Selamın aleyküm bacikolar 🫂❤️🩹
Uzun bir aradan sonra yeni bir bölümle daha karşınızdayım. Bu bir geçiş bölümü aslında ama güzel bir geçiş bölümü yazdım size. Azıcık da hüzünlü... Azer'in nasıl bir çıkmazda olduğunu daha iyi resmetmek istedim sadece. Umarım sizi çok üzmem.
Medya: Sergen ve agaları (temsili)
Şarkı: Kamuran Akkor - Dilimin Kahrı
(Bölümü okurken dinleyen pişman, dinlemeyen bin pişman.)
Dilimin kahrını çekiyorum ben
Seni seviyorum demeyecektim
Yaksa da bu aşkın ateşi beni
Bunu sana belli etmeyecektim
Keyifli okumalar efenim... 🌹
• • •
SALDIRAY ABİM (2 cevapsız arama)
SALDIRAY ABİM (4 yeni mesaj)
"Sekoo! Telefonun çalıyor baksana lan!"
Ne olur ne olmaz, adamlar kavgaya gelirse diye konteynırın önünde nöbet tutarken, oturduğu yerde içi geçmişti Serkan'ın. Öyle ağırdı ki uykusu, deminden beri ceketinin cebinde çalıp duran telefonu bile duymamıştı.
"İkindi vakti uyunmaz lan, aklın gider. Aloo!"
Biraz sonra Bahadır bir hışım konteynırın penceresinden uzanıp ensesine tokadı çakınca Sergenler kavgaya geldi de ilk onu dövüyorlar sanan Serkan korkuyla sıçramıştı yerinden.
"LAN! N'OLUYOR LAN?!"
Pencerede duran Bahadır'ın sırıtan suratını görünce anlamıştı uyuyakaldığını. "Hoff... Saat kaç lan? Hava kararmış anasını satayım. Sabah mı oldu lan yoksa? Hava mı aydınlanacak birazdan?"
Güya Azer'in sözünü dinleyip Fiko'nun başında asker gibi nöbet tutacaktı. Uyuyakalmıştı. Bahadır güldü onu bu acınası hâline.
"Hee sabah oldu. Te Allah'ım ya... Nöbette uyunur mu oğlum? Askerde olsan var ya çok dayak yersin sen."
Serkan kocaman açtığı gözleriyle cebinden çıkardığı telefonun ekranına baktı. Saat 18.43'tü.
"Her neyse, benim gitmem lazım. Annem aradı evden. Uyandığına göre geç içerde bekle nöbetini. Zaten Azer de gelir birazdan. O gelince de sen gidersin evine. Ha bu arada... Baksana kim aramış? Demin vır vır çalıyordu telefonun."
Serkan o konuşurken çoktan bakmıştı gelen bildirimlere ve... şoklardan şok beğeniyordu şimdi.
"Hassssiktir..."
"N'oldu lan? Kötü bir şey mi oldu?"
Pencereyi açık bırakıp konteynırdan dışarı çıktı Bahadır. Fikret pansuman olmuş, ilacını almış mışıl mışıl uyurken daha fazla gürültü yapmak istemiyordu başında. Dışarı çıkar çıkmaz şokla açılan ağzını örtmeye uğraşan Serkan'ın elinden çekip aldı telefonu ama bu zaten Serkan'ın telefonu bile değildi ki.ı
"Fikret'in telefonu lan bu. Ne işi var sende?"
Serkan cevap veremedi. Ekranda gördüklerini sindirmeye çalışıyordu. Ondan cevap alamayınca Bahadır da telefonun ekrana indirdi bakışlarını.
"Ne bu? Saldıray abinin boks grubu mu? Eee? Ne var yani? Fiko'yla ben gidiyorduk bir ara, bıraktık sonra. Ama ben çıkmıştım gruptan. Fiko çıkmamış demek ki..."
Mesajları okumaya başlayınca işler ilginçleşmişti.
"Silinmiş resim diyor. Ne attı da sildi acaba bu Sergen piçi?"
Serkan "Eyvah..." dedi alt perdeden. Olay patlamadan evvel flaşların patladığını gayet net hatırlıyordu. Sergen ve yandaşları Fiko'yu o teyzeyle kucak kucağa fotoğraflamışlardı. Sonrası hır gürdü işte.
"N'oluyor lan?"
Bahadır çatık kaşlarının gölgesinde, kısık gözlerini ekranda yazılanlara mıhlayıp seslice okumaya başladı mesajları:
"Duydunuz mu beyler? Fikret abiniz parasızlıktan erkek orospusu olmuş, kötü yola düşmüş. Kucaktan kucağa geziyorm..."
Her bir kelimede yüzü bir kademe daha kızarıyordu Bahadır'ın. "Ulan..."
Yine de okumaya devam etti:
"Yazıktır günahtır. Herkes 3-5 bir şey atsın da şu çocuğu elinden tutup çıkaralım bu kötü yoldan, demişşş... Vay adi! Vay piç! Lan sen benim kardeşime nasıl..."
Tam telefonu fırlatmaya niyetlenmişken Bahadır'ı tutup durdurdu hemen Serkan:
"Baho bi dur abi ya! Bi' dur gözünü seveyim! Başlıycam şimdi senin öfke patlamana da sana da! Mesajların devamını okusana oğlum! Bak, oku neler olmuş biz uyurken? Çıldırırsın."
Bahadır durup tekrar ekrana indirdi öfkeli bakışlarını. Atladığı bir şey varsa: O da grupta Azer'in de olduğuydu. Şaşırarak hatırladı. Bir ara sanki Azer de geliyordu boks kulübüne... Ama bırakmamış mıydı o da? Şimdi grupta onu Sergen'e laf çakarken görmek garip gelmişti. Hem grupta olması, hem Fikret'i savunması...
"Lan Serkan... Güncelde Fiko'yla kanlı bıçaklı değil mi bunlar? N'oluyor oğlum bunlara iki gündür? Bizden habersiz barıştılar mı nedir? Bak bak ne yazmış bi' de..."
Şoklardan şok beğenerek mesajların devamını okudu Bahadır:
"Sen önce git o kıçındaki dildoyu çıkart, ondan sonra gel Fiko'ya laf at. Yarr... Ne? Yarrak hoşafı mı? O ne biçim küfür lan?"
Bu küfürlü mesajın karşılığında Sergen'den uzun uzadıysa sövgüler ve bir açık adres gönderilmişti.
"Azer'i kavgaya çağırmış. 2 saat önce yazıyor burada lan! 2 saat ne demek oğlum? Niye bakmıyorsun telefona Serkan? Ah Serkan... Salak Serkan!"
Ekrana geri indirdi bakışlarını Bahadır. Kavganın sonucu ne olmuştu hiçbir fikri yoktu ama çağırılmadığı için epey gocunmuştu. O Sergen puştuna iki yumruk da o çakmak istiyordu çünkü. Hışımla ekranı aşağı kaydırıp en son gönderilen mesajlara baktı acele acele. Hepsi Azer'dendi.
"Senin sikletin yetmez benimle dövüşmeye. Kılçık! 10 dakikaya oradayım. Gelmeyen en adi or..."
Biraz daha kaydırınca en altta 2 fotoğraf 1 video gördüler. Hepsi de yarım saat önce atılmıştı gruba.
"Oğluuum... Buna n'olmuş lan? Oha anasını satayım, şu surata bak!"
Organize İşler'de golf topuyla dayak yiyen Asım ve çetesi gibi elleri yüzleri kan içinde yerde pelte hâlinde oturan Sergen ve agalarının fotoğrafına bakarken belki de bu akşamki üçüncü şokunu geçiriyordu Bahadır.
"Bu ne oğlum? Bu tipler ne? Ağzı burnu dağılmış hepsinin."
Fotoğrafta kiminin kaşı, dudağı patlamış; kiminin kafası yarılmış, üstü başı dağılmış herifler vardı. Sanki her biri ıslak kızılcık sopasıyla ✨itinayla✨ dövülmüş gibi morluk içindeydi. Fikret'in hâli gözünün önüne gelince hiç üzülmedi bu fotoğraftakilere Bahadır. Hak ettiklerini bulmuştu puştlar.
"Off... Fena dövmüşler hee! Kaç kişiyle gitmiş ki bu Azer kavgaya? Dozer gibi geçmiş üstlerinden, içim kalktı. Hele Sergen... Ağzıyla burnu yer değiştirmiş pezevengin. İlk bakışta tanıyamadım. Sen tanıyabildin mi?"
"Yok valla, ben de tanıyamadım."
Bahadır ve Serkan şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar bir an. Azer'in düşmanı için endişelenecek, hatta kanını bağışlayacak kadar iyi yürekli ve bunu başa kakmayacak kadar da asil biri olduğunu zaten biliyorlardı da; böyle adam toplayıp birilerini haşat edecek kadar ileri gidebileceğini ikisi de tahmin etmemişti hiç. Ve şimdi anlıyorlardı ki, yıllardır düşman belledikleri adam, aslında onlardan daha dosttu Fiko'ya. Ama neden yıllarca boştan yere düşmanlık etmişlerdi? Akıllarındaki tek soru buydu o an. Ama kimse dile getirmedi.
Bahadır öksürüp boğazını temizledi:
"Fikret'ten beter olmuş di mi lan?"
Serkan başıyla onaylarken keyifle gülümsüyordu.
"Hiç üzülmedim yemin ederim. Ellerine sağlık. Gelsin, alnından öpücem o Azer'i."
Bahadır bu cevaba karşılık yüzünü buruşturdu tiksinerek.
"Abartma lan!"
"E bi teşekkür etmeyecek miyiz?"
"Ederiz de abartma amınakoyim. Her şeyin suyunu çıkarıyorsun."
Bahadır tabi ki Selçuk gibi sululuk yapıp alnından öpmeyecekti herifi. Ama en azından bir eline sağlık diyecekti elbette.
"Ama var ya... Nerden baksan ince iş. Her yere eşit dağılmış darbeler. Çocuk teknik biliyor, helal olsun. E bizden dayak yiye yiye öğrendi tabi dayak atmasını kerata. Normaldir."
Bahadır fotoğrafların verdiği keyifle yarım ağız sırıtarak Azer'in çıkardığı işi överken, Serkan biraz sonra otoparkın girişinde beliren taksiyi işaret etti heyecanla.
"Dur dur, geldi galiba."
"Kim?"
"Kim olacak? Azer."
Dediği gibi Azer iki arkadaşıyla (Samet ve Özkan) ve bir de Şafak'la taksiden indiğinde Bahadır telefonu kapatıp Serkan'a uzattı gerinerek. Şafak dallamasını görene kadar gayet neşeliydi oysa.
"Bu kılkuyruk niye gelmiş?"
Azer'in arkasında aheste aheste onların bulunduğu yere doğru yürüyen Şafak'tan bir an olsun ayırmadı tehditkâr bakışlarını Bahadır. Kafasında daha cevapları netleşmemiş deli sorular vardı bu çocuğa dair. Bir kere ne demeye üç vesaitlik uzaklıkta oturmasına rağmen her Allah'ın günü mahalleye gelip duruyordu? Okulunu da öğrenmişti, yakın değildi mahalleye. Tamam herif Azer'in kuzeniydi de... Bu, mahalleye giriş sıklığını açıklamıyordu.
Düne kadar bu sorular kafasında cirit atarken, şimdilerde mevzuya hafiften uyandığını hissediyordu Bahadır. Özellikle Fikret'le Azer'i nezarette ziyarete gittikleri gün, sırf kıytırık bir tatlıya Sibel'in adını verdi diye (Ki Sibel bu jestten baya hoşlanmıştı.) Şafak'ın yol boyu ona ters ters bakışlar atmasından, eve bırakma mevzusu açılınca Sibel'le aralarındaki o "manâlı" bakışmalardan çıkarmıştı çıkaracağı anlamı. Ve o an beyninde çakan şimşek canını fena hâlde sıkılmıştı. Çünkü eğer düşündüğü şeyin doğru çıkarsa, mektubu yazan kişi Şafak demekti. Fakat elinde bunu kanıtlayacak delili yoktu Bahadır'ın. Ve delilsiz sebepsiz Şafak'a dalarsa Fikret'ten ban yiyebilirdi. Hatta hiç yoktan, Sibel onun hakkında kötü düşüncelere kapılabilirdi. Ve bu hem Fikret'le olan dostluğuna hem de Sibel'e olan saf temiz duygularına halel getirebilirdi. Sabretmeliydi.
Fakat öte yandan... Herkes bilirdi ki, Bahadır her zaman sezgileri kuvvetli biri olmuştu. Fakat ilk defa içten içe sezgisinin doğru çıkmaması için dualar ediyordu delikanlı.
Umarım tahmin ettiğim şey yoktur aranızda. Umarım yanılmışımdır.
"İyi nöbetler!"
Azer patlak kaşı ve dudağı haricinde neredeyse hasarsız görünüyordu. Yanındakiler için aynı şeyi söylemek zordu tabi ama... Sonuçta "intikam operasyonu" başarıyla tamamlanmışa benziyordu.
"Geçmiş olsun, nerden böyle?"
Azer elleri deri ceketinin cebinde Bahadır'ın karşısına dikilirken "Bir arkadaşa iade-i ziyaret yaptık. Oradan geliyoruz." dedi. Sesindeki zafer tınısı yadsınamayacak kadar belirgindi. Fikret'e yapılanın 10 mislini Sergenler'e yaptığından emin olup öyle gelmişti buraya belli ki. Pek bir keyifliydi.
Bahadır bu işbirliğini garipsediyse de ona müteşekkir olduğu da bir gerçekti. O yüzden minnettar bir şekilde gülümseyip elini Azer'e uzattı. Delikanlı elini ceketinin cebinden çıkarınca Bahadır'la el sıkıştılar.
"Eyvallah."
Serkan taksinin arkasından şüpheyle bakarken "Arabayla gitmemiş miydin kral sen? Taksi ne iş?" diye soruverdi. Gereksiz detaylara takılmak tam onun görev tanımında olan bir özellikti.
"Dönüş yolunda lastik patladı. Çekiciyle sanayiye gönderdim."
"Haa..."
"Fikret nasıl? Uyandı mı?"
Azer'in tatmin edici açıklamasından sonra Bahadır elleri cebinde "Uyuyor hâlâ. Sibel de pansumanı yapınca eve geçti." dedi göz ucuyla Şafak'ın kıskanç, art niyetli bakışlarını süzerken. Kıza ilk defa "bacım" dememiş olması sadece onun dikkatini çekmişe benziyordu. Tam tahmin ettiği gibi...
"Sami amcadan ses yok. Gelirse sen konuşursun artık. Benim yalan rezervlerim bugünlük tükendi. Hadi Serkan, ver Fiko'nun telefonunu Azer'e de gidelim."
Serkan denileni yapıp telefonu Azer'e teslim etti.
"Şarjı %20 kalmış, takarsın. Fiko gece kalkarsa oyun falan oynar belki."
"Tamam, takarım."
"Ha bir de... Ben yarın erkenden geleceğim zaten ama gece ilaç falan bir şey lazım olursa ara, bi' koşu nöbetçi eczaneden alır gelirim."
Azer kısa, müteşekkir bir edayla gülümseyip kafa salladı. Kırk yıl düşünse Serkan ve Bahadır'ın ona bu denli saygıyla, minnetle yaklaşacağını hayal edemezdi. Onun için 'dostumuzun dostu dostumuzdur' politikasını yürürlüğe koymuşlardı herhalde.
"Eyvallah." dediğinde Serkan diğerleriyle beraber ona da el sallayıp çoktan otoparkın çıkışına varan Bahadır'ın yanına gitmek üzere yola düşmüştü. O uzaklaşırken Şafak burun büküp "Çok yüz göz olma bunlarla." dedi. Yüzünde sanki hayvan leşi koklamış gibi bir ifade vardı. Açıkça tiksiniyordu onlardan.
"...Başına bela alacaksın yoktan yere."
"Sen karışma benim işime." dedi Azer kısaca. Uzun tutsa kalbini kırardı çünkü. Gerek yoktu. Şafak'ın zaten kız kardeşiyle olan gönül işinden dolayı Fiko'ya cephe aldığını; Serkan'ı dolandırıcı, Bahadır'ı da rakip gördüğünü biliyordu. O yüzden bu sözüne takılacak değildi. En nihayetinde yine kendi bildiğini yapacaktı. Şafak'ın dediğini değil.
"Beyler elinize kolunuza sağlık. Bu geceyi burada bitirelim. Acil bir durum olursa araşırız. Telefonlarınız açık olsun."
Samet onu başıyla onaylarken, Özkan "Tamamdır kardeş, hadi iyi akşamlar." dedi. Sonra ikisi birden dönüp gittiler. Şafak sessizliğini korumaya devam etti. Ama suskun bakışları aslında çok şey anlatıyordu.
"Ulan... Konuş hadi, ne diyeceksen de. Sikicem şimdi o ters ters bakan suratını."
Şafak bu tehditten zerre tırsmamıştı tabi ki. "Niye yaptın bunu?" diye sorarken yüzünde yılgın bir merak vardı. Ve evet, ara ara patavatsız çıkışları olsa da aslında bir noktada onun vicdanını temsil ediyordu. Dolayısıyla Azer'in Şafak'la yaptığı her konuşma aslında bir iç hesaplaşmaydı.
Uzun bir sessizliğin ardından sakince "Neyi?" diye sordu delikanlı, sanki bilmiyormuş gibi. Şafak bunalmıştı artık bu salağa yatmalardan. Gökyüzüne doğru derin bir of çekip sorusunu netleştirdi hemen onun için:
"Fikret'e niye yardım ettin?"
"Şafak..." dedi Azer uyaran bir tonda. Bu konuyu hiç açmadan kapatmak istiyordu.
"Biliyorsun kardeşim niye'sini. Sorma."
Şafak sabır çekti içinden.
"Biliyorum abicim, biliyorum da anlamıyorum!"
Azer sıkıştığı çıkmaz sokaktan her an çıkıp kurtulabilecekken neden ısrarla duvarda gedik açmaya çalışıyordu anlamıyordu Şafak. Ve muhtemelen de hiç anlamayacaktı.
"Herif düz oğlum, düz! Her lafı söylemiş sana. İtin götüne sokmuş, reddetmiş seni. Unut demiş. Ne bu ya yüzsüz yüzsüz? Hâlâ peşinde gezip onun askerliğini yapıyorsun. Ayıp lan! Hiç mi gurur yok sende?"
Her ne kadar canı yansa da ağzını açmadan, sabırla, yutkunarak dinledi her şeyi Azer. Birinin kalkıp 'Sen ne yapıyorsun kardeş? Kendine gel.' demesi gerekiyordu zaten de... O söz dinleyecek miydi? Tabi ki hayır. Ama yine de duymak istiyordu. Kendini kendi eliyle nasıl mahvettiğini, bu aşkın onu nasıl zayıf düşürüp çaresiz bıraktığını...
"Aşk adamı salaklaştırır, eyvallah da... Abi herifin şerefini kurtarmak sana mı kaldı ya? Herif seni sevmiyor, istemiyor. Takip edip zorla yardım ediyorsun. İntikam için tefecinin torbacısını dövüyorsun. Neden ya? Neden? Hak etmiyor abi. O. Bunu. Hak etmiyor. Senin sevgini de, ilgini de, endişeni de, onun için döktüğün yaşı da kanı da... Hiçbirini hak etmiyor amınakoyim! Bunu anlamak bu kadar mı zor?"
Azer boğazına tutunan yumruyu güçlükle yutup karşı sokaktaki aydınlatılmış "YILMAZLAR KURUYEMİŞ" tabelasını inceledi uzun uzun. Bu soruyu o da çok sormuştu kendine zamanında. 'Neden?' demişti. 'Neden bir başkası değil de Fikret?' , 'Neden benden nefret eden Fikret?' Ama her seferinde zihninin içinde kendi sesinin yankısından başka bir şey duyamıyordu. Seviyordu işte. Sadece seviyordu. Sebepsizce, hesapsızca, amansızca... Bir sebebi yoktu.
Aşık olmak için bir sebebe mi ihtiyaç vardı zaten?
Aşk, aşktı işte. Sebepsizdi.
Göz göze geldiği anda nefesini kesip beynini oyun dışı bırakan, heyecandan elini ayağına dolayan, kalbini sanki göğüs kafesini delip geçecekmişçesine bir kuvvetle çarptıran, gizli kuytu köşelerde içli içli ağlatan, durduk yere saçma sapan kavgalar çıkarttırıp sonra da aynada onun bıraktığı yara izlerine bakarken gülümseten şeydi aşk. Ve Azer, Fikret'ten başka kimseye böyle hissetmiyordu.
Derin bir nefes alıp "İhtimaller." diye mırıldandı güçsüz çıkan sesiyle. Artık birilerine açıklama yapmaktan çok yorulmuştu.
"Ne ihtimali? Ne diyorsun amınakoyim?"
Şafak onun bu hastalıklı sevgisine bir anlam veremiyordu. Hatta kuzeninin gay olmasına bile takılmıyordu. Sadece... Sevdiği kişinin Fikret gibi bir hırt oluşu canını sıkıyordu.
"Ben..."
Azer yeniden konuşmadan önce bıkkın bakışlarını Şafak'a dikti, gayet ciddiydi. Gözlerinin içine bakıp gerçekten anlamasını dileyerek cevap verdi:
"Ben onun beni sevebilme ihtimalini sevdim. Tamam mı?"
Ama Şafak'ın böyle bir empati gücünden yoksun olduğunu elbette ki biliyordu. Tam tahmin ettiği gibi bir süre boş boş suratına baktıktan sonra sanki Azer ona dünyanın düz olduğunu söylemiş gibi inanamayarak "Hassiktir lan ordan!" diye gürlemişti bir kahkaha eşliğinde. Yeşilçam filmlerindeki fakir ama gururlu genci ezen para babaları gibi geliyordu sesi Azer'in kulaklarına. Duygusuz, aşağılayıcı, acı ama gerçek...
Bozulduysa da umursamamayı seçti Azer. O neler neler duymuştu daha önce. Bu neydi ki? Hem... Kalbindeki sevgiyi muhattabı bile küçümsemişken, Şafak ne diye saygı duysundu ki zaten?
"Siktir git Şafak."
Cebinden sigara paketini çıkarıp içinden aldığı hafif ezilmiş dalı dudaklarına yerleştirip yaktı sıkıntıyla. Kime neyi anlatmaya çalışıyordu ki?
"Tamam lan tamam... Surat asma hemen. Bil diye söyledim hepsini. Malûm, dost acı söyler."
Doğru.
Ama sen yine de siktir git, bir şey söyleme.
"Sen 3 kuruşluk adama gidip 5 kuruşluk değer verirsen, aradaki 2 kuruşa o adam seni satar abicim. Bu budur."
Azer sigarasının dumanını burnundan verirken işaret parmağıyla silkeleyip hafif esen yele bıraktı külünü bıkkınca. Şafak için ayırdığı tahammül kotası dolmak üzereydi. Bakışlarını yere indirip ayaklarını inceledi yeniden konuşmadan önce.
"Ne demek lan şimdi bu?"
Botları damla damla kan olmuştu. Fikret için akıttığı kandı bu.
"...Ne alakası var onunla bunun?"
Şafak bu soruyla derin bir of çekti sanki taş atmış da kolu yorulmuş gibi.
"O senin çektiğin çileye değecek adam değil, demek. Oldu mu?"
Olmadı canım.
Azer umursamadı.
"Değsin değmesin amınakoyim. Ben çekiyorum kime ne?"
"Kafan mı güzel abi senin, anlamıyor musun? Bu işin oluru yok. Bak kendi de söylemiş adam sana işte. Daha ne diye zorluyorsun gurursuz gibi."
Azer bakışlarını ayaklarından Şafak'ın yüzüne mıhladı. Takmadıkça daha da üstüne geliyordu bu piç. Artık hepten siniri bozuluyordu. Yaradana sığınıp suratının ortasına bir tane çakmak vardı da işte... Onunla vakit öldüreceğine içeri girip uyanana kadar Fikret'i seyretmek daha mantıklıydı. O yüzden "Gurursuzum lan!" diye çıkışmakla yetinmişti.
"Gurursuzum var mı?!"
Sesi titremişti sonlara doğru ama dediğinden bir gram şüphesi yoktu. İnkâr etmiyordu ki. Gurursuzdu işte. Fikret'in hiç olmadığı kadar gurursuzdu hem de. Bu karşılıksız aşk onu öyle bir noktaya getirmişti ki; Fikret yarın sabah uyanıp ani bir kararla 'Siktirip gidiyorum ulan hayatınızdan, ne hâliniz varsa görün!' deyip mahalleyi terk etse, peşinden cehennemin dibine kadar onu takip ederdi. Hem de öyle bir takip ederdi ki Uğur'un peşinde ziyan olan Bekir bile şapka çıkarırdı önünde.
Öyleydi işte.
Nasıl ki Fikret'in gözü delirince hiçbir şeyi görmüyorsa; Azer'in de gözü onun aşkından kör olmuş, başka şey görmüyordu. Bu konu tartışmaya kapalıydı. O yüzden Şafak'ın daha fazla sinir uçlarıyla oynamasına izin vermeyecekti Azer.
"Seviyorum işte." dedi kısaca.
"İlle bir sebebi mi olmalı? Benim sevgimin ille senin anladığın dilde bir karşılığı mı olmalı anasını satayım? Elinden tutmam, gözüne bakmam, sesini duymam belki... Ne olmuş? Sevgi benim yüreğimde lan! Konuşmasam, sadece yüzünü görsem bile yeter bana. İyi olduğunu, güvende olduğunu bilsem yeter. Fazlasında gözüm yok."
Sigarasından derin bir nefes çekip ağır ağır üflerken "Aşığım lan, anlasana." dedi yenikçe.
"...Durduramıyorum öyle ha deyince. Senin sandığın gibi olmuyor o işler. Beni sevmiyor mu? Siktirsin gitsin o zaman cehennemin dibine, diyemiyorsun. Beni sevmeyeni ben hiç sevmem, diyemiyorsun. Söküp atamıyorsun. Öyle bir illet işte. Öldürmüyor, sürüm sürüm süründürüyor. Adamın ağzına sıçıyor."
Sigarasından son bir nefes çekip filtreyi yere attığı gibi ezdi ayakkabısının ucuyla.
"Ama tabi senin gibi tatlı su aşıkları nereden bilecek? Benimki de laf işte."
Şafak, duydukları karşısında dişlerini sıkmadan edemedi. Azer'in kendisine büyük haksızlık ettiğini düşündü. Eşek değildi herhalde, o da biliyordu aşkın sevdanın ne demek olduğunu. Nerdeyse 1 senedir kaçak köçek Fiko'nun kız kardeşiyle sevgili olmak kolay mı sanıyordu bu Azer? Her gün kelle koltukta aşkıyla buluşmaya çalışmak...
"Tamam abi, öyle olsun. Madem her şeye razısın... Ne hâlin varsa gör o zaman! Ama şunu unutma: Sonunda yüzüstü bırakılan sen olacaksın."
Azer ona sırtını dönerken cevap bile vermedi. Sadece kış kış yaparcasına basit bir el hareketi ve bitti. Şafak o dakika arkasını döndüğü gibi hışımla otoparktan uzaklaşırken, Azer de deminden beri önünde laklak ettiği konteynera girdi yorgun argın. Sergen puştuyla yardakçılarına bir posta dayak atmakla kalmamış, gelip bir de burada bir saat dallama Şafak'la psikolojik savaş vermişti. Artık hiç hâli kalmamıştı. Platonik olarak birini sevmek bu kadar zor olmamalıydı.
Keşke onu hiç öpmeseydim.
Keşke hiç itiraf etmeseydim.
Belki o zaman her şey daha kolay olurdu.
Azer bu düşüncelerle omuzlarından aşağı sıyırdığı deri ceketini kenardaki tekli koltuğa bırakırken bir yandan da göz ucuyla karşıya, Fikret'in yattığı döşeğe baktı kısaca. Fikret yorgun bedeni battaniyeye sarılı şekilde uyuyordu. O aşkı için mücadele ederken, Fiko kim bilir kaçıncı rüyasını görüyordu? Hey gidim hey...
Birkaç adımda konteynerın ortasına kadar gelip aralık duran pencereyi sıkıca örttü. Örterken de dışarıdaki konuşmalarının Fikret tarafından duyulmamış olmasını diledi. Zaten aşkına karşılık bulamamıştı, bir de Fikret'in onu bu konuşmadan vurmasını istemiyordu. Gerçi Fikret aşkla sevgiyle dalga geçecek tiyniyette biri değildi ama yine de...
Aklını meşgul eden saçma sapan düşünceleri bir köşeye bırakıp karanlık konteynerda dikkatli adımlarla yolunu bulup Fikret'in yattığı döşeğin ayak ucunda duran tabureye oturdu usulca. Sokak lambalarından ve otoparkın aydınlatmalarından gelen ışık karanlık konteynerı makul ölçüde aydınlatıyordu. Bu yüzden şimdi Fikret'in yaralı yüzünü görmek zor değildi.
Azer bir süre konuşmadan sadece onun nefes alıp verişlerini dinledi. Derin nefeslerle inip kalkan göğsünü, battaniyenin üzerine çıkardığı yapılı dövmesiz kollarını, damarlı ellerini, uykusunda bile sımsıkı sıktığı çenesini izledi. Fikret hiçbir zaman kolay biri olmamıştı. Hep dikenli, uğraşılması zor, karmaşık olandı. İnatçıydı. Köşeliydi. Kendi kuralları, kendi kendine çizdiği saçma sapan sınırları vardı. Çocuk gibiydi. Kıskançtı.
Gerçi kime diyorsa...
Azer de çok kıskançtı.
İlkokulda aşık oldukları Melda'yı hatırladı. Sınıf öğretmenlerinin onlarla yaşıt olan küçük kızıydı Melda. Her gün Fikret'le kedi-köpek gibi dalaştıktan sonra kız onu sevsin diye aldığı kokulu silgilerden, meyve sularından, çikolatalı gofretlerden; onun dikkatini çekmek için yaptığı onca maymunluktan sonra aslında kızı değil Fikret'i kıskandığını anlaması (o yaşında bile) çok zamanını almamıştı.
Evet, Azer kıskanmıştı ama Fikret'i sevdiği için değildi bu kıskançlık. Ne yaparsa yapsın Melda'nın gözünü Fikret'ten çektiremeyeceğini anladığı içindi. Fikret'in okuldaki popülerliğine erişemediği içindi.
Geçmiş geçmişte kalmayı reddedip anılar sırayla hafızasına doluşmaya başladığında derin bir nefes çekti ciğerlerine delikanlı. Bütün bunlar olmazdan evvel... Bir zamanlar, sevgiden önce nefret vardı. Rekabet vardı. Kıskançlık vardı.
Azer maddi durumu iyi bir aileden gelmesine, üstü başı düzgün, zeki, ahlâklı, sevimli ve geçimli bir çocuk olmasına rağmen; hiçbir zaman yaramaz, sümüklü ve küstah Fikret'in sevildiği kadar sevilmemişti. Yakın arkadaşları hep ondan faydalanmak için yakınında durmuştu. Fikret'inse birlikte büyüdüğü Serkan ve Bahadır gibi iki sadık dostu, kan kardeşi olmuştu. Onların etten duvarını aşıp Fikret'le yüz yüze, ağız tadıyla kavga etmek bile o zamanlar çok güçtü minik Azer için. O da çareyi elini bile sürmeden, uzaktan uzağa Fikret'i sinir etmekte bulmuştu.
Sünnetinde nefret ettiği şarkıyı çaldırıp olur olmadık her yerde onu "leblebici" diye çağırarak...
Zamanla (tek taraflı) düşmanlığa evrilen bu kıskançlık ortaokula kadar böyle devam etmiş, lisede aynı okula düşmeleriyle Pelin üzerinden (yine bir kız) alevlenip rekabete dönüşmüştü. Hepsi de gereksiz, boş çekişmeler, boş kavgalardı. Sonunda ikisi için de iyi sonuçları olmamıştı.
Pelin ikisine de yar olmamış (ki Azer ona yar olsun istememişti) okulu bırakıp modelliğe başlamasıyla felaketler peş peşe gelmişti. Fikret intikam için daha iki kere anca bindiği motorsikletini kaçırıp kaza yapmış ve aylarca hastane köşelerinde sürünmüştü. Tam iyileşmişken bu sefer de annesinin kanserle olan mücadelesini kaybetmesiyle darmadağın olmuştu. Ve... Azer'in ona olan karmaşık hisleri de o olaydan sonra (özellikle annesiyle beraber ölü evini sık sık ziyaret etmelerinden dolayı) yavaş yavaş yerini anlayış, sempati ve sevgiye bırakmıştı.
Altı yıl önce...
Annesi Meryem'i toprağa verdikten sonra, sanki Fikret'in o eski neşeli hâli de annesiyle birlikte mezara girmişti. Belki yakın çevresi bile fark etmemişti ama Azer her şeyin farkındaydı. O günden sonra mahallede Fikret'in bir içten kahkahasını dahi duymamıştı. Gülüşleri hep yarım, hep kırık olmuştu delikanlının. Hele de okulda çıkan bir kavgada annesine küfredenin o olduğunu sanmıştı ya bir keresinde... İşte ondan sonra öfkesi daha da yakıcı, yumrukları daha da öldürücü olmuştu. Etiyle kemiğiyle nefret etmeye başlamıştı Azer'den. Ona yaklaşmak güneşe yaklaşmaktan farksız olmuştu. Aralarındaki uçurum git gide açılmıştı. Ta ki, askerden dönüp de karşısındaki otoparkta iş tuttuğu bu seneye kadar...
"Fikret..." diye mırıldandı sessizce. Köprünün altından çok sular akmıştı.
"Annene küfreden ben değildim be oğlum."
Ağzından kaçırdığı şeyi algılar algılamaz dudaklarını birbirine bastırdı Azer. Fikret'in duymamış olmasını dileyerek eğilip yüzünü inceledi uzun uzun. Derin bir uykuda olduğunu fark edince yaptığı gereksiz itirafı unutmaya çalışarak hafif bir gülümseyle gerinip sırtını metal duvara yasladı. Bunu artık söylese ne, söylemese neydi. Olan olmuştu.
Azer içine derin bir nefesle doldururken kolları göğsüne bağlayıp gözlerini yumdu biraz sonra. Beş dakika geçmeden bütün günün yogunluğu omuzlarına, göz kapaklarına çökmüş; kendini uykunun tatlı kollarına bırakmıştı.
"Biliyorum."
Fikret aralık gözlerini şişliklerin elverdiği ölçüde açıp Azer'e baktı uzun uzun. Uyur gibi yaparken bu kadar çok sır, bu kadar çok itiraf duyacağını kendi de tahmin etmemişti ama... Bu son duyduğunu zaten biliyordu. Ona bunca zaman düşmanlık edebilmek için sarıldığı en güçlü argümandı bu. Ama başından beri bir yanlış anlaşılma olduğunu tabi ki biliyordu. Sadece... Başkasının terbiyesizliğini Azer'e yükleyip ondan öyle nefret etmek işine gelmişti.
Çünkü buzlar erimeden yeniden inşa edilmeliydi.
. . .
Bölüm sonuu
İkidir flashbacklerle gidiyorum biliyorum ama çıtırdan FİKO ve AZER'in geçmişine hakim olmaya başlıyorsunuz bence artık. Bu hikâyenin geleceği için iyi bir şey. Vasattan, vasatın üstünden, fevkaladenin de fevkinde bölümlere beraber yelken açabilmek ümidiyle efenim.
(Beğeni ve yorum unutmayın ;)) - Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Kendinize iyi bakın, esen kalınn 🌹
*