu karga olanın zaten... Daha başka ne kalmıştı ki yapılmadık? Bundan sonrası ya güzellik merkezinde çalışmak ya da... fuhuşa girmekti. "Ne işiymiş lan o bana ters, sana düz..?" Ağzı kulaklarına varırken ayaklandı Serkan. Suratında tam bir sırtlan gülüşü vardı: "Götüm dondu lan! Cır cır olacaz oğlum kalkın, yolda anlatırım." Bahadır onun sırtlan gülüşüne dik dik bakarken "Fiko, burnuma bok kokusu geliyor abicim." dedi gayet temkinli. "...Bu piç en son ne zaman bize adam akıllı bi' fikirle geldi? Kesin bir bokluk çıkacak. Kessin!" Fikret, Bahadır'a hak vermemek için yanaklarının içini dişleyerek sabır çekti pantolonunun arkasını silkelerken. "Hadi yürüyün bize gidelim." Normalde Fikret babasıyla tartıştığı zaman eve köye uğramazdı ama neyse ki aile apartmanında oturuyorlardı. Babasının dairesine gitmese, dedesininkine giderdi. Gidemez miydi? Bütün akşam sahilde oturup dertleşmelerinin yanında, aslında Saldıray abilerinden gelecek telefonu beklemişlerdi ama ne arayan olmuştu ne de soran. Bu akşam balkondan seyretmeleri gereken olaylar olacak mıydı, yoksa olmayacak mıydı? Her şey Saldıray'dan gelecek telefona bağlıydı. ——— • 🌹 • ——— Yarım saat sonra konuşa konuşa eve anca varmışlardı. Serkan yol boyunca adına 'jigololuk' denen ve oldukça prestijli (!) olduğunu savunduğu (Ki prestijli demek, takım elbise giymek gerektiren her işti Serkan'a göre.) bir meslekten (!) bahsetmiş ve ne kadar risksiz ve bol kazançlı olduğuna dair övgülerde bulunmuştu. Tabi hâliyle Fikret "Ben götümü satmam!" diye çıkışıp ensesine tokadı çakmıştı. Bahadır zaten vurmadan, bakışlarıyla devirmişti Serkan'ı. "Her şeyi sattın bitti, sıra bizim götümüze mi geldi puşt?!" diye çıkışmıştı yüzü kızararak. Yaşlı teyzelerle yemek yeme fikri iyi hoştu da... o işi yapanları da vardı içlerinde. Yok muydu? "Valla beyler, her işin kendine göre zorlukları var. Ben şahsen olgun kadınlardan yana şansımızı bi' deneyelim derim. Bu milli olamayan Bahadır utançtan babun götüne dönmüş olabilir ama sandığınız gibi değil o işler. Teyzelerin hepsi cinsel hayatı önemsemiyor. Bazıları sadece matine tarzı takılmayı seviyor. Boğaza karşı lüks mekanlarda romantik yemekler falan... Ya da sadece şoförlük yapmanızı istiyorlar. Ve ödedikleri paralar çok uçuk. Abi denemek istemez misiniz ya? Kontrat yok bir şey yok. Al gülüm - ver gülüm. Hızlı para. Ha?" Fikret başına sol taraftan giren ok misali ağrıyla yüzünü buruşturdu Serkan'a bakarken. "Oğlum bi' dur... Allah'ın adını verdim bi' dur da!" Tamam dese ayrı dert, demese cep delik cepken delik... "İki ucu boklu değnek amına koyayım." diye söylendi cebindeki telefona uzanırken. Serkan çoktan Bahadır'dan ümidi kesmişti ama Fikret'in gözünün içine bakıyordu. Sanki he dese uçup gidecekti hemen birilerini ayarlamaya. "Darlama beni Serkan, darlama! Sikicem bak şimdi belanı o olacak. Kapat çeneni, sonra konuşuruz bunu." Fikret yarrağına benzediğine kanaat getirdiği fikri, zihninin bir köşesine kaldırdı sonra düşünmek için. Eğer Serkan'ın dediği gibi ırza geçmelik bir durum yoksa teyzelerle hoş vakit geçirmeye bir itirazı yoktu. Ama şimdi bunu düşünüp tribe girmeyecekti. Zira gammazcılık ve intikam almak gibi ✨ulvi✨ görevleri vardı. "E hadi da! Ağaç olduk burda." dedi Bahadır ceketine sarınırken. Kapının önünde Se-le-na ayini yapacakmış gibi dikiliyorlardı on dakikadır. "Anahtarımı unutmuşum, dur bi' Sibel'i arıyım." Numarayı bulup kardeşini aradı. Telefon daha çalmadan yüzüne kapanmıştı. "Lan..." Delilikle sakinlik arasındaki o ince çizgide beklerken, aklına dün gece kızın telefonunu alıp kökünden kapattığı ve bazasının altına sakladığı geldi. Şerefsizin biriyle 'aşkımlı, canımlı' konuşmalarını duyunca vitesten atmış, arıza çıkarmıştı elinde olmadan. Ama şimdi de kızın evde mi dışarı da mı olduğunu bilemiyordu. Ceza diye telefon almanın böyle zorlukları vardı işte. "Abi şu gelen Sibel değil mi ya?" "Hani nerede?" Serkan'ın gösterdiği yere çevirdiler bakışlarını hemen. "Yanındaki de Azer mi, yoksa ben mi yanlış görüyorum?" diye inceden inceden aksiyonun gözüne kibrit suyunu dökmeye devam ediyordu Serkan. "Sevgili mi lan bunlar yoksa?" Fikret bir an karanlığın azizliğiyle bu tarafa gelen adamı en olmayacak kişiye benzettiğini falan düşündü. "Baho? Sende görüyor musun benim gördüğümü lan? Azer mi o?" diye sordu emin olmak için. Eli ayrı ayağı ayrı titriyordu. Bahadır desen zaten kızın öz abisinden çok kurulmuştu bu görüntüye. Kaşları dibine kadar çatık, kolları iki yanına düşmüş, burnundan soluyordu. "Abi ta kendisi." dedi kısaca. Sonra zaten dükkanın önüne gelmelerini beklemeden karşı kaldırıma, Sibel ve Azer'in üzerine atlamışlardı. "LAN!!" "Çek ulan elini kardeşimin üstünden!" Fikret hemen uzanıp Sibel'i arkasına çekti Azer'e öldürücü bakışlar atarken. "Ne işin var lan senin benim bacımın etrafında?!" diye gürlüyordu bir yandan da. Sibel "Abi yanlış anladın ya! Sandığın gibi bir şey yok." dese de kulaklarının uğultusundan kimseyi dinleyecek hâlde değildi Fikret. En korktuğu şey başına gelmişti. Ezeli düşmanıyla kardeşini yan yana görmüştü. Bu görüntü gece uykusuna kâbus olarak girecekti kesinlikle. "Kardeşine sarkıntılık ettiğim falan yok Fikret bak..." Azer açıklamaya girişmeden hemen yakasına yapışmıştı Fikret gözü seğirerek. Deli damarı ha attı ha atacaktı. Onun bu hâli içten içe kendisini de gaza getirmiş olsa da akl-ı selim duruşunu bozmak istemediğinden "Çek lan elini!" diye tıslamakla yetinmişti Azer. Efendiliğinden ödün vermeyecekti. Kötü bir şey yapmamıştı çünkü. Onların içi fesattı. Gerçi... Azer Sibel'in yanında yürürken başına bunun geleceğini %100 biliyordu ama yine de gece vakti karanlıkta bir kızı yalnız yürümesine izin verecek adam değildi. Hele de mahallesinden bir kızın... "Sen şimdi ufacık beyninle sikindirik senaryolar uydurmadan anlatıyorum. Aç kulağını iyi dinle." Fikret'in çakmak çakmak gözleri, korkuyla ona bakan kardeşi Sibel ve olanca korkusuzluğuyla ona kafa tutan düşmanı Azer arasında mekik dokuyordu şimdi. "Anlat lan! Anlat! Nereden geliyorsunuz gecenin bu saati yan yana?" Azer ellerini yakasına yapışan kemikli ellerin üzerine koyup Fikret'in gözlerinin içine bakarak konuşmasına devam etti: "Kızın elinden telefonu almışsın, karanlıkta tek başına geliyordu eve. İki serseri takıldı peşine, laf