Selamınaleyküm bacıparatorlar... 🫡😚
Upuzun bir aradan sonra yeni bir bölümle karşınızdayım. Gecikmelerimin sebeplerini zaman zaman duvarımda paylaşıyorum, o yüzden burada uzun uzun bahsedip de canımızı sıkmayacağım. Hikâye özelinde konuşmam gerekirse; şu an yaşanan olayları yanardağın içinde sinsi sinsi tırmanışa geçen lav olarak görmenizi istiyorum. Vakti zamanı gelince o yanardağın patlayışı o kadar güzel olacak ki... Sadece bunun hayali bile yazarken kendimi dizginlememe yetiyor. Sizden ricam: Biraz daha sabır. Her şeyin kitabına uygun ve gerçekçi olması için uğraşıyorum. ;)
Medya: Azer
Şarkı: Fatih Kısaparmak - Zor Geliyor
Beğeni ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Keyifli okumalar efenim. 🌹
1 AY SONRA
Fikret'in Ağzından
Savaşta mermi, kavgada yumruk sayılmaz derler.
Ama ben niyeyse bütün kavgalarımda hep ben kime ne yaptım, kim bana ne yaptı diye (bok var gibi) çetele tutmuştum. En çok da Azer'le olan kavgalarımda yapmıştım bunu. O bana iki söylediyse ben üç söylemiştim; dört vurduysa beş vurmuştum. Yıllarca aramızdaki her şeyi bir yarış olarak görmüştüm. Ailelerimizi, ekonomik durumlarımızı, sınav notlarımızı, halı sahada top oynayışımızı, dövüşmemizi, kızları...
Bu basit bir 'Benim babam senin babanı döver' mevzusu değildi. Daha derin, daha köklü bir kıskançlıktı. Öyle ki, başlangıcını ikimiz de bilmiyorduk. Sadece sebepsizce birbirimizden nefret edip kavga ediyorduk. Belki de bütün bunlar frekansımız aynı olduğu içindi? Benzer karakterlere sahip iki çocuğun güç savaşıydı aramızdaki? Hangimiz daha baskın çıkacak diye savaşmıştık belki de yıllarca? Ama ne bileyim... Günün sonunda hep düşmandık. Hep uzaktık. O yüzden de hiçbir zaman aramızda bir "sevgi bağı" olabileceğini düşünecek kadar gerçeklikten kopmamıştım. Bu manyak düşünceyi aklımın kıyısından bile geçirmemiştim. Ama belli ki o geçirmişti. Hatta bununla da kalmayıp harekete geçmişti. Ve beni derinden sarsarak her bir şeyin içine etmişti.
Azer beni hazırlıksız yakalamıştı.
Ben yıllarca aramızdaki düşmanlık közünü itinayla yelleyip her fırsatta bütün mahallenin gözü önünde binbir türlü ağız dalaşı ve kavgayla alaz alaz yakmaya devam ederken; o senelerce beni iplemediği yetmemiş gibi yüzüme karşı bana olan aşkını ilan edip üstüne bir de beni öpmüştü.
Bu var ya bu... Bu sanki savaş meydanında pimi çekilmiş bir bombanın benim siperimden içeri yollanması gibi bir şeydi. Ani bir şok ve ardından gelen patlamayla baş başa bırakmıştı bedenimi.
Aramızda sahici olan tek şey düşmanlığımızdı; onu da bir öpücükle bozmuştu şerefsiz. Artık onunla hiçbir şey değildik. Olamazdık da. Öyleyse ben ne sikime durup durup onun bana olan platonik aşkına karşılık acıma, şefkat benzeri ucube ucube şeyler hissediyordum ki? Hiç benlik değildi. Hatta çok garipti. Kaldı ki ben gey bile değildim. Bu neyin kafasıydı amınakoyim?
Oysa hiç taviz vermemiştim. Özellikle annem öldükten sonra, Azer'le aramızdaki buzların erimesini, bana yaklaşmasını, iyi davranmasını, benimle dost olmasını, hatta ve hatta (en kötüsü) bana acımasını istemediğim için bilerek kötü davranmıştım ona. Benden uzak dursun istemiştim. Bir daha bana yaklaşmasın, sırtımı sıvazlamasın, yüzüme on tane yumruk atsın ama yine de o acıma dolu gözlerle bakmasın istemiştim. Hatta sırf bu yüzden, anneme küfreden o olmamasına rağmen faturayı ona kesmiş, sonradan doğrusunu öğrensem de yıllarca sanki bunu diyen oymuş gibi kodlamıştım hafızama. Ki daha çok nefret edebileyim ondan.
