GEÇMİŞ OLSUN (2/2)

2598 Kelimeler
Devam... . . . 10 dk sonra . . . Bahadır beni Azer'lerin evinin giriş yolunda indirip gittiğinde arkasından el sallayıp araç yoluna girdim gergin adımlarla. Bir elimde papatyalarla bezeli bir demet çiçek, öbür elimde yarım kilo karışık kuruyemişle; kendi usulümle kız istemeye gelmiş gibi duruyordum iyi mi? Öksürüp ahşap detaylı kapının üstündeki altın varaklı BAYRAKTAR AİLESİ yazısını okudum içimden. İki katlı müstakil bir evdi burası. Kapıda tek zil olduğuna göre içeriden merdivenli olmalıydı. Küçükken bir kere geldiğimi hatırlıyordum hayal meyal ama... dahası yoktu. Düşünmeyi bırakıp zile bastım. Kısa bir kuş cıvıltısını takiben kapı hızlıca açıldı. "AZER!" diye çığırdı bir teyze. Sonra bana bakmadan kollarını sıkı sıkı sardı belime. Ellerim havada öylece kalakaldım kapı eşiğinde. "T-teyzeciğim ben Azer değilim." dedim ama derdimi anlatana kadar biri gelip kadını üstümden çekmişti Allah'tan. "Hayriş teyze, Azer değil o bırak." "Azer'im... Azer'im değil mi?" "Değil, değil. O akşam gelecek. Sen geç eve." Yaşlı teyze dudak büküp tökezleye tökezleye içeriye geri döndüğünde kendimi kötü hissettim. Keşke teyze kapıyı açtığında benim yerime Azer'i görseydi. Ama yapacak bir şey yok, ben geldim bir kere. Geri mi gideyim teyze? Ayrıca Azer'in akşama anca geleceğini öğrenmek iyi olmuştu. Onu görmeden çiçeğimi verip geçmiş olsun dileklerimi iletip kaçabilirdim böylece. Gayet işime geliyordu bu durum. Teyzeyi içeri gönderen kız bana dönüp "Kusura bakmayın, Hayriş teyze biraz hasta. Herkesi birbirine benzetiyor. Kime bakmıştınız?" dedi. "Estağfurullah ne kusuru? Ee... Ben geçmiş olsuna gelmiştim." Kız bana tanımaya çalışır gibi bakıp tanıyamayınca "Azer'in arkadaşıyım ben." dedim istemeyerek. Düşman kalesine girmek üzere olduğum şimdi dank ediyordu kafama. Ama kapıyı çalmıştık bir kere, geri dönüş yoktu. "Ah... Buyurun, lütfen geçin." Ayakkabılarımı çıkarıp içeri geçtim. Kız arkamdan kapıyı kapatıp ayağıma bir çift kahverengi ev terliği verdi, giydim. "Ben de Azer'in teyze kızıyım, memnun oldum. İsmim Umay." dedi gözlerinin içi gülerek. Tokalaşmak için elini uzattığında, çiçek ve kuruyemişle dolu ellerimi gösterip tokalaşamayacağımı ima ettim. Karşı cinse olan ilgimi kaybetmiş değildim tabi ki ama o şekilsizin sülalesinden birine de yakınlık gösteresim yoktu. Görevimi yapıp gitmek istiyordum bir an evvel. Neticede kız istemeye gelmemiştim buraya. "Ben de memnun oldum. Ne tarafa geçeyim?" Kızın peşi sıra fıt fıtı gidip evin geniş salonuna girdiğimde bütün gözler üstüme mıhlanmıştı anında. Teyzeler, halalar, dayılar, konu-komşu-eş-dost, çoluk çocuk... Gülayşe teyzenin ne çok seveni varmış, maşallah. "Fikret! Hoşgeldin oğlum." dedi birden neşe dolu bir ses. Gülayşe teyze yatağa çevirilen koltukta, her yanı çiçeklerle çevrilmiş vaziyette, bir ayağı sargıda yatıyordu. Beni görünce yüzünde güller açtı. İster istemez benim yüzüme de bulaşmıştı onun gülümsemesi. Kollarını açıp "Gel, gel..." dediğinde daha fazla kapıda dikilmedim. Çiçek kokularını içime çeke çeke yanına gittim. Pencere kenarından kapı dibine kadar ✨akraba(san)larla✨ dolu olmasını saymazsak, çiçek bahçesine dönmüştü oda. "Geçmiş olsun Gülayşe teyzem. İyisin? Daha bir şeyin yok inşallah. Korkuttun bizi çok." Azer'in arabadayken ağlayan yüzü aklıma geldi. Küçük bir çocuğun annesini kaybetme korkusuydu bu. Bilirdim ne demek olduğunu. Şimdi Gülayşe teyzeyi böyle görmek beni de mutlu etmişti. "Gel sana bir sarılayım." Elimdeki papatya demetini baş ucuna koyup kuruyemişi de yanına bırakırken kollarımı genişçe açıp Gülayşe teyzeye sarıldım sıkı sıkı. Biraz zayıflamış gibiydi sanki ama iyi görünüyordu. Zaten iyi olmasa neden taburcu etsinlerdi? Muhtemelen hareketsizlikten, az yemekten zayıflamıştı. Bir aya kalmaz toparlardı onu da. "Annene o kadar benziyorsun ki..." dedi sırtımı sıvazlarken. Gözlerim otomatik olarak dolmaya başlamıştı bu lafıyla beraber. Niye böyle demişti ki durduk yere sanki? Onca yıldan sonra beni ağlatmak mı istiyordu? Ana-Oğul yumuşak karnımı ne de güzel biliyorlardı. Gülayşe teyze beni bırakmadan evvel son kez yanaklarımı öptü, saçlarımı okşadı. "Keşke büyüyüp kocaman adam olduğunu Meryem de görseydi." Dolan gözlerimi saklama zahmetine girmeden usulca elimin tersiyle temizledim tomurcuk yaşları. Bu kadın zaten yıllar önce benim gözyaşlarımı bağrına basmış kadındı. Ondan utanacak değildim. Ama yine de serde erkeklik vardı, o kadar insanın içinde öyle görünmek istemezdim. "Geç otur şöyle yanıma, geç." Dediğini yapıp baş ucundaki boş sandalyeye oturdum. Ceketimi çıkarıp sandalyenin sırtına asarken bazı misafirler "Hasta ziyaretinin kısası makbuldür." diye vızıldaşarak ayaklanmaya başladılar. Ziyaretin 'kısa'sı değil kısas olanı makbuldü halbuki. Bunu sosyal medyadan öğrenmiştim evet ama her bilgimin kaynağını verecek olsam... Boynumdaki zinciri düzeltip dik şekilde oturdum gergin gergin. Tanımadığım bir dolu insanla aynı ortama girdiğime pek de memnun değildim ama Gülayşe teyzeyi görmek iyi gelmişti. Az evvel kapıda tanıştığımız Umay, misafirleri yolcu ettikten sonra elindeki tepsiyle mutfaktan çıkıp geldiğinde "Hiç zahmet etmeyin, ben kalkarım şimdi." diyecek oldum ama çoktan önüme bir sehpa çekilip tepsideki gün tabağı ve limonata önüme konmuştu bile. "Çay da getir Umay." "Hemen teyze." Evde misafir kalmayınca biraz daha rahatladıysam da bu kadar ihtimamı gerektiren biri değildim ki ben. Gülayşe teyze beni mahçup ediyordu. "Ayağa pek kalkamıyorum ama Umay yaptı her şeyi. Ona da ben öğretmiştim. Benzemiştir belki ha? Hadi ye bakalım." diyip tatlı tatlı gülümsediğinde o bir saniyelik boşlukta Azer'in yüzünü görür gibi oldum. Ben ne kadar anneme benziyorsam, yalan yok, o da o kadar annesine benziyordu. Özellikle ela gözlerini ve hokka burnunu bire bir annesinden almıştı. Ne kadar yumruk da atsam asla bozamamıştım burnunun o şeklini. Gerçi böyle düşününce... Yıllarca dövüp sövüp nefret ettiğin adamın annesine geçmiş olsuna gelmek, nereden bakarsan bak über çılgınca bir olaydı. Ama insanlık ölmemişti sonuçta. Ve ayrıca Gülayşe teyze kırmızı çizgimdi. Her ne kadar oğlunu sev(e)mesem de onu severdim. Elime çatalı alıp çekine çekine tabağın kenarındaki kakaolu kekten bir parça kesip ağzıma attım. Biraz sonra çayım da önüme geldiğinde yine mahçup mahçup "Teşekkür ederim." diyebilmiştim sadece. "Afiyet olsun." Umay bana göz kırparcasına gülücükler saçıp mutfağa geri döndüğünde sabır çektim içimden. Ben sana bakmam kızım, var git yoluna. "Kaç yıl oldu?" Gülayşe teyzeden gelen ani soruyla irkildim. Nasıl yani? Çiğnediğim kekin üstüne bir yudum çay içip yuttum lokmamı. Sonra "Efendim?" diye sordum daha iyi anlamak için. "Meryem gideli kaç yıl oldu?" Yutkundum sertçe. Eskisi kadar yakmıyordu canımı bu soru ama biraz düşünmeme sebep oluyordu. Her ne kadar kabul etmek istemesem de annemin izleri yavaş yavaş hafızamdan siliniyordu ve asıl canımı yakan şey de buydu: Unutmak. "Eylül'de 7 yıl olacak." dedim mekanik bir sesle. Hemen sonra bardağıma uzanıp sıcak çayımdan büyük bir yudum aldım. Dilim damağım yanmış umrumda değildi. İçim yanıyordu, var mı ötesi? "O baban ne yapıyor, o baban? İyi mi? Hâli vakti, keyfi yerinde mi? Sağlığında rahat ettirmedi kadına, şimdi mutludur belki. Evlendi mi?" Babama olan imalı konuşmaları hoşuma gitmişti ama biraz garipti. Çünkü bizim evin içinde olanları bilmesine imkân yoktu. Tamam, annemin sağlığında yakın arkadaşlardı, onu biliyordum ama babamdan nefret etmesini gerektirecek ne oldu bilmiyordum. Gerçi neyi bilmiyorsam? Babam anneme gayet de kaba saba davranırdı her yerde. İlla ki Gülayşe teyze de buna şahit olmuştur. Ondan böyle diyordur. Evliliğe gelince... Bunu ben de düşünüyordum ara sıra. Hatta başta babamın Sibel'den çekindiğini falan düşünmüştüm ama sebebi bu değildi sanki. Gerçi benim de pek umrumda değildi. Bize bulaşmasın da ne bok yerse yesin modundaydım babama karşı. "Yok." dedim kısaca tabağımdaki yaprak sarmaları ufak ufak lüpletirken. Başta istememiştim ama öğle yemeği burada beleşe geldiği için memnundum. İçi pirinç dolu yaprak sarma, çay (demir), kıymalı börek (protein+karbonhidrat), sütlü tatlı kazandibi (kalsiyum), limonata (c vitamini)... Gerekli bütün takviyeleri alıyordum valla. Akşama Sibel de bir makarna, pilav, çorba bir şey yaparsa, günü böyle bitirirdim herhalde. Sonra spora giderken biraz protein tozlu... "Hayret niye evlenmedi şimdiye kadar?" Ben kendi düşüncelerime dalmış tabağımı yerken, Gülayşe teyze mevzunun peşini bırakmamış gibiydi. "Yok mu etrafında gerçekten birileri?" Bu konuyu neden bu kadar didiklediğini anlamamıştım ama samimiyetine güvendiğim sınırlı sayıda insandan biriydi Gülayşe teyze. O yüzden umursamadım. "Babam gibi aksi adamı kim ne yapsın Gülayşe teyze?" dedim gayriihtiyari gülümseyerek. Sonuçta babam pek de insan canlısı ya da en azından 'geçimli' biri değildi. Şahsen birinin onunla evlenip de hayatını karartmasını ben bizzat oğlu olarak istemezdim. "Orası öyle..." derken yüzündeki şüpheci ifadeyi hiç beğenmemiştim. "Gülayşe teyze, bir şey biliyorsan söyle. Babamı biriyle mi gördün?" Aklıma geleni düşünmeden (her zamanki gibi) yekten sorduğumda yüzü gerildi. Şaşırdı. Tam dudaklarını aralamış bana cevap verecekken salon kapısında elinde çaydanlıkla Umay görününce ikimiz de sustuk. "Konuşuruz oğlum sonra." Umay 32 diş sırıtarak yanıma gelip "Çayınızı tazeleyeyim." dediğinde hem ona kolaylık olsun hem de çok eğilmesin diye (çünkü üstünde v yaka bir tişört vardı) bardağımın dibini içip tabağıyla beraber ona doğru kaldırdım. Gerçi hangi yörede görülmüş böyle çay koyulduğu onu da bilmiyorum ama bundan böyle bizim buralarda böyle çay koyuluyordu. Demeye kalmadan kızla göz göze geldik. Tam o anda Hükümet Kadın'daki malum isteme sahnesi geldi aklıma. Bakma, dedim içimden. Bakma dökeceksin... Demeye kalmadı kızın elleri hilti gibi zangır zangır titremeye başladı. Eyvah eyvah... Şu an bir çaydanlık şakasına hazır hissetmiyordum kendimi. Kız çay koyma işi bi sakatlık çıkmadan bitsin diye demi doğru düzgün dökmeden kaynar suya geçtiğinde parmaklarım haşlanınca, mecburen bardağı elimden atmak zorunda kaldım. Kaynar su da ellerime, boynuma, üstüme sıçradı hep. "YANDIM ALLAH!! YANDIMM aahhh..." Bir çığlık bir kıyamet giderken Gülayşe teyze Umay'ı mutfağa gönderdi. Aynı zanda içeriden bu sefer annem yaşında başka kadınlar çıktı geldi. Korku ve merakla "Gülayşe iyi misin? N'oldu?" diye sorarlarken olan bana olmuştu haberleri yoktu. "Kızım çabuk! Fikret abini banyoya götür eline koluna soğuk su döksün. İlk yardım malzemesi falan ver, yanık kremi... Ayyyy! Yaktın dağ gibi çocuğu! Eh be kızım..." "Tamam teyze, tamam." derken ağladı ağlayacaktı Umay. İçimden gülmek geldi. Ortalama bir görünüşe sahip bir erkek için nimet sayılabilecek şey bile bana zıkkım oluyordu arkadaş. Neyimden etkilenmişti mesela bu kız benim şimdi? Ben kız olsam dönüp de bakmazdım mesela bana. Hey Allah'ım yaa... "Ağlama." dedim merdivenleri çıkarken. Tam tahmin ettiğim gibi banyo ve yatak odaları üst kattaydı. "Kaza bu, olur." Onu rahatlatacak şeyler söylemeye çalışıyordum ama kızın daha çok ağlamasından belli, pek de başarılı değildim. Bir odanın kapısını açıp "Burada ebeveyn banyosu var, kullanabilirsiniz. Üst baş için de dolapta kıyafetler var size göre." diyip beni içeri soktu. Hızlı aımlarla gidip banyo dolabından sağlık malzemeleri çıkardı. Elleri zangır zangır titriyordu. Hangisi yanık kremi hangisi gazlı bez ayırt edebileceğini de pek sanmıyordum açıkçası. Kız kardeşimin burada olmasını isterdim. "Tamamdır, gerisini ben hallederim. Sağ ol." dedim ama beni duymadı. Çok panik olmuştu. "Azer abim çok kızacak." Durakladım. "Arkadaşını yaktığımı duyunca bana çok kızacak." İki adımda kızın yanına gidip omuzlarından tuttuğum gibi kendime çevirdim. "Azer abin sana niye kızsın? Ben kendim döktüm ya çayı üstüme." Kızın gözleri doldu. Damla damla yaşlar yanaklarından çenesine doğru süzüldü. Epey de küçüktü, liseli falandı herhalde. Kız kardeşimi görür gibi oldum, içim ezildi. "Dur kız ağlam-" demeye kalmadı "Özür dilerim!" diye bağırıp geldiği gibi koştur koştur çıkıp gitti odadan. "Hay Allah'ım, nasıl bir yermiş burası ya..." Banyoya girip hızlıca tişörtümü çıkarttım ve kendimi lavaboda soğutmaya çalıştım. Ellerimi kollarımı uzun süre soğuk suda tuttum. Derimin zonklaması geçene kadar... Aslında çok da yabancı sayılmazdım bu yanık işlerine. Bahadır mutfakta çalıştığı için onda çok sık yanık izi görüyordum. Hemen müdahale edilmezse kabarıp su toplayacağını ondan öğrenmiştim. Kaldı ki kardeşim de sağlıkçıydı. İkisinden de çat pat bir şeyler öğrenmiştim zamanla. Şimdi sadece sakin kalıp soğuk suyla soğutmam gerekiyordu kaynar suyun değdiği bölgeleri, o kadar. Geri çekilip aynadan göğsüme ve boynuma baktım. Ufak kızarıklıklar vardı sadece. Asıl mesele kaynar suyla birinci dereceden muhattap olan ellerimdeydi. Baya bir kızarmış ve hafif kabarmışlardı yer yer. Ellerime bakınca bu akşamki sporun iptal olacağını görüyordum. Harika... Bırak halteri, 5 kilo dambıl bile kaldıramazdım bu ellerle şimdi. Canımın az olduğundan değil tabi ki ama baloncuk olan yerler patlayıp mikrop kaparsa daha büyük sıkıntı olurdu benim için. İlk yardım çantasını karıştırıp üç tane krem çıkarttım. "Hangisi yanık kremi lan bunların?" Sibel olsa hemen bilirdi. Hatta o sürer, sarardı ellerimi. Ellerimde kremler, düşüne düşüne ebeveyn banyosundan çıkıp daha kime ait olduğunu bilmediğim odanın içine girdim. Soluk mavi duvarların üzerine asılı, yer yer eskimiş Manga, DUMAN, AC/DC, Yüksek Sadakat, Guns N' Roses, Green Days posterleri, raptiyelerle ve kağıtlarla dolu bir pano, küçük ampüllerle bezeli sönük bir aydınlatma, dört duvardan birini neredeyse tamamen kaplayan ahşap dolapların ucunda yine ahşap küçük bir çalışma masası (takım gibiydiler), önünde dönen bir koltuk, çift kişilik yatak ve baş ucundaki ahşap komidin... Komidinin üzerinde bir fotoğraf duruyordu. Yarı çıplak ve yanık hâlimle gelip yatağa oturdum usulca. Sonra kremleri yatağa bırakıp çerçeveyi aldım elime. En fazla ne çıkabilir ki diye düşünürken, resimde gördüklerim gözlerimin şokla açılmasına yetip artmıştı. Biz henüz ilkokuldayken, mavi önlükle çekilmiş bir fotoğraftı bu çerçevedeki. Bir 23 Nisan günü... Burnumda kurumuş sümükler, kısık gözlerim ve bütün paspallığımla ben solda, sınıf öğretmenimizin kızı güzeller güzeli Melda ortada ve eksik dişleriyle sinsi sinsi gülerek objektife poz verirken aynı zaman da arkamdan uzattığı minik eliyle kafamın arkasında bana tavşan kulağı yapan kıvır kıvır koyun saçlı Azer sağda konumlandığımız bir fotoğraftı bu. Mavi önlüklerimizle çekilmiş eski bir fotoğraf. Ortamızda ilkokulda uğruna kokulu silgiler eskitip birbirimizin kafasını gözünü yardığımız, öğretmenimizin güzel kızı Melda. Birkaç yıl sonra annesinin tayiniyle beraber bizi terk edip gidecek olan Melda. Uğruna boşu boşuna kavgalar ettiğimizi bile bilmediğimiz Melda. Gülerek fotoğrafı komidinin üstüne geri bıraktım. Sinirim bozulmuştu. Bunun burada ne işi vard- Demeye kalmadan, buranın Azer'in odası olabileceği dank etti kafama. Tabi ya... Kız beni o yüzden buraya sokup 'dolapta size göre şeyler var' demişti. Ayının inine düşmüştük iyi mi? Hem de Azer ayısının inine... "Ulan gökten kuku yağsa bize yarrak düşer; o da yerden seker götümüze girer amınakoyim." Kritik anlarda bana yüklenen küfür güncellemesinin şaka olmaması canımı sıksa da kendime engel olamadan hem sövüyor; hem de etrafa biraz daha göz gezdiriyordum oturduğum yerde. Demek burası Azer'in yatak odasıydı. İçimi garip bir merak kaplarken gözlerim odanın her yerinde cirit atıyordu benden habersiz. Masasında test kitapları falan vardı ama bu lavuk okul okuyor muydu ki? Gerçi nereden bakarsan bak (savaşma seviş falan, genel kültür) benden daha zeki ve bilgili olduğu kesindi. Masanın kitaplığında kapaklı, yazılı, normal okuma kitapları da vardı. Roman yani... Roman da vardı. Okuyorduysa da şaşırmazdım. Bu konuda hakkını ona teslim etmem gerekirdi. Zeki bir çocuktu Azer. Hep öyleydi. Ben teneffüslerde Serkan ve Bahadır'la tek kale maç yapıp dizlerimi kanatırken; o bazen bizi izler bazen de kitap okurdu okul bahçesinde. Onunla dalga geçmeyelim diye de 'öğretmen verdi, ödev bu' derdi ama... Harbiden okurdu yani. O günler aklıma geldikçe gülesim geliyordu. Biz harbiden onu niye aramıza almıyorduk ki? Kesin bir itlik yapıyordu bize ilkokulda da... Merakıma engel olamayıp bana ait, bize ait bir şeyler bulma umuduyla ayağa fırladığım gibi çalışma masasına doğru yürüdüm istemsiz. Kim bilir orada benim görmemi sitemeyeceği daha neleri vardı bu gurursuz ibnenin. Şanslıysam belki bir dildo bulurdum ha? "Pislik yapma Fikret. Çocuk seni seviyor lan." Kendi kendimi bu düşünceden dolayı ayıpladıysam da elimde değildi. İki erkeğin birlikteliği kafama yatmıyordu kardeşim. Sinsi sinsi gülerek etrafa bakınırken masanın üzerinde, bilgisayarın yanında içi bilyelerle dolu bir kavanoz gördüm. Bakarken bakarken aralarında pinpon topu büyüklüğünde, tupturuncu hareleriyle aynı bir portakala benzeyen, hafiften simli ve nadirliği sebebiyle değeri 100 normal bilyeye denk olan uğurlu bilyemi tanımam hiç de zamanımı almamıştı. "Ulan..." Sinsi gülüşüm yüzümde dondu. "O benim bilyem lan!" Ben kayboldu sanarken meğer bu siktiğimin uğurlu bilyesi burada mıymış? Tıpkı mutfak kapısından eve girmiş aç bir rakun gibi pervasızca kavanoza saldırıp yaralı ellerime aldırmadan sımsıkı kapatılmış kapağı açmaya uğraşırken, koridordan gelen adım sesleri (ve benim basılma riskim) zerre sikimde değildi. Bilyemi geri alacaktım, işte o kadar. "...Yok, yemeğe kalmayacağım! İşim var yazıhanede. Akşama gelirim." Aha da geliyor bizim otopark mafyası... Daha da güçlü şekilde kapağı çevirdim ama hava mı yapmış ne yapmış açılmıyordu it oğlu. "...Üstümü değiştirip çıkıcam hemen." Ve korkulan oldu... Saklanmaya bile (gerçi bu bulka girmiş hayvansı bedenimle nereye saklanacaktıysam...) fırsatım olmadan odanın kapısı ÇAT diye açılıp da Azer beni yarı çıplak vaziyette bilye kavanozuna yumulmuş açmaya çalışırken basınca, gözüne far tutulmuş tavşan gibi öylece kalakaldım. "Haassiktir... Fikret?" SIÇTIK. . * . * . Bölümün devamı gelecek kaldığı yerden. ;) Lütfen beklemede kalın. Hepinizin yeni yılını en içten dileklerimle kutlarım. Umarım bölümü sevmişsinizdir. Bölüme dair (ve bundan sonra olabileceklere ilişkin) düşüncelerinizi mutlaka yazın lütfen, okumayı gerçekten çok isterim. Fikret, Azer, onlarnı geçmişi veya mahalleden diğer karakterler hakkında (ya da gelişimleri hakkında) bilmek istediğiniz bir şey varsa da sorabilirsiniz. :'3 Hepinizi çok seviyorum, hasretli ve sabırlı gözlerinizden öpüyorum. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın efenim. 🌹
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE