2026'ya girmeden güzel bir bölümle karşısınızdayım bal böceklerim. 🌹
Bu bölüm Fikret ve Azer'in geçmişini, iç dünyasını ve düşünce yapılarını biraz daha keşfedeceğiniz bir bölüm olacak. Samimi yorumlarınızı okumak için sabırsızlanıyorum. :'3
Not: Şafak'a bool bool sövün olur mu?
Şarkı: Kutsi - Aynı Şehirde Nefes Almak Bile Bana Yetiyor
------------------------------------
"Aynı şehirde nefes almak bile bana yetiyor."
Bu şarkı bana Azer'in aşktaki tamahkarlığını hatırlatıyor, o yüzden koymak istedim. Sözleri de bir o kadar manidar. :')
------------------------------------
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum efenim. Keyifli okumalar... ;) 🌹
* * *
Fikret'ten
Sibel'i hastaneye bıraktıktan sonra bir süre acil servisin önünde pusuya yatıp onun içeri girişini seyrettim.
Olur da o zırtapoz beni gitti sanıp saklandığı yerden çıkarsa tepesine çökmek için bekliyordum. Ama tabi yine böyle bir ✨mucize✨ gerçekleşmemişti. Açıkçası ben de artık ipin ucunu bırakmıştım. Sibel güzel güzel kendi gelip söyler bir gün diye bekliyordum. Çünkü zaten (kimse kusura bakmasın ama) benim de şahsi bir ton problemim vardı. Ekonomik olanları bir kenara koyarsak... Geçenki "jigololuk" faciası yüzünden Serkan'la aramız iyice gerilmiş, iplerimiz kopma noktasına gelmişti. Çünkü benim paramı gidip borsada batırmasına eyvallahım vardı ama bizi erkek orospusu yapıp beni elaleme sakız etmesine , şerefimle haysiyetimle oynamasına eyvallahım yoktu. Biraz yalnız kalıp hatasını anlaması lazımdı eşşoğleşşeğin. Bu yüzden son bir aydır sadece Azer'den değil, Serkan'dan da köşe bucak kaçıyordum. Telefonlarına bakmıyor, mesajlarına dönmüyor, içim acısa da görünce yolumu değiştiriyordum. Bir tek Bahadır vardı aramızda köprü niyetine, o da son zamanlarda çok yoğundu. Onun da ifadesini alacaktım bir ara. Ama şu anlık... Dağılmıştık anlayacağınız.
Üçlü arkadaş grubumuz bir süre tadilattaydı.
Gerçi, şu son olaylardan sonra ucundan bucağından hepimizin biraz yalnız kalıp toparlanmaya ihtiyacı vardı. Bahadır babasıyla beraber açacakları ikinci şube (Bahadır'ın deyişiyle Yeni Nesil Köfteci) için eleman aramalı, ben yaralarımı sarıp sakin kafayla yeni (ve güvenli) bir iş fikri ararken; dost deyip bağrımıza bastığımız Jigolo Serkan da başıma açtığı belaları düşünüp tövbe etmeliydi. Yani sağlığımız ve kişisel gelişimimiz için bir süre mesafeli takılmalıydık.
Ha ama barışmamız birer kadeh parlatmamıza bakardı, orası ayrı...
El frenini indirmek üzere kaldırdığım elim havada asılı kaldı bir an. Uzun süredir düşünmeyi ertelediğim şeyler (hayati önem taşıyan şeyler) bir anda beynime doluşmuş gibiydi.
Tefeciye olan borcum(uz) gibi...
Derin derin nefesler aldım. Son 1 ayda ne Sergen'den ne de Cengiz abiden ses çıkmıştı. Hadi Sergen patates püresine döndü, onu biliyoruz da. Cengiz abi hangi cehennemdeydi ya?
"Allah Allaah..."
Kontağı kapatıp eşofmanın cebindeki telefonumu çıkarttım.
"Heriflere 1 aydır para göndermedik. Normal şartlarda bunlar bizim itimizi uyutmazdı. Ne oldu da... Bu işte bir gariplik var."
Kendi kendime konuşa konuşa telefonu elime aldığım gibi Cengiz abinin numarasını buldum rehberde. Bizim borcun son durumunu öğrenmem gerekti. Ona göre bir ödeme planı yapacaktım. Ekranda beliren "Cengiz abi" yazısına tıkladım hemen. 10 saniyelik bir çalıştan sonra telefon açıldığında gerginlikten elim ayağım titriyordu.
"Ooo Fikret'im! Sen bu numarayı arar mıydın yaa? Bak duygulandım haa..." diyen neşeli bir Cengiz abi beklemiyordum açıkçası.
"A-Arardım tabi abi niye aramayayım? Görüşemiyoruz bayadır. Bi' hâlini hatırını sorayım dedim."
Yalanımı yesinler...
Karşıdan hafif bir iç çekiş duydum.
"Ulan asıl benim sormam lazım seni! Çok büyük geçmiş olsun kral. Bizim oğlanlar hırpalamış seni biraz ama... İyisin dimi şimdi? Bi' sıkıntı yok? İşitme kaybı falan?"
"Sağ ol abi, iyiyim çok şükür." demekle yetindim. Sergen'in benden daha beter olduğunu bilmemesine imkân yoktu. Dillendirmedim.
"Abi aslında ben seni şey için rahatsız etmiştim. Iııı... Şey..."
Karşıdan bir elma ısırma sesi yükseldi. Ardından çatur çutur birkaç ısırık daha ve şapırdayan bir ağızdan çıkan o mâlum soruyu işittim: "Ney için aramıştın koçum?"
"Abi biliyorsun, bizim borç vard-"
"Haaaa!" derken sözümü bölmeyi umursamadı Cengiz abi. "Şu senin borç..."
"Hah! O benim borç abi."
Bir ısırık daha alıp ağzını şaplata şaplata "Senin borç..." diye tekrarladı uyuz uyuz.
Konuş artık, dedim içimden.
Kesin 'Borcun ikiye katlandı koçum, hayırlı olsun.' diyecekti.
Korka korka borcumun yenilenmiş meblağını duymayı beklerken konsolun üstündeki sallanıp duran oyuncak köpek kafasına baktım. O kafa sallama hareketi harbiden çok manidardı. Dün yediğin hurmalar bugün bi tarafını tırmalar işte, der gibiydi sanki bana.
"Borcunu sildim koçum."
nE?
Cengiz abinin dediği lafı tam olarak anladığımdan emin olmak için bir dakika duraksamam gerekmişti.
"N-Nasıl abi? Daha yarısına gelmemiştik."
Cengiz abi gibi 5 lira (5.000 TL) borç için adam bıçaklattıran biri mi söylüyordu bunu? Durduk yere bana af mı çıkartmıştı yani?
İm-kân-sız.
"Doğru duydun güzelim. Tekrar mı edeyim? Bor-cu-nu sil-dim!"
"Nasıl?" diye sormaktan alamadım kendimi. İçimde ufak bir kar topundan çığa dönüşmeye meydan arayan sevinç taneleri tüm göğsümü kaplamak üzereydi. "K-Kim?"
Cengiz abi "Yav... Üzümünü ye bağını sorma." dediyse de ben sormadan duramazdım.
"Kim abi kim?! Allah aşkına söyle."
Azer'in ölüm kalım meselesi diye ortalığı ayağa kaldırıp gizliden gizliye bana kan vermesinden (ve bunu 6 yıl benden saklamasından) sonra artık kimseye borçlu kalıp kendi içimde ezim ezim ezilmeye tahammülüm yoktu.
Cengiz abi 'İpin ucunu bırak koçum.' demek için durakladıysa da ufak bir sessizliğin ardından pes edip "Baban." dedi.
Babam mı?!
"Baban geldi, ödedi."
Nasıl?
Dikiz aynasından yüzümdeki çarpılmış ifadeye baktım bir süre. Babam benim borçlu olduğumu bile bilmiyordu ki? Nasıl... Biliyor muydu yoksa?
"Serkan'la beraber geldiler hatta. Babana da o söylemiş herhalde. Adam bir çanta nakit parayla geldi. 'Oğlumun borcunu sil, bir daha gelirse de kapıdan içeri sokma.' dedi."
Her geçen saniye şok üstüne şok geçiriyordum. Serkan mı? Serkan babama borcumuzu söylemiş ha? Babam da yememiş içmemiş her Allah'ın günü itin götüne soktuğu oğlunun borcunu ödemek için tefecinin ayağına gitmiş öyle mi? Hayatta inanmam!
"Borç... kapandı mı şimdi yani?" diye sordum emin olmaya çalışarak.
Cengiz abi sıkılmıştı artık sorularımdan. Noktayı koydu:
"Baban geldi, borcunu ödedi, gitti koçum. Sulhuz artık. Yalnız bi' daha borç isteme, veremem. Büyük yere sözüm var."
Biraz sonra telefonu kapatıp eşofmanın cebine geri soktuğumda hâlâ şaşkındım. Sabah bir kibrit kutusu peynir için az daha beni kütükten düşürecek olan adam; tefeciden alıp batırdığım paranın faizli borcunu mu ödemişti yani? Sessiz sedasız hem de? Babam böyle bir şey yapsaydı hayatta yüzüme vurmadan duramazdı ki. Bu duyduklarım hiç inandırıcı gelmiyordu ama... Gidip Serkan'a da soramazdım şimdi. Çünkü henüz ona olan sinirim geçmemişti. Ayrıca, sorarsam laf lafı açar, üzerimizdeki kara bulutlar dağılır; en sonunda bu konuşma onu affedip bağrıma basmamla sonuçlanırdı. Bunu istemiyordum.
Ne yapacağım lan ben?
Şimdilik bu mevzuyu zihnimin bir köşesine kaldırmayı seçtim. Cengiz abi dediyse vardı bir bildiği. Demek ki babam ödemişti. Allah razı olsun. Ama ben gururumdan ölürdüm de babamın elini öpemezdim borcumu ödedi diye. Öyle de pis bir huyum vardı. O yüzden babam kendi kendine mevzuyu açmadan yanına gitmeyecektim. İşte o kadar.
Haa... İçime dert olacak mıydı bu mevzu? %90 evet (Zaten gururumu ezen her şey içime dert olurdu benim). Ama yapacak bir şey yoktu beklemekten başka.
Sessiz kalıp babamın bu iyiliğini yüzüme vurmasını bekleyecektim. Eğer vurmazsa...
O zaman bilecektim ki borcu babam ödemedi.
Azer'den
Fikret arabayı dükkânın önünde babasına teslim edip eve çıktığından beri gözüm kulağım onun odasının penceresindeydi. Duyduğuma göre Serkan'la konuşmuyordu. Bahadır desen, zaten meşguldü bu ara ikinci şubenin işleriyle. Onunla da görüşemiyordu. E sonra... Sabahları Sibel'i okuluna bırakıyor (bazen de hastaneye staja), akşamdan akşama da Saldıray abinin salonuna gidiyordu. İşten güçten fırsat bulsam ben de gidecektim spora ama orada sevmediğim bir ton eleman vardı. Yüz göz olmak istemiyordum hiçbiriyle. Ben sadece Fiko'mu görmek istiyordum. Ama o kendi isteğiyle bana kendini göstermese bu çoğu zaman mümkün olmuyordu.
El mecbur, biz de ✨başka çareler✨ arayacaktık.
Konteynır ofisimizin önüne bir iskemle bir sehpa atıp semaverde her daim hazır ve nazır bekleyen kaçak çayımı yudumlarken buğulu gözlerim yine YILMAZLAR KURUYEMİŞ'teydi. Kartal abi az evvel buraları bana emanet edip yengeyle beraber bebek kıyafeti bakmaya gitmişti. Emin abiden öğrendiğime göre yakında bir erkek çocukları olacakmış ve bu sabahki kavgaları da sırf Meral abla çocuğun adını Milan; Kartal abi de Müslüm koymak istedi diyeymiş.
Milan neree Müslüm nere...
Gülümsedim kendi kendime. İnsanlar ne kadar basit şeylerden kavga çıkartıyordu. Sonra aklıma geldi. Bizim Fikret'le ettiğimiz kavgaların %90'ı da bu şekilde çıkıyor-du. Hey gidim hey...
Düşman kalsak daha iyiydi anasını satayım.
Hiç değilse kavga bahanesine birbirimizi görüyorduk.
Ben kendi kendimle kavga ederken Şafak'ın o tanıdık sesi çalındı yine kulağıma:
"Hoop! Kuzen naber ya? Karadeniz'de gemilerin mi battı?"
Her zamanki sululuğu üstündeydi. Serkan'dan hiç haz etmiyordu ama onun da Serkan'dan pek de bir farkı yoktu. Serkan'ın üniversiteli versiyonu gibiydi.
"İyilik, sağlık. Geç otur." dedim tahammülsüzce. Şafak oturmadan evvel bütün yılışıklığıyla fiyakalı deri ceketinin cebindeki ellerini çıkarıp yanaklarımı sıktığında ona kafa atmak istedimse tuttum kendimi. Zaten canım burnumdaydı, hiç goy goy yapacak havamda değildim.
"Lan!"
Ona kafa atmaya yeltenir gibi yaptığımda tırsıp geri kaçtı hemen lavuk. Ben rahat nefes alırken o da usulca yanımdaki tabureye çökmüştü.
"Bugün de mi göremedin sevdiceğini?"
Piç.
"Gördüm." dedim çayımı yudumlarken.
Hem de ne görmek.
Rüzgâr gibi esti geçti namussuz.
Şafak sehpada duran ince belli cam bardaklardan birine iki küp şeker atıp semaverden kendine çay koymaya gittiğinde "Helaaal..." dedi dalga geçer gibi.
"Sen gene şanlısın. Ben bugün Sibel'i hiç göremedim. Hastanenin kapısına kadar gittim ama... Salmıyor ki bekçi köpeği! Tam 1 saat bekledi arabada puşt, gitmedi bir yere."
Bu sefer içimden gülmedim.
"Vah vah..."
Şafak'ın endişeli yüz ifadesinden anlayabiliyordum bir sıkıntısının olduğunu.
"Dökül lan dökül. Gene ne bok yedin?"
Şafak çayından büyük bir yudum alıp ağzının yanmasını umursamadan "Abi valla bu sefer gerçekten bir şey yapmadım. Ve... Sanırım bir şey yapmadığım için oldu ne olduysa." dedi hızlı hızlı.
"N'oldu lan?"
Oturduğum yerde dikleşip başımı ona çevirdim dikkatle. Stresten parmaklarını yiye yiye kan pıhtıları içinde, eciş bücüş yapmıştı tırnak etlerini.
"Abi Sibel galiba benimle evlenmek istiyor."
Ne vardı lan bunda? Anlayamamıştım.
"Ne güzel oğlum işte! O razı sen razı... Ne duruyorsun? Git iste kızı babasından. Evlenin, mutlu mesut yaşayıp gidin lan. Sorun ne?"
Şafak mal mal yüzüme baktı bir süre. Sonra çayından bir yudum daha alıp gözlerini masadaki şekerliğe dikti suçlu suçlu.
"Sorun şu ki abi..."
"Askerlik mi?"
"Yok abi. Geçen sene bedelli yaptım ya ben."
Bunu unutmuştum bak işte.
"Aids misin lan yoksa?"
"Yok abi, hayır."
"Gay misin amınakoyim? Derdin ne?"
Panikle başını kaldırıp suratıma baktı korkuyla.
"Hayır lan! Hayır tabi ki. Ben sadece..."
Anlaşıldı.
"Oyalıyordun di mi lan kızı?"
Şafak bakışlarını yere indirdi.
"Oyalamak değil bu abi. Ben seviyorum Sibel'i gerçekten. Ama..."
"Ama ne oğlum? Ama ne? Sevgi ama kaldırmaz."
Derin bir iç çekti puşt, sanki gerçekten geçerli bir sebebi olabilirmiş gibi.
"Ben evlilikten korkuyorum abi, oldu mu?!"
Ağzım şokla açık kaldı. 'Ulan madem soysuz gönlün yok kızda, ne demeyi kaç yıldır oyalıyorsun kızı piç!' demek geçti ilk aklımdan. Ama sikindirik bahanelerini duymak için sustum.
"...Şimdiye kadarki ilişkilerim hep kısa sürdü. Anla işte... Sibel'le de el ele tutuşup öpüşmekten ileri gidemedik. Ten uyumumuz var mı yok mu onu bile bilmiyorum. Ya onunla evlenmekle bir hata yaparsam? Ya pişman olursam? Hayatını tek bir kişiye adamak büyük sorumluluk abi. Kaldırabilir miyim bilmiy-"
Taramalı tüfek gibi sıraladığı laflar cinlerimi öyle bir hızla tepeme çıkarmıştı ki, elimdeki bardağı ne ara kafasına fırlattığımı ben bile anlayamamıştım.
"Senin ben ten uyumunu sikeyim, pezevenk! Evlilik sadece cinsellik mi demek?! Piç..."
Elastik bir hareketle bardaktan kaçtığında gözleri kocaman açılmıştı Şafak'ın. Eşref saatimde olduğunu sanmıştı ama bilmiyordu ki ben bu aralar hep eşek saatimdeydim.
"Siktir git! Gözüm görmesin seni. Rezil!"
Ayaklanıp (ona fırlatayım derken kendime de dökmüştüm çayı) üzerine çay dökülen krem rengi kısa kollu lakos gömleğimi çıkartırken söylenmeye devam ettim:
"Hem şöyle seviyorum abi, böyle seviyorum abi diyip mangalda köz bırakmıyorsun; hem de iş ciddiye binince ık mık ediyorsun. Piç! Madem evlilikten bu kadar korkuyordun, ne diye umut verdin elin kızına o zaman sik kırığı?! O kız senin takıldığın öbür kızlara benziyor mu lan? Hem gezeyim, tozayım, takılayım; hem de bizi kimse bilmesin. Ohh... Ne güzel İstanbul! Valla ben Fiko'nun yerinde olsam var ya, topuğundan vururdum seni. Topuğundan! Ama işte, bilmiyor garibim. Bir bilse... ah bi bilse..."
"Aman abi!" diye yalvar yakar moduna geçti hemen rezil Şafak. "...Sakın bir şey diyeyim deme. Şu bir defolsun gitsin askere de ben zaten açacağım mevzuyu Sami amcaya. O zamana kadar 'evlilik' fikrine de ısınmış olurum zaten. Aman diyim ortalığı karıştırma."
Başımı olumsuz anlamda sallarken "Şafaaak..." dedim Laz Ziya gibi uzata uzata.
"Efendim abi?"
"Senden bir bok olmaz."
Omzuma astığım gömlekle konteynıra girerken bundan sonra Şafak'ın gönül işlerini zerre sikime takmayacağımı aklımın bir köşesine not ettim. Zira... Bugüne bugün benim mis gibi kendi gönül işim (derdim) bana yetiyordu.
Artıyordu bile.
Fikret'ten
Spor saatine kadar evde pineklemeye karar vermiştim ama siktiğimin telefonu susmak bilmiyordu inat gibi.
2 kere Mürsel (Abi bozuk para kalmamış nereden alayım?/ Abi kaç koli fıstık sipariş etmiştik? Sami amca soruyor.), 1 kere babam (Evden çıkarken gazı kapat.), 1 kere de banka (Faizsiz kredi fırsatı...) aramıştı. Hepsini geçiştirip telefonu sessize alacaktım ki bu kez arayan Bahadır'dı. Onu da sallamak istemedim. Zaten görüşemiyorduk bu ara.
Yattığım yerde gerinerek doğrulup oturdum aramayı cevaplamadan önce. 1 saat ya uyumuş ya uyumamıştım. Gözlerimi ardına kadar açıp sıkıca kapatarak ayılmaya çalıştım. Bir kolum kanepenin sırtında, otoparka bakan pencerenin perdesini araladım hafifçe. Azer görünürde yoktu. Piç beni dikizlemesin diye gündüz vakti perdeler kapalı oturuyordum evde. İyice zaman kavramını kaybetmeye başlamıştım.
Derin bir nefes alıp telefonu açıp kulağıma götürdüm sonuncuya çalarken:
— Efendim?
— Efendini yesinler aslan! N'abersin?"
Bahadır'ın her zamanki sorunsuz, samimi, tatlı sesi kulaklarıma dolduğunda istemsiz gülümsedim.
— İyilik, sağlık. Oturuyorum evde.
— Oturma, kalk kalk! Sana bir iş vericem.
— Ne işi?
— Yav... İş de değil aslında. Hasta ziyareti.
— Kim?
— Gülayşe teyze yok mu? Azer'in annesi. Düşmüş geçen ay, ayağını kırmış. Hiç haberimiz olmadı.
Aslına benim vardı ama... İnciğini cıncığını sorarlar diye kimseye dememiştim. Bir an kendimi kötü hissettim. Anneni ziyarete beraber gidelim, demiştim Azer'e ama sonra o lanet öpücük işin içine girince... Gülayşe teyzeyi tamamen unutmuştum.
— Bugün hastaneden taburcu olmuş dediler. Bir gidip geçmiş olsun demek lazım. Kadın az salçalı ekmek yapmadı bize küçükken. Ayıp olur gitmezsek.
— Haklısın.
— Aslında niyetim geçerken seni de alıp ikimiz beraber gitmekti ama caddedeki şubede bir karışıklık çıkmış. Babam acil git bak dedi. O yüzden ben gelemiycem kardeşim maalesef.
— Hadi ya...
— Geçmiş olsun çiçeği falan da yaptırmıştım o kadar. Sana kısmetmiş. Benim yerime de geçmiş olsun dersin artık. Uygunsan beş dakikaya çık kapıya, alayım seni. Giderken yol üzerinde bırakırım Azer'lere. Beş dakika oturur, çıkarsın. Zaten kalabalık olur orası bugün.
— Tamam kardeşim, hazırlanıyorum hemen.
Telefonu kapatmak için kulağımdan ayırdığımda Bahadır'ın sempatik ama aynı zamanda uyaran sesini duydum tekrardan:
— Fikret!! Eşofmanla gitme gözünü seveyim! Fikret! Duydun mu lan? En azından bir kot neyin bir şey giy.
Güldüm elimde olmadan. O kadar da değildi. Tabi ki misafirliğe de böyle gitmeyecektim.
— Eyvallah kardeşim. Giyerim sen merak etme.
Telefonu kilitleyip odama doğru yollandım. En son Mürsel'in mezuniyetine giderken giymiştim herhalde kot pantolon. Hatırlamıyordum bile ama bu utanılacak bir şey değildi çünkü zaten gün içinde dükkana mal indiren nakliyeciler, müşteriler ve mahalle eşrafı haricinde kimseyle yüz göz olmuyordum. Şık olmak gibi bir arzum da yoktu. Kaldı ki çizgi film karakteri gibi gezmek de umrumda değildi.
Annem hep derdi ki: Yeni giymek değil, temiz giymek önemlidir.
Çok da abartıya kaçmadan şeklimizi şemalimizi düzeltelim diye dolabın kapaklarını açıp bir adım geri çekildim. Kotlarım 5 adetle sınırlıydı. En sık giydiklerimden biri evladiyelik gri (başta siyahtı), biri yırtık buz mavisi, öbürü de adamakıllı tommy marka bir kottu. Öbürlerinin küçük gelme ihtimali vardı çünkü hem biraz kilo almıştım hem de bayadır ağır antrenman yapıyordum. O yüzden en sonuncuyu (biraz da yeni olması sebebiyle) seçip yatağın üzerine attım gelişigüzel. Üzerine baskılı siyah bir kısa kollu, bir de siyah deri ceket... Tamamdır.
Hızlıca giyinip bayadır gezmeye, düğüne, sağ sola giderken sıktığım Armani (ya da ÇAKMAni) pafümü sürünüp ayakkabılarımı giymeye koyuldum. Serkan'ın aldığı parfümün orijinalliğini tartışacak değildim. Tek bildiğim; vurucu, baharatlı ve erkeksi bir koku olduğuydu. Seviyordum keratayı. Bir işi beceremiyordu ama zevkleri iyiydi. Siyah spor ayakkabılarımı giydiğim gibi kapıyı çekip ellerim ceplerimde koşar adım apartman kapısına indim.
Kapıyı çekip yüzümü güneşe serdiğimde hayat normal gibiydi. Ortalıkta ne kavga ne gürültü, hiçbir şey yoktu. Ulan acaba mahallede tek kavga çıkaran biz miydik, diye düşünmeme neden olmuştu bu durum. Kesinlikle bir eksiklik vardı. Rutinlerim bozulmuş gibi hissederek (ve buna engel olamayarak) dükkana girdim. Mürsel tezgahın arkasında test çözüyordu harıl harıl. Bu sene üniversite sınavına girecekti tekrar. Onu biliyordum. Ses çıkarmadan tezgahın arkasına geçip karışık kuruyemiş hazırlamaya başladım. Geçmiş olsuna eli boş gitmek istemiyordum. Tamam, sağ olsun Bahadır çiçek yaptırmıştı ama kesinlikle benden de bir şeyler olmalıydı.
"Hoş geldin abi, çay koyayım mı?"
Mürsel tam ayaklanacakken elimle otur işareti yaptım ona.
"Çıkıcam birazdan abicim, otur sen. Ustan gelmedi mi hâlâ?"
Mürsel uçlu kalemini test kitabının arasına koyup gerinerek "Yok. Bankaya uğrayacakmış bugün." dediğinde irkildim. Bankada ne işi olurdu bizim pederin? Borç yapmaz, kredi çekmez...
Allah Allah.
"Tamam, hadi sen testini çöz. Ben geçmiş olsuna gidicem komşuya. Yarım kilo karışık hazırlıyorum. Not al, babama söylersin."
Mürsel kafa salladı.
"Tamam abi, söylerim de... Geçmiş olsun, kim hasta?"
Bir şeyi de merak etme be oğlum. Bir şeyi de merak edip sorma.
"Yavrum sen niye bu kadar meraklısın ya?"
Elime ne geçtiyse; kavrulmuş fındık, fıstık, badem, leblebi, kaju... ne buluysam kese kağıdına azar azar doldururken cık cık çektim sabır dileyerek.
"Gülayşe teyzeye gidiyorum geçmiş olsun demeye! Oldu mu? Gerçi sen bu kim dersin? Tanımadığın insanları niye merak edersin be oğlum."
"Tanıyorum abi ya, tanımaz olur muyum?" dedi Mürsel hemen. "Azer abinin annesi değil mi Gülayşe teyze?"
"Hee." dedim kısaca.
"Aferin, her boku da bil."
Aksi aksi konuşsam da paketi güzelce doldurup kapattım ve bir de hediyeliklere yaptığımız gibi kırmızı kağıt kurdeleyle bağladım güzelce. Kapıda bir korna sesi yükselince koştur koştur dükkan kapısına seyirttim. Bahadır gelmişti.
"Ben çıkıyorum aslan! Hadi Allah'a emanet, göte mukayyet!"
Etrafıma bakmadan hızlıca arabaya bindim. Bahadır'ın babasının arabasıydı bu. 07 model Broadway. Hâlâ tırıs tırıs gidiyordu her yere. Hey yavrum hey...
"Nasılsın kardeş?"
Bahadır olağanüstü bir mutlulukla "İyilik kardeş." dedi. Bu yeni şube bizim oğlana ayrı bir yenilik, ayrı bir tazelik katmıştı anlaşılan. konuşurken ağzından kelebek kaçacak sanmıştım bir an. Güldüm elimde olmadan.
"Allah bozmasın kardeş. Allah bozmasın."
. . .
Devam edecek...