Şimdi düşününce... Dümdüz kötülüktü bu. Haksızlık etmiştim ona. Ama elimde değildi. Azer'in bana yakın olmasına tahammül edememiştim. Ve şimdi gelin görün ki, 6 yıl sonra, ben dost olmayı bile imkânsız görürken; herif bana aşkını itiraf etmişti iyi mi?
İçinde yıllarca nasıl büyüttüyse artık bir şeyleri 'Seviyorum lan seni, var mı?' demişti yüzüme karşı. Manyak oğlu manyak Değnekçi! Ona attığım yumruğa mı, omzunda kırığım fırın küreğine mi, yoksa her Allah'ın günü itinayla soktuğum laflara mı aşık oldu bilinmez, 'Geberiyorum aşkından!' diye bile haykırmıştı utanmaz ibne. Bir ay olmuştu ama hâlâ atamamıştım o anın şokunu üzerimden. Kâbus gibi çökmüştü üstüme.
Neden ulan? Neden?
Neden yaptın bunu be?
Kafamı kaldırıp banyo dolabının aynasındaki yansımama baktım sinirle. Ona bu cüreti veren ben miydim gerçekten? Benim yüzümden mi gey olmuştu Azer? Ama ben hep ondan uzak durmuştum, hep kavga etmiştim onunla. Bir günden bir güne güzel söz söylememiştim. Onu ayartacak (!), hakkımda iyi düşünmesini sağlayacak hiçbir şey yapmamıştım. Neden ve nasıl bu kadar aşık olabilmişti bana? Aklım almıyordu hâlâ.
Yaraları iyileşen ıslak yüzüme bakarken yanaklarımdan boynuma doğru indirdim ellerimi. Kendi kendimi boğmak istiyordum artık. Bir ay olmuştu.
O gece şerefimizi kurtardığı için teşekkür etmek şöyle dursun; bilerek onu görmezden geldiğim, yanından transit geçip gittiğim, onun hakkında konuşulduğunda ortamı terk ettiğim, gündüzleri manyak gibi Sibel'in peşinde korumalık ederek, geceleri de Saldıray abinin salonunda hayvan gibi idman yaparak geçirdiğim KOSKOCA 1 AY...
Ama hâlâ kafamın içinde yankılanıyordu Azer'in o arabada bana söyledikleri. Ne kadar ona unut desem de, kendim unutamıyordum. Düşmanlıkla geçen onca seneden sonra beni öpüp, bana aşkını ilan edip bir de benim hakkımda düşündüklerini uzun uzun anlatması... Kolay sindirebileceğim şeyler değildi.
'Baban sana her bağırdığında koşup aranıza girmemek için kendimi zor tutuyorum.' demişti.
'...Mahallede ne zaman kavga çıksa seni korumak için gidip yanlış anlarsın diye seni dövüp geliyorum. Sonra salak gibi üzülüyorum, sana vurduğuma pişman oluyorum.'
Ellerimi lavabonun iki yanına dayayıp bakışlarımı gidere mıhladım. Hatırladığım her bir cümle sert bir yumruk gibi iniyordu karın boşluğuma.
'...Sen arkadaşlarınla heyecanlı heyecanlı konuşurken masadaki tuzluğu bile kıskanıyorum. Keşke benimle de böyle konuşabilse diyorum.'
Kafamda yankılanın sesleri susturmak için musluğu açıp bir kez daha buz gibi suyu ardı ardına suratıma çarptım tokat gibi. Ama kâr etmedi.
'...Ulan o kadar çaresizim ki, sırf aynada seni izleyebilmek için seninle aynı berbere gidiyorum. Ama senin gözünde o kadar yokum ki...'
Yeter ulan yeter!
Unut artık şu lafları!
UNUT!
Musluğu kapatıp tekrar iyileşmiş yüzüme baktım öfkeyle. İçimden aynaya okkalı bir yumruk atmak geçiyordu ama durdurdum kendimi. Bu sesleri susturmanın bir yolu yoktu.
'...Gör lan beni! Yeter, öldüm artık!'
Güçlükle yutkundum.
"Görmeyeceğim ulan! Görmeyeceğim seni işte."
Havluyu enseme atıp uçlarıyla yüzümü kurulayarak bir hışım banyodan çıkıp odama girdim sert adımlarla. Yatağın üzerinde yine lacivert eşofman üstüne ayarladığım beyaz tişört kombinim duruyordu. Zaten liseden mezun olduğumdan beri salmıştım, hep eşofmanla geziyordum. Jigololuk faciasını saymazsak, en son ne zaman mahallede pantolonla gezdim hatırlamıyordum bile.
Yüzümü tamamen kurulayıp pencere kenarındaki masamın çekmecesinden çelik zincir kolyemle künyemi çıkarıp taktım hızlıca. Kafamı kaldırdığımda yine o tanıdık "KARAGÜMRÜK OTOPARK & OTO YIKAMA" tabelasına denk gelince yüzüm asıldı. Pencerem bile bok varmış gibi otoparka bakarken nasıl onu görmezden gelecektim ki? Gerçek anlamda bir mücadeleydi bu benim için. Her yerde onu görüp de görmezden gelmeye çalışmak...
"Ya sabır Allah'ım... Ya sabır..."
Götümden düşsün diye daha ne yapabilirdim? İçindeki umudu öldürmek için..?
Otoparka bakarken yanlışlıkla Azer'i görmemek için perdeyi bir hışım çekip kapattım. Işıksız kalan odada hızlıca eşofmanla tişörtümü giyinip elime geçirdiğim bir çift çorapla beraber söylene söylene odamdan dışarı attım kendimi:
"Tipini siktiğimin ibnesi... Beni seviyormuşmuş..."
Salonda çoraplarımı giyip ayağıma geçirdiğim terlikleri sürüye sürüye mutfağa girdiğimde babamla karşılaşmak sürpriz olmuştu. Çünkü genelde kahvaltıda değil, akşam yemeğinde görüşürdük kendisiyle.
"Ooo Fikret bey, günaydın. Az daha gelmeseydiniz kahvaltıyı yatağa gönderecektim valla. Hayırdır, kamyonu mu devirdiniz? Yoksa bu saatte mümkünü yok kalkmazdınız (!) Geçmiş olsun." derken gözlüklerinin üstünden dalga geçer gibi bana attığı bakış mideme taş gibi oturmuştu.
"Ne kamyonu baba ne diyorsun ya?"
Sandalyeyi çekip masaya otururken ona attığım tahammülsüz bakışların dili olsa da konuşsaydı keşke. Beyefendinin önünde orta şekerli Türk kahvesi, elinde iki yana açtığı günlük gazetesi, bir yanda kristal cam kül tablasına dayanmış efil efil tüten sigarası...
Böyle rahatlık belediye başkanında yoktur be! Bana "tembel" diye laf sokup asıl tembelliği kendi yapıyordu yaşlı kurt. Tam da ondan beklendiği gibi...
Benim asıl merak ettiğim: Babam niye bu saatte hâlâ evdeydi?
"Sibel'i okula bıraktıktan sonra çok dolanma çarşılarda. Arabayı getir koy otoparka. Öğleden sonra hale gideceğim mal almaya."
"Hı-hıı... Getiririm." derken yüzüne doğrudan bakmamak için kendime çay koymaya kalktım. Çünkü biliyordum ki yüz yüze gelirsek ya ben ona, ya o bana ters bir laf ederdik. Mutlaka bir kavga patlatır günü piç ederdik.
Demli çayımı doldurup keyfimi kaçırmadan masaya geri oturdum. Sibel kahvaltıyı hazırlamış, hatta (tezgâhtaki bulaşık tabağa bakılırsa) yapmış; odasına gitmiş okul için hazırlanıyordu herhalde. Masada o olmadığı için gerildim. O olsa babamla cilveleşir, şakalaşırdı. Onun varlığından benimki hissedilmezdi. Güzel olurdu. Ama yoktu.
Katran gibi demli koyduğum çaydan bir yudum aldım sessizce. Yarım pazar ekmeğinin içini ayıklayıp salatalık domates sokuşturuyordum bir yandan da. Yağlı peyniri dilimleyip ekmeğe sokuştururken göz göze geldik babamla.
"Yavaş ulan yavaş... Kilosu kaç para o peynirin, haberin var mı senin? Tabi eve bir çöp alıp geldiği yok ki beyefendinin. Nereden bilsin? Sadece öğütmeyi bilir. "
Hay senin peynirinin de... Senin de...
Çatalı sertçe tabağıma bırakıp 'la havle' çektim içimden ekmeği peçeteye sararken.
"SİBEL!! Hazırlanamadın mı abicim? Hadi çıkıyoruz!"
Ilıyan çayı kafama dikip peçeteye sardığım yarım ekmekle masadan kalktım.
"Ziyade olsun."
Koşarayak gidip portmantoda arkalarına basarak giydiğim beyaz sporları çıkardım giymek için. Her köşesinde annemin hatıralarının olduğu bu evde yaşamak zaten çok zorken, bir de babamı çekmek... Boğulacak gibi hissetmeme neden oluyordu. Babamın varlığı bile boğazımı sıkıyordu. Nefes alamıyordum.
"Sibel, hadisene kızım!! Beş dakikan var."
"Geliyorum abi!!"
Merdivenleri üçer beşer inip kapıya çıktığımda yazdan kalan son günlerin sıcaklığını kemiklerimde hissetmek iyi gelmişti. Temiz havayı ciğerlerime doldurup dükkânın önündeki tabureye çöktüm.
"Abi çay?"
Mürsel dükkân kapısından başını uzatmıştı hemen beni görür görmez.
"Koy getir yavrum! Ağız tadıyla bir çay içirtmiyorlar kendi evimizde. Bari burda içelim."
Çayımı beklerken ekmek arasına yumuldum tabi hemen. Bir yandan da gözlerimi karşıya, otoparka dikmiştim. Şimdilik görünürde bir hareket yoktu.
Olmasındı da zaten.
Yazardan
"Gidiyorum ben, abim çağırıyor. Okula götürecek beni."
"Hadi Allah zihin açıklığı versin benim aşkıma! İyi dersler Maviş'im."
Sibel o görmese de göz devirdi Şafak'ın bu yalandan şirinlik kokan laflarına.
"Konuştuklarımızı unutacağımı sanma Şafak. Bu iş çok uzadı artık. Ya git abimle konuş delikanlı gibi beni sevdiğini söyle, ailelerimiz tanışsın; ya da... artık beni oyalama. Bu kadar net söylüyorum. Beni kaybedersin."
Şafak telefonun öbür ucunda ecel terleri dökerek yutkundu. Sibel de abisi gibi net bir kişiliğe sahipti. Lafını çekinmeden pat pat söylüyordu.
"Ha-Hayatım daha ne kadar oldu ki çıkmaya başlayalı? Çok erken değil mi ailelerin tanışması için?"
Sibel yemiyordu artık bu palavraları. Şafak'la bir yıla yakındır gizli saklı konuşuyorlardı. Daha ne kadar ilişkileri sır olarak kalmaya devam edecekti? Hem o metres miydi ki saklanacaktı? Bu durum artık canını sıkmaya başlamıştı genç kızın. Şafak ona "sevgilim, aşkım" diyordu ama daha ailelerin tanışmasını bırak, abisiyle konuşmaya bile yanaşmıyordu. Gizli saklı buluşmaktan, her gün yakalanma korkusu yaşamaktan zevk mi alıyordu bilmiyordu ama artık sevdiğinin elinden tutarak göğsünü gere gere mahalleye girebilmek istiyordu Sibel. Çok mu şey istiyordu?
Bir şeylerin adı konsun istiyordu. Çünkü adı konuşmayan bu ilişki artık sırtına yük olmaya başlamıştı.
"Ben onu bunu bilmem! Ya abimle gider konuşursun, ya da bu iş biter. O kadar!"
Telefonu suratına kapatıp çantasını omzuna astığı gibi odasından fırladığında babasının "Allah zihin açıklığı versin kızım!" dediğini duyup "Sağ ol, baba!" dedi bir an duraklayıp.
"O abine olacak hergeleye söyle, hız yapmasın. Kimseye de makas atmasın, doğru düzgün gitsin yolunda."
"Tamam baba, söylerim." derken şimdi ne olacağını düşünüyordu Sibel dalgın dalgın. Merdivenleri inerken Şafak'ın onu ne kadar seviyor olabileceğini düşünüyordu. Bunca zamanda bir kere bile evlilik iması yapmamıştı Şafak. Yalnız kaldıklarında da birkaç defa öpüşmenin ilerisine gitmeye çalışmıştı. Onda da Sibel gardını alıp ağzının payını verdiğinde geri çekilmişti. Fakat bu bile içine kurt düşürmeye yetmişti Sibel'in. Şafak ya onu çok seviyordu ama abisinin tepkisinden çok korkuyordu; ya da sadece onunla eğlenmek istiyor ve bunca zamandı onu seviyormuş gibi numara yapıyordu.
İkinci ihtimal canını çok yaktı genç kızın. Hayalinde kimsenin oyuncağı olmak yoktu. Hayalinde beyaz bir gelinlik, sevgi dolu bir yuva, cıvıl cıvıl etrafta koşuşturan evlatlar vardı. Ve bu hayalleri de ancak onu çok seven biriyle gerçekleştirebilirdi.
Soru şuydu: Bu kişi Şafak mıydı?
Yoksa Sibel'in gördüğü sadece ucuz bir hayalden mi ibaretti? Artık kafasında bir sürü şüphe vardı.
Fikret'ten
Mürsel müşterilerle ilgilenirken telefonumu çıkarıp galeride gezinmeye başladım. Sibel süslüsü hâlâ inememişti aşağıya. Ben de onu beklerken kendimi engelleyemeyip tekrardan düşüncelere dalmıştım maalesef. Ve son 1 aydır her düşünceye daldığımda yaptığım gibi gidip (bilmem kaçıncı kere) eski boks grubundan galerime indirdiğim videoyu bulup açmıştım yine.
Bu, Azer'in Sergen devesi ve suç ortaklarını sırf benim şerefimi kurtarmak için patates püresine çevirdiği videonun kaydıydı.
"Fikret abinizin selamını getirdim size!"
Sergen dik dik kameraya bakıp "Sikeyim seni de Fikret'i de!" dedi sanki benim yüzüme karşı. Hemen sonra kanlı tükürüğü kamerayı bulduğunda benim bile kanım fokurdamıştı oturduğum yerde, Azer nasıl dursundu?
"Ulan ben senin..."
İnilti seslerinin arasında videoyu çeken kişi (%100 Azer) kameranın kenarına sıçramış kan lekesini bir parmak hareketiyle silip suratına ÇAAT diye bir tokat savurunca, Sergen devesi dengesini kaybedip sırt üstü yere çakılırken o lafı ettiğine pişman olmuştu çoktan. Diğerlerine de eşzamanlı dayak atmaya başladıklarında "Abi! Abi dur, bokunu yiyim vurma tamam!" dedi içlerinden biri ağlamaklı. Sergen yerde 2.80 uzandığından bu kez onun kulağına asılmaya başlamıştı Azer. Çocuğun ağzı gözü kan içinde, burnu yamulmuş...
"Alın lan abinizin selamını!"
"A-aleykümselam abi. Aleykümselam!" diye bağırdı çocuk can havliyle.
"Ha şöyle yaa, adam olun! Almıyım ayağımın altına." dedi videodaki Azer'in sesi. "...Sizi bir daha Fikret abinizin yanında yöresinde görmeyeceğim lan! Hele bi bizim mahalleden içeri adımınızı atın, Cengiz abiniz bile kurtaramaz sizi! Duydunuz mu lan?!"
"D-Duyduk abi."
"Sesiniz çıksın lan!"
"DUYDUK ABİ!"
Video orada son bulup kararan ekrana yansıyan yüzümü, daha doğrusu yüzümdeki garip sırıtışı görüp irkildim.
Bu intikam faslı hoşuma gitmiş miydi? Evet. Sergen piçi cevabını fazlasıyla almış mıydı? Evet. Peki, ben bu jest için Azer'e teşekkür etmiş miydim? Hayır.
Kocaman bir hayır.
Bu intikam olayının akabinde duyduklarımdan sonra... Onun yüzüne bakacak cesareti kendimde bulamamıştım maalesef. Gözlerimi kapatıp o gece o döşekte yatarken aralık pencereden duyduklarımı düşündüm bir kez daha.
"Ben onun beni sevebilme ihtimalini sevdim." demişti Azer. Ki o ihtimal uzayın içinde yoktu. Bu çocuk ne demeye bana bu kadar aşık olmuştu? Allah'ım... Aklımı kaçıracaktım.
Ulan bir de... O kadar adam dururken gidip evlat olsa eldivenle bile sevilmeyecek Şafak'a söylemişti beni sevdiğini iyi mi? Neyin peşindeydi bu Azer? Böyle bir sır, en yakının bile olsa, bir erkeğe söylenir miydi lan? Adamın adını çıkarırlardı, adını! Hiç mi korkmuyordu ayarsız?
Hah! Söylemişti de ne olmuştu sanki? O Şafak tüysüzü gülüp dalga geçmişti onunla. Düdük yapıp çalmıştı bana olan hislerini. Bir de üstüne "O senin çektiğin çileye değecek adam değil." demişti benim için puşt. Gerçi haklıydı da. Hiçbir zaman ben Azer'i onun beni sevdiği gibi sevmeyecektim. Bunu da ona peşin peşin söylemiştim zaten. Bu sevdadan vazgeç, demiştim. O ne yapmıştı? Sanki üstüne vazifeymiş gibi gidip benim şövalyeliğimi yapmış, şerefimi kurtarmak için adam dövmüştü. Senden bunu isteyen mi oldu lan? Hıyar?!
Bir de her şeye rağmen "Seviyorum işte! Gurursuzum lan var mı?!" diye kafa tutması yok mu...
Seninle işimiz var be oğlum.
"Gurursuz ibne."
Bir an kafamı kaldırıp da karşıki otoparka bakma gafletine düştüğümde bekçi kulübesinin önüne oturmuş bana bakan Azer'le göz göze geldik. Puşt tam da bakacağım yerde durmuş beni gözetliyordu.
"Tipini siktiğimin..."
Ağzımın içinde bir küfür daha mırıldanıp soğuyan çayımın dibini içerken apartmanın aralık kapısından içeri "SİBEEL!" diye bağırdım. "...Nerde kaldın lan?!"
Gözlerimi hususi yolun karşı tarafındaki otoparktan uzak tutarken, masadaki kürdanlıktan bir kürdan çekip dudaklarıma yerleştirdim. Aklım hâlâ o gecedeydi.
O gecenin sabahında ne oldu derseniz...
Bir şey olmadı.
Azer koltukta sızar sızmaz ceketimi aldığım gibi uzadım konteynırdan. Ve işte şimdi son 1 aydır da onunla karşı karşıya gelmemek için istikrarlı ve itinalı bir uğraş içerisindeydim.
"Geldim abi, geldim! Bağırma."
5 dakikaya aşağıda ol dediğim Sibel, yirmi dakika sonra seke seke ancak merdivenlerden indiğinde ben de ayaklandım sonunda. Boş boş oturdukça tekrar düşünmeye başlıyordum, hiç iyi gelmiyordu.
"Mürsel, ben gidiyorum! Bacını okula bırakacağım. Bir saate gelirim tamam mı koçum? Dükkan sana emanet."
Mürsel müşterileri yolcularken başını kapıdan çıkarıp "Selametle git abim, ben buradayım." dedi. Meraklı çocuktu falan ama onun tezgahta durduğunu görünce içim rahat gidiyordum her yere. Verdiği güven şaka değildi.
"Eyvallah."
Sibel'in ayak seslerini ardımda duyar duymaz babamın ticari aracının anahtarını sallaya sallaya karşıdaki otoparka doğru yürümeye başladım. İçimden onunla karşılaşmamak için dualar ediyordum.
Azer'in o her zamanki dik, vuruşkan, laubali tavırları yerine; bu kez aşık, mahçup, zaaflı, ezik büzük duruşunu görmektense yüzüme tükürmesini yeğlerdim. Bu kadarı benim için bile fazlaydı. Onun bu hâlini görmek istemiyordum. O yüzden kimseye gözümü değdirmeden arabaya binip toz olacaktım her zamanki gibi.
"Of ulan Değnekçi... Asıl senin benden kaçman lazımdı lan."
Azer'den
Ellerime çam kolonyası döküp konteynırdan çıktığımda Kartal abinin telefonda yengeyle ettiği hararetli kavgayı duyabiliyordum. İçeriğine hakim olmamakla beraber, beni ilgilendirmediğinden, ufak ufak uzayıp nöbet kulübesine doğru yollandım. Demin jant kapaklarını temizlerken ellerimi yer yer çizdiğim için; şimdi kolonyanın değdiği her bir çentik inceden sızlamaya başlamıştı. Ama bu saatten sonra, Fikret'imin beni görmezden geldiği bir dünyada, hiçbir yerim kalbim kadar sızlayamazdı.
Ulan yine eskisi gibi kavga etmeye devam etseydik bu kadar üzülmezdim ama yok sayılmak... İşte o öldürüyordu beni.
"Emin abi!!"
Gündüz gözüyle bekçi kulübesinde çekirdek kola eşliğinde dün kaçırdığı dizinin tekrarını izleyen emin abi "Hoop!" diye seslendi benden tarafa. Arkada çalan Fatih Kısaparmak esintilerine kulak kapatmak hakaret sayılırdı. Sıradaki şarkı bari bana gelsindi.
"Aç sesi aç!"
"Oldu bil!"
Emin abi müziğin sesini açarken ben de ayaklarımı sürüye sürüye gidip her zaman yaptığım gibi kulübenin az önünden başlayıp otoparkı mahallenin kalanından ayıran 1.30 metrelik yükseklikteki beton duvara değene kadar uzanan (yaklaşık 3 metre) ve araba girişini kontrol etmemize yarayan kırmızı-beyaz çizgili otopark bariyerinin arkasına geçip durdum. Kendimi sokağın karşı tarafındaki "YILMAZLAR KURUYEMİŞ" tabelasını en güzel açıyla görecek şekilde konumlandırıp; (zaten burayı mesken tuttuğum için daha önceden oraya yerleştirdiğim) katlanan taburemi açıp sırtımı bekçi kulübesinin beyaz prefabrik duvarına dayadığım gibi sevdiceğimin dükkana ineceği anı beklemeye koyuldum.
---(Müziği burada başlatabilirsiniz. :'))---
"Ulan Fikret... İstersen bana görünmemek için çarşaflı mülteci taklidi yap. Ama ben bir gün daha seni görmeden güne başlamayacağım lan. Hadi bakalım... El mi yaman bey mi yaman, göreceğiz." dedim kendi kendime söylenerek.
Biraz sonra radyodan gelen darbuka, saz, çengi, cümbüş sesleri birbirine karışıp müthiş bir ahenk içinde bekçi kulübesinin küçük penceresinden taşıp kulaklarıma dolduğunda, derin bir nefes çektim ciğerlerime. Fatih abinin babacan sesi duygularıma tercüman olmaya başlamıştı işte yine:
"Bu dünyada aşk masalmış,
Koskoca bir yalanmış..."
Kulağımın arkasına sıkıştırdığım bir dal sigarayı tellendirmenin vakti gelmişti. Fikret'i beklerken dudaklarıma yerleştirip tutuşturdum sigaramı. Gram neşem kalmamıştı. Ona laf atmadan içtiğim sigaranın bile tadı yoktu. Gerçi... Hislerimi ona açtığım günden beridir hiçbir şeyden keyif alamıyordum ya neyse... "Dilimin kahrını" çekiyordum işte anlayacağınız.
"Sevip sevip de hiç sevilmeyen
Ah, çıra gibi yanarmış."
O manidar sözler hafiften yüreğimi dağlayıp burnumun direği sızlatırken sigaramdan derin bir nefes çekip üfledim YILMAZLAR KURUYEMİŞ'e doğru. Gün ortasında bu efkâr neydi ben de bilmiyordum ama Fikret'in benim platonik bünyemde bıraktığı etki buydu.
Ah bi de farkına varsa bana ne yaptığının...
Çalan türkü eşliğinde sabırla onu göreceğim anı beklerken, bir yandan da makus talihime için için sövüyordum ki... Yılmazlar Apartmanı'nın kapısı (sanki bana cennet kapısı) aralanıp da içerden yine o rengini sevdiğim lacivert eşofman üstüne beyaz tişört, buz rengi kot ceket kombiniyle Fikret'im (meleğim) göründüğünde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Günlerdir, hatta haftalardır, ne haftaları 1 ay 3 gün 15 saattir bırak yakın temasa geçmeyi, sanki beni görmezden gelmeye and içen Fikret Ali tam karşımda duruyordu.
Ortadoğu ve Balkanlar'ın en platonik aşığı ben olduğum için bir an olsun gözlerimi üzerinden çekmeden, an be an onu izledim olduğum yerden. Bu tarafa hiç bakmadan direkt dükkanın önündeki ahşap masalardan birine çökmüş, elindeki yarım ekmek arasını yerken telefonunu kurcalıyordu çatık kaşlarıyla. Biraz sonra kısa bir anlığına bakışları bu tarafa çevrildiğinde elimde olmadan ona gülümseyip başımla selam verdim ama (yine ve yeniden) beni görmemiş gibi yapıp başını apartman kapısına çevirdi ve "SİBEEL!" diye bağırdı. "...Nerde kaldın lan?!"
"Buz bağı içtim başım dönüyor.
Bi de baktım ki yar geliyor.
Cakamı sattım, selamı çaktım.
Almadı babam zor geliyor."
Harbiden zor geliyor lan!
Puşta bak ya..! Gerçekten de beni görmezden geliyor.
O an içim öyle bir öfkeyle doldu ki anlatamam. Sevilmemek, hatta nefret edilmek bile sikimde değildi ama umursanmamak, yok sayılmak kadar içime oturan başka bir şey daha yoktu.
Alacağın olsun Fiko'm.
Alacağın olsun.
"Kader elbet güler bana,
Mevlam acır ağlayana..."
Fikret birkaç dakika sonra peşinde Sibel'le otoparka doğru yürümeye başladığında oturduğum tabureden kalkıp ben de ona doğru yürümeye başladım. O inatla bana bakmıyordu ama ben de gözlerimi bir an olsun ondan çekmeyecek, ısrarla üzerine doğru yürüyecektim. İnat değil mi... Bakacaksın lan gözlerime.
"Öff... Çekilir misin kardeşim? İşimiz gücümüz var."
Ne kardeşi lan? Siktirtme kardeşini!
Fikret yüzüme bakmadan beni omzumdan ittirip otoparktan içeri girmeye çalıştığında önüne daha çok gerildim.
"Hoop hoop, nereye?"
"Ebenin amına. Müsaade edersen arabayı alacağım."
Bana ters ters konuşup arkasındaki Sibel'e gayet yumuşak sesle "Sen git kenarda bekle güzelim. Geleceğim ben şimdi." dediğinde canım daha da sıkıldı. Harbiden ellere gül bana dikendi bu Leblebici. Ama bana da gül olacağı günler gelecekti elbet.
"Alamazsın, borcunuz birikmiş." dedim gıcık bir sesle alay eder gibi kollarımı göğsüme bağlarken. "Önce ödemeni yap."
"Ne borcu lan? Aylık veriyoruz biz park ücretini." dediğinde zortlamıştım tabi.
Sizinki öyle miydi lan? Off... Neyse ne.
"Ben anlamam. Emin abiye sor, öğren borcunu."
Yüzüme bakmasa da hafiften kızaran ensesini görünce Fikret'in ufak ufak sinirlenmeye başladığını anlamıştım. O şimdi benim gözümün içine baka baka ağız dolusu küfürler sallamamak için kendini zor tutuyordu eminim. Ama devir değişmişti. Artık ne karşısındaki eski Azer'di, ne de o öpüşmeden sonra Fikret eski Fikret'ti. Bunu anlaması için zaman gerekiyordu sadece. Ve takdir edersiniz ki, ben epey sabırlı biriydim.
"Uzatma lan Değnekçi!" diye patladı Fikret sonunda. Hâlâ yüzüme bakmıyordu.
"Borç morç ne anlatıyorsun iki saattir? Arabamı ver gideyim."
İnadım inat götüm iki kanat.
"Otopark benim değil mi? Veririm vermem! Allah Allaah..."
"Yaa sabıır..."
Kolundan tutup hafifçe onu bana baktırmaya çalıştım. Olmadı. Katır inadı gibi inat vardı lavukta. Asla yüzüme bir santim kaymamıştı bakışları. Bu hâli tavrı kalbimi nasıl yaralıyor bir bilse...
"Sen önce konuşurken insanların yüzüne bakma nezaketini göstermeyi öğren de ondan sonra bana araba sor, Allah'ın dağlısı!"
Tansiyon giderek yükselirken Fikret (tanıdığım, hatta ezbere bildiğim Fikret) biraz sonra dayanamayıp "Yolumu kesen eşkıyaya bak! Dağlı diye sana derler ulan!" diye çıkışıp sertçe kolumdan tuttuğunda, kafamın içinde kira vermeden yaşayan minyatür Ali Koç "Evet... İstediğimiz noktaya geldik. Zaten ben bu noktayı uzun zamandır istiyordum." dedi. Keyifle gülümsedim. Fikret'in cam gibi keskin mavi gözleri 1 aydır ilk defa gözlerime değmişti.
Usul usul iç çekip "Zor geliyor." derken buldum kendimi. Türkünün etkisi hâlâ üzerimdeydi. Fikret sert sert yüzüme bakarken soru sorar gibi kaşlarını çattı.
"Ne zor geliyor?"
Kolumu tutan elinin üzerine koydum bir elimi usulca ona yaklaşırken. Yüzümüzün arasında bir karış mesafe kala durup "Yakınımdasın ama çok uzaksın." diye cevapladım sıcak nefesimin yüzünü yalamasına izin vererek.
"...İşte o zor geliyor."
Fikret bir an durup uzun uzun baktı bana. Sanki kafasında iki olası senaryoyu tartıyor gibiydi. Ya uzanıp beni öpecekti ya da burnumun üstüne kafayı çakıp siktir olup gidecekti. Ama ikisini de yapmadı. Sertçe kolumu bırakıp beni itekleyerek otoparka girdiği gibi arabasını almaya gitti.
"Seninle uğraşacak vaktim yok."
Giderken tek dediği buydu.
Çok canım sıkılmıştı.
"Buz bağı içtim başım dönüyor.
Bide baktım ki yar geliyor.
Cakamı sattım, selamı çaktım.
Almadı babam zor geliyor."
Türkünün son dizeleri gökyüzüne doğru süzülüp yok olurken iç çekmekten kendimi alamadım. Harbiden benim de içim kanıyordu.
Biraz sonra Fikret arabayla birlikte otoparkın kapısında geldiğinde yine tam karşısına dikildim. Uzunca bir korna basıp "Siktir git çekil önümden!" diye bağırdı bana ama bu kez yüzleşmekten ölümüne korktuğu, görünce köşe bucak saklandığı, yüzüne bakamadığı kişi olarak son sözü ben söyleyecektim:
"Sen bana bakmasan da olur be Fiko'm! Ben senin baktığın yerde olurum."
* * *
Bölüm sonuuu :3
Bu bölüm haddinden fazla gecikti farkındayım, kusra bakmayın. Akademik olarak çalkantılı bir süreçten geçiyorum. Ama writer block'tan kurtulmak üzereyim merak etmeyin. Hikâyenin devam bölümleri için kafamda farklı fikirler var. Umarım hayata geçirmeye imkânım olur. :') Diğer bölüm taslakta, yazılıyor. Sizden ricam bol bol beğenip yorumlarınızla burayı şenlendirmeniz. Bundan sonraki bölümlerde konuk karakterlerimiz olacak ve kıskandırma operasyonlarımız ufaktan başlayacak ;)))
Fikret'e sövmeyin nolru. Bilerek olabildiğince puşt yazıyorum ki, sonradan sürünmesi güzel olsun sldfnkslknlsg Azer'imse gene çizgisini bozmuyor, aşık kekim. ❤