attılar." Sibel "Doğru abi! Vallaha doğru billaha doğru. Nasıl kaçacağımı bilemedim, yemin ederim." diye yalvararak araya girdiyse de Fikret ona bakmadan, sadece Azer'in gözlerine bakıyordu. Orada göreceği en ufak tereddütü, yalanı arıyordu. "Ben de caddedeki telefoncudaydım. Gittim zibidileri kovaladım ama Sibel'i bırakamadım. Çok korkmuştu. Ben de eve kadar eşlik ettim kardeşine. Olan bundan ibaret." Ne bir tereddüt, ne bir duraksama... Fikret hiçbirinden eser görmese de yine de tam olarak güvenemiyordu Azer'e. Ama yine de şu noktada kavga edilecek bir durum olmadığına kanaat getirip ellerini usulca indirdi oğlanın yakasından. "Sen iyi misin?" diye sordu omzunun üstünden gözleri yaşlarla dolu Sibel'e dönüp. En başta sorması gerekeni öfkesi dinince şimdi soruyor olması kızı üzmüş olsa da yine de "İyiyim." diye karşılık vermişti titrek sesiyle. "Teşekkür ederim Azer abi. İyi akşamlar." Sibel son sözlerini de söyleyip arkasını döndüğü gibi koşa koşa apartmana gidip kapının eşiğinde gözden kaybolduğunda, üç oğlan da sokak ortasında mal gibi kalakalmıştı. "Valla Allah düşmanın da hayırlısını nasip etsin kirvem. Düşman vaaar, düşman var... Helal olsun Azer kardeş." dedi Serkan sonunda sessizliğine ortasına molotof atarak. Fikret'in ateş saçan gözlerini görünce bakışlarını çevirmişti başka yöne. Ama Bahadır'dan kaçışı yoktu. Delikanlı koca ellerini çoktan omzularını yerleştirip sıkmaya başlamıştı. "Eyvallah." dedi Fikret ona bakmadan. Azer de zaten ondan bir teşekkür beklemiyordu. Hoş... Artık ondan hiçbir şey beklemiyordu. Eğer beklerse zaten bu kalbinde gereksiz bir hayal kırıklığı, ağzında da buruk bir tat bırakırdı. Artık hiç istemiyordu. "Önemli değil. Sen kardeşine telefonunu geri ver de... En azından KADES'i falan arar. Malum, abisi fitne fesatla uğraşmaktan ilgilenemiyor onunla." Arkasını dönüp elleri ceplerinde otoparka doğru yollandığında Fikret uzunca bir süre öyle dikildi kaldı durduğu yerde. Ne demek istemişti şimdi bu atanamayan otopark mafyası? Zerre bir şey anlamamıştı. O kadar afallamıştı ki, telefonun cebinde çaldığını bile duymamıştı. "Abi telefona bakmayacak mısın?" Serkan'ın sesiyle kendine geldi. "Ha?" "Telefon diyor Fiko... Telefonuna bak abicim." Elini cebine atıp telefonu kulağına götürdü. Arayan Saldıray'dı. "Buyur abi?" "Fikret... Gözüm bu hafta maçlar iptal edilmiş. Arayacaktım ama şarjım bitmiş yavrum. Başka zaman ama söz, ben seni haberdar ederim. Hadi iyi akşamlar." "Tamam abi, eyvallah. Haber bekleyecem senden." Telefonu kapattığında bile gözlerini karşıda, beyaz ışıkların aydınlattığı arabalarla dolu otoparktan çekmedi Fikret. Ne oluyor lan? diye düşünüyordu bir yandan kaşlarını çatarken. Ne oluyor amına koyayım? ——— • 🌹 • ——— Bölüm nasıldı? Bu uzunluk güzel geldi gözüme. Bilmem siz ne düşünürsünüz? Birkaç soru daha sorayım: Sami ve Fikret'in baba-oğul ilişkisinin dozu nasıl sizce? Bahadır ve Serkan hakkında ne düşünüyorsunuz? Azer sizce Sibel'e göz koymuş olabilir mi? Hepsi ve daha fazlası için kanalıma üye olfksndkgjsk Yeni bölümde görüşürüz... Hoşça kalın beybi görller ^3^
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE