Yeni bir Leblebici bölümüyle daha karşınızdayım efenimm🌹hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bu bölüm Üniversite sınavına giren okurlarıma hediyemdir. Güle güle okuyun. 😘
Not: Siz seviyorsunuz uzun bölümleri diye flashback ekledim, birazcık uzattım. İnşallah kurgunun ahengi bozulmamıştır. Bu arada kontrol etmeden atıyorum. Yazım yanlışları varsa şimdiden affola. 🫡 Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorumm 😌🌹
Şarkı: Kutsi - Aşkın Gururu
Aşkın gururu olmaz olamaz
Benim derdime çare bulunmaz
Ben çilekeş sen günahkar
Allah biliyor seven yıkılmaz
▪️▪️▪️
Aşk neydi?
Aşk, nefrete en yakın duyguydu.
Yanmaktı, sönmekti, gitmekti; ama yine de vazgeçememekti. İçini kanatsa da kanaya kanaya sevmeye devam etmekti.
Azer gibi sevmekti...
6 yıl önce, henüz lise sıralarındayken Fikret ilk defa birine, okulun en güzel kızı Pelin'e, aşık olmuştu. Sırf onu kazanabilmek için Azer'le kapışmış, sahne korkusuna rağmen sunuculuk yapmaya kalkışmış ve rezil olmuştu. Bu kısa "aşk hikâyesi" baş düşmanı Azer sağ olsun (!) başlamadan bitmişti.
Bu olayı (Azer'in sunucu akış kâğıtlarını değiştirtip onu rezil edişini) uzunca bir süre sindiremeyen Fikret, bu kahpeliği onun yanına bırakmamaya karar vermiş, sinsice bunu ona ödeteceği zamanı beklemeye başlamıştı.
Günler haftalar sonra Azer puştu bacağındaki alçıyı atınca (Fikret'i bisikletle ezmeye çalışırken düşüp ayağını kırmıştı.) babası iyileşme hediyesi olarak ona siyah, ilik gibi bir motorsiklet almıştı. Bizim, eşekten inip ata binen Azer de güneş gözlükleri gözünde her gün okula motorla gidip gelmeye başlamıştı. E tabi hava 1500...
Azer'i cezalandırmak için bundan daha iyi fırsat olamazdı Fikret'e göre. Onun en değerlisini elinden alınca öyle keyiflenecekti ki... Belki de kendi sikindirik aşk acısını bile unutacaktı. Bu düşüncelerle hain planını devreye soktu ve bir gece herkes uyurken kar maskesiyle Azerler'in evinin avlusuna girip motoru çaldı. Niyeti motoru saklayıp Azer'i kendine yalvarttırmak, perişan etmekti ama alet o kadar şahaneydi ki bir tur atmaktan kendini alamamıştı Fikret. Küçüklükten beri motorlara olan merakını bilen bilirdi.
Herkesi ve her şeyi siktir edip ana caddede gazı köklediği gibi coşku nidaları ata ata giderken birden karşısına çıkan arabaya çarpmamak için direksiyonun yönünü çevirince... Olanlar olmuştu.
Fikret gözünü hastane odasında açtığında bir kolu ve bir bacağı alçıda; sağında babası ve endişeli arkadaşları (Serkan ve Bahadır), solunda da Azer ve Azer'in muhtar babasını bulmuştu. Dediklerine göre; motor pert olmuş, Fikret de hastaneye getirilene kadar çok kan kaybetmiş. 0 Rh- kan gerekmiş. O kan da çok nadir olduğundan herkes seferber olmuş. 3 saat sonra bir hayırsever çıkıp kanı tedarik etmiş ama kimseye kim olduğunu söylememişti. Herkes neticeye bakmıştı: Fikret kritik eşiği atlamıştı.
"...Alçak herif! Benim oğlum ölüyordu be!"
"Asıl alçak olan sensin be! Bir de utanmadan hırsız oğlunu savunuyorsun."
Fikret gözünü açar açmaz babasıyla Azer'in babasının motor yüzünden kavgaya tutuştuğunu gördü. Muhtar bey iki günlük motoru pert eden Fiko'ya 'hırsız' diye söverken; Sami bey hiç beklenmedik şekilde oğlunu savunuyor, hatta -o kadar öfkelenmişti ki- o da muhtara sövüyordu. Benim oğlumu benden başkası azarlayamaz, diyordu kendince.
"Fiko! Fiko iyi misin kardeşim? Ağrın sızın var mı?"
"Ah be Fiko'm... Deseydin ya bana, ben araklatırdım motoru bizim Akif abil-"
"Serkan! Boş yapma."
Bahadır ve Serkan karabasan gibi üzerine çökmüş durmadan iyi olup olmadığını sorarken, Fikret'in gözü bir tek kişiyi aramıştı küçücük odada: Azer. Kollarını göğsüne bağlamış, bir omzu duvara dayalı hâlde sessizlik içinde onu seyreden Azer...
Babası olanlardan dolayı Fikret'i suçlarken; oğlunun sessiz bakışları ne suçlayıcı ne de öfkeliydi. Orada sadece üzüntü vardı. İlk bakışta bu çok garip gelmişti Fikret'e. Çünkü küçüklükten beri yarış hâlinde olduğu, istisnasız hep aynı kıza tutulduğu ve sürekli kavgalara tutuştuğu çocuk ona üzülüyordu. Üstelik o ayağını kırdığında Fikret içinden "Oh olsun!" demesine rağmen...
Fikret hayatında ilk defa Azer hakkında yanıldığını hissetmişti ki, kapıdan içeri giren polis memurlarını görünce bu his derhal terk etmişti bedenini.
"Hoop! Ayrılın beyler, burası hastane!"
Muhtar ve Sami bey birbirlerine hırlayan köpekler misali güç bela geri çekilirken bir memur aralarına girdi onlara duvar olmak için. Öbür memur da durumu izaha başlamıştı çoktan:
"Sami bey, oğlunuz Fikret Ali Yılmaz hem reşit olmadan trafiğe açık alanda ehliyetsiz araç kullanmaktan hem de muhtar beyin şikayetiyle hırsızlık şüphesiyle işlem görecekt-"
Pitbul Sami öfkeyle "Orospu çocuğu seni!!" diye gürleyip bir kez daha muhtarın üzerine yürürken "Zorluk çıkarmayın beyefendi! Biz de emir kuluyuz." diye ortalığı yatıştırmaya çalıştı memur. Fakat çok da bir faydası olmayınca hemen amiri devralmıştı sözü:
"Beyefendi! Görev başındaki memura zorluk çıkarmayın. Oturun yerinize lütfen."
Sami eli ayağı titrer vaziyette oğlunun baş ucundaki sandalyeye çöktüğünde memur konuşmasına ancak devam edebilmişti:
"Azer Bayraktar, ifadesinde oğlunuzdan şikayetçi olmadığını söylemiş. Motoru gelip alması için Fikret'e izin veren kendisiymiş. Bu durumda hırsızlıktan işlem görmeyeceksiniz. Sadece trafik ihlali ve kamu malına zarar vermekten para cezasına çarptırıldınız. Onu da en kısa zamanda öderseniz bir sorun olmaz."
Muhtar dahil odadaki herkes şaşkınlıkla açtığı gözlerini kapıda bekleyen Azer'e çevirdi anında. Fikret'le kanlı bıçaklı olduğu herkesçe bilindiğinden, bu ifadenin kolpa olduğu düşünülmüştü ilk etapta ama gerçekti. Azer, gerçekten Fikret'ten şikayetçi olmamıştı. Eline KOCAMAN bir koz geçmesine rağmen...
Sami bey bir an durup ona dik dik baktıktan sonra "Hah! Benim oğlum hırsız değilmiş bak! Al sana kanıt!" diyip yeniden Muhtar'a döndüğünde, Azer gülmemek için kendini zor tutmuştu.
Motor ne ki? Senin oğlun kalbimi çalmış Sami amca. Bundan âlâ hırsızlık mı olur?
Utanarak başını eğip durumun idrak edilmesini beklerken, şimdi kim bilir hangi araba çöplüğünde parçalanmayı bekleyen motoru için kısa bir saygı duruşunda bulundu sessizce. Bir intikam hırsına olan olmuştu işte. Fikret'e feda olsundu. Ondan değerli değildi ya?
"Beyler memuru daha fazla meşgul etmeyin. Motorun zararını karşılama konusunu da... Siz kendi aranızda halledin. Kocaman adamlarsınız, boyunuz kadar oğullarınız var; kavga etmeden sakin sakin oturup konuşun, anlaşın. Çıkalım Veysel."
Memurlar odayı terk ettiğinde Sami beyin bir çene hareketiyle arkalarından Bahadır ve Serkan da çıktılar.
"Geçmiş olsun kardeşim. Biz gene geliriz. Sen iyi ol da..."
Bahadır, Serkan'ı kolundan sürükleye sürükleye odanın dışına çıkarıp kapıyı örttüğünde asıl hesaplaşma başlamıştı.
"Oğlum sen gece yanıma gelip 'Baba benim motoru çalmışlar' demedin mi bana? Buraya gelince niye ben verdim diyorsun? Oyun mu oynuyorsun lan sen benimle? Çabuk, izahat ver."
Muhtar, oğluna sert sert bakarken; Azer bu bakışlardan zerre etkilenmeden, gayet sakin cevap verdi:
"Gece motoru almaya gelecekti Fikret. Gündüzden öyle sözleşmiştik. Uyku sersemliği işte, aklıma gelmedi. Boş bulundum, ortalığı ayağa kaldırdım baba, affet."
Muhtar durdu, düşündü düşündü.
"Ne olacak şimdi?"
Muhtar Sami'ye, Sami Fiko'ya, Fiko Azer'e, Azer de önce Fiko'ya sonra Sami'ye baktı. Uzun uzun bakıştılar. Bu olayı çözse çözse kıvrak zekalı bir esnaf çözebilirdi. Sami de bu iş için tek adaydı.
"Muhtar sen aklıselim adamsın. Gel bu işi aramızda halledelim. Bizim oğlanlar yemiş bi' bok, biz yemeyelim."
Eğer ortamı yumuşatıp çözüm bulmazsa götüne kazık gibi borç girecek olanın kendisi olduğunun bilincindeydi Sami.
"Kafeteryaya inelim bir çay ısmarlayayım ben sana. Birer sigara içelim, kafamız çalışsın. Orada konuşalım bu para işini sakin sakin. İcabında motorsa motor..."
Fikret yattığı yerden bakakaldı babasına. Sonra hatırladı: Babası normalde pek hırttı ama işin içine para girince ehlileşirdi.
"Çıkalım, gel çıkalım... Bunların işine aklım sırrım ermedi benim."
Demin birbirlerinin boğazına yapışan iki koca adam, el elde baş başta, düşüne düşüne odadan çıkıp gittiklerinde Azer deminden beri içinde tuttuğu kahkahayı salıverdi hemen arkalarından. Fikret babasının arabulucu tavrından çok buna şaşırmıştı.
"Neye gülüyorsun lan psikolojik deli?"
Motorunu çalmakla kalmayıp bir de perte çıkarmıştı. Bu salak neye gülüyordu, anlayamamıştı.
"Sana gülüyorum beceriksiz, sana gülüyorum."
Fikret kaşlarını çattı:
"Niye gülüyorsun lan bana?"
"Gülünmeyecek gibi mi amınakoyim, şu haline bak." dedi Azer sonunda. Yüzü gözü çizikler içinde, kolu bacağı alçılı, sere serpe yatıyordu Fikret. Onu öyle görüp de gülümsememek, şefkat göstermeden bakmak imkânsızdı Azer için. Fikret bu hâliyle her günkü hâlinden daha uysal, daha sakin hatta masum görünüyordu. Sanki daha dün doğmuş gibi...
"Aklın sıra benden intikam alacaktın ha? N'oldu götünde mi patladı planın?"
Fikret'in bir açıklaması yoktu. Kırk yılın başı bir intikam planı hazırlamıştı. Onu da enine boyuna düşünmediğinden bodozlama bok yoluna gitmişti. Sinirinden kızarıp bozarsa da sustu. Çok fena koz vermişti herifin eline. Bütün sene bunu ısıtıp ısıtıp önüne koyardı artık.
"Şşş... Sana dedim. Konuşmayacak mısın benimle?"
Dudağındaki oyuncu gülüşle Fikret'in başına dikildi Azer:
"Oğlum bakmasana şöyle, kızacağım kızamıyorum ya! Bunu başkası yapsa kolu bacağı kırık demem üstüne atlardım da... Sen olunca..."
Azer farkında olmadan sonlara doğru sesli düşünmeye başladıysa da (Allah'tan) Fikret'in kafası onda değil, paramparça olan motordaydı.
"Motora yazık oldu ya..."
Azer düz düz ona bakarken, Fikret serum şişesinden pıt pıt damlayan ilaçlı serumu seyretti sıkıntıyla. Sittin sene çalışsa alamayacağı bir şeydi o motor ama Azer'e o kadar kolay alınmıştı ki... En çok da bu canını sıkıyordu delikanlının. Ona hiçbir şey gümüş tepside gelmiyordu. Gelmeyecekti de. Fikret'in bir şeyleri elde edebilmek için ya hep bir şeylerle boğuşması ya da çalması gerekecekti. Ve Fikret becerikli (!) bir hırsız değildi.
"...Güzel motordu."
Azer onun dikkatini çekmek için baş ucuna oturdu usulca. Gözlerindeki şefkat görmezden gelinecek bir şey değildi ama göremeyen de göremiyordu işte.
Azer ona doğru uzanıp burnundaki hortumu düzeltiyorum ayağına Fikret'in çizik içindeki yanağını okşadı kısaca.
"Siktir et, sana bir şey olmasın."
Fikret bir an durup Azer'e baktı şaşkınca. Ağzından çıkan bu cümle öyle hazırlıksız yakalamıştı ki onu... Gözyaşları ondan habersiz göz pınarlarında birikmeye başlamış; içindeki korku ve suçluluk bir anda yok olup gitmişti. Onun yerinde başka biri olsa hayatta affetmezdi onu. Azer niye...
"Ağlıyor musun lan?"
Azer gülücükler saçarak uzanıp oyuncu bir edayla onu yanağından öptüğünde Fikret sağlam koluyla onu ittirip başını yastığa gömdü gözyaşlarını saklamak için.
"Siktir git ya... Ne ağlaması?" dedi boğuk çıkan sesiyle ama bu bile Azer'in kalbini cızlatmaya yetmişti. Ona kocaman sarılıp öpücüklere boğmak istemişti ama... Yapamazdı. Yasaktı. Onunla ilgili her şey yasaktı esasında. Ama hiç değilse bir öpücük kopartabilmişti kaşla göz arasında. o da yeterdi.
Yetinirdi Azer. Hep yaptığı gibi...
"ABİİ!!"
Birden kapı açılıp da içeri Sibel dalınca Azer öksürerek yataktan kalktı apar topar.
' Ah Sibel ahh... Güzel anılarımın katilisin, Sibel.' dedi içinden. Kapıya doğru yollanırken Fiko'ya bir asker selamı çakıp "Neyse, hasta ziyareti kısa olur." dedi kaderine razı olarak. Sibel koştur koştur gidip abisinin yaralı gövdesine sarılırken, Fikret elinin tersiyle sildiği gözlerini Azer'e çevirmişti yeniden.
"Aynen hadi ya!"
Azer güldü.
"Geçmiş olsun Fiko'm, çabuk iyileş. Kavgada senden başka kimseden randıman alamıyorum."
"Siktir lan!"
6 Yıl Sonra (Kavga Sabahı) - 07.30
"...Azer sen o gün demedin abi ama ben öğrendim sonradan."
Fikret'in gözleri kapalıydı ama bilinci açıktı. Etrafında olup biten her şeyi duyuyordu son beş dakikadır. Serkan yıllar önceki o motor kazasından bahsediyordu.
Çaydanlıktan bardağa çay dökülürken "Neyi öğrendin lan?" dedi bir ses. Azer'in sesi...
"Şeyi işte abi ya..."
Serkan sığırı sesini alçalttığında daha da dikkat kesildi Fiko ve duydu:
"3 saat Fiko'ya 0Rh- kan aramıştık da bulamamıştık. Sonra birden 'Tamam bulduk.' diyip kan nakletmişlerdi. Nereden baksan garip olay. Çünkü günlerce bekleyenler oluyormuş bazen. Biz de odadan çıkınca biraz araştırdık Bahadır'la."
"Eee?"
"O gün hastaneye hepimizden önce sen gelmişsin abi."
Serkan'ın imalı bakışları Azer'i gerim gerim gerdi.
"Yani?" dedi yarım ağız. Bunu yıllardır kimse konuşmamıştı. Şimdi mi konuşası gelmişti Serkan'ın? Hem de Fikret'in yanında?
"Yanisi... Kanı da sen vermişsin Fiko'ya."
Demin doldurduğu çayları küçücük konteynırın ortasına konuşlandırılmış, kasalardan bozma sehpaya bırakırken yüzü asıktı Azer'in. Bunun hiçbir zaman ortaya çıkmayacağına çok inanmıştı. Hemşireye para verince kimse öğrenmez sanmıştı ama...
"Saçma sapan konuşma Serkan ya. Niye kan vereyim ben bu leblebiciye? Hasta mısın oğlum?"
Serkan bir süre hiç konuşmadı. Sonra (yıllardır içi içini yediğinden midir nedir) daha fazla dayanamadı:
"Handan hemşireyle konuştuk. Bize o gün kan verenlerin listesini gösterdi abi. Listede adın yazıyordu. 0Rh - değil mi senin kanın?"
"E-Evet de..."
Serkan Azer'i köşeye sıkıştırdığının gayet farkında, keyifle gülerek "Tamam abi biliyoruz işte, inkâr etme da!" dedi.
"Allah razı olsun, esaslı adammışsın. 6 yıl oldu bir kere bunu lafını duymadım hiçbir yerde. Biz de araştırmasak bilinmezdi de."
Azer hiç memnun değildi bunun biliniyor olmasından. O yüzden rahatsızlığını dile getirmekten çekinmedi:
"Aferin size! Başınız göğe erdi mi bari bunu öğrenince?"
Haşlanmayı göze alıp çayından büyük bir yudum aldı Azer stresle. 'Kolumda damar olsan keser atarım seni.' diyen Fikret, damarındaki kan olduğunu öğrense kim bilir ne yapardı ona?
Zaten eften püften bir sürü şey için kavga ederken bir de bu kan mevzusunu çıkarmak istememişti Azer. Şimdi ne diye açıyordu ki bu mevzuyu Serkan?
"Abi niye konuşmadın ya? Keşke konuşsaydın. Belki vesileyle barışırdınız Fiko'mla. Ne bileyim bizim gibi yakın olmazdınız belki ama en azından merhabanız olurdu. Güzel güzel geç-"
Serkan merakına yenik düşüp sorunca ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan bir senaryonun hayalini anlatmaya başlayınca Azer güçlükle yutkunup durdurdu onu:
"Ben ne zaman konuştum Serkan?"
Bakışlarındaki soğukluk Serkan'ın içini ürperdi. Adam harbiden bunu iyilik olsun diye yapmış demek ki, diye düşündü. Helal olsun, dedi. Yaptığı iyiliği yüze vurmayan adammış bu Azer.
Ama aklına Azer'in Fikret'i seviyor olabileceği ihtimali gelmedi.
"Merak etme Azer'im, kimseye söylemedim. Söylemem de. Mıh... Bak mühürledim dudaklarımı aha!"
Dudaklarına kilitleme işareti yapıp hayali anahtarı çayın içine attığı gibi kaşıkla karıştırdı. Sonra da bir yudum aldı çayından sanki hayali anahtarı yutmuş gibi. Ama Fikret duyacağını duymuştu çoktan.
Motorunu çaldığımı ifşa etmedin 'Canın sağ olsun.' dedin.
Bana kan verdin söylemedin.
6 yıldır damarlarımda senin kanın akıyor ve benim haberim yok, öyle mi?
Ben bundan habersiz sana her türlü lafı söyledim. Bir gün çıkıp yüzüme vurmadın. Beni utandırmadın. Susturmadın. Neden ulan neden?
Beni sevdiğin için mi yaptın?
O zamandan beri mi..?
Fikret zihninde cirit atan sorularla kaşlarını çatarken gözlerini açmamaya yemin etti. Şu an onunla göz göze gelmeye gücü yoktu. Hem gözünü şimdi açarsa onları duyduğu belli olurdu. Bu yüzden, kımıldamadan uyumaya (!) devam etti. Bir yandan da zihninin çarkları durmadan dönüyordu tabi:
Hiç mi gurur yok lan sende?
Nasıl bir gurursuzsun oğlum sen? Taş olsa çatlar amınakoyim!
Onu dövse de sövse de, ona kötü kötü laflar da etse; Azer'in her zaman orada, baş ucunda, en yakınında onu kollamaya devam etmesi gerçeği koca bir kaya gibi çökmüştü Fikret'in göğsüne.
Neden yapmıştı? Onu sevdiği için.
Peki, neden seviyordu?
Fikret'in merak ettiği buydu. Bir erkeğin bir erkeği sevmesini anlayamasa da 'eyvallah' diyordu. Ama Azer'in onu NEDEN sevdiğini bir türlü anlayamıyordu. Tamam, birini sevmek içine bir nedene ihtiyaç yoktu. Ama bir erkeğin başka bir erkeği sevmesinin bir nedeni olmalıydı ona göre. Bütün bu deli sorular eşliğinde kendini yeniden uykunun kollarına bırakırken aklından geçen son şey bu olmuştu:
Sana daha fazla borçlanmayacağım Azer.
Borçlanmayacağım.
. . .
3 Saat Sonra
"Fiko'm nasıl, iyi mi?!"
Bahadır, Serkan'ın attığı mesajı görünce önlüğünü bile çıkarmadan lokantadan fırladığı gibi koştur koştur gelmişti otoparkın arkasındaki konteynıra. Haberi duyunca öyle panik olmuştu ki, aceleden ne götüreceğini bilemeyip kuryeye teslim edeceği siparişi de alıp öyle gelmişti.
Elindeki poşetleri acele acele kesme camlı masaya bırakırken endişeli kara gözleri konteynırın arka tarafına, ahşap kasaların üzerine serilmiş döşekte yara bere içinde yatan Fikret'i bulmuştu hemen.
"Kardeşim!!"
Bahadır çaresizlik içinde kollarını açmış Fiko'ya doğru gelirken, Serkan elini kaldırıp durdurdu onu son anda.
"Böğürmesene lan, uyuyor adam. Dur orada! Gelma daha..."
Fikret'in bedeni de suratı kadar yorgun düşmüştü. Malûm... Dün gece on kişilik gruba Kara Murat misali tek başına dalınca, Serkan'ın dahil olması bile fayda etmemişti. Çünkü biri ona çalışırken, dokuzu Fikret'i çember içine alıp tekme tokat dövmüşlerdi. Polisler gelmese sonuç daha da vahim olabilirdi. Yakalanmamaları büyük şanstı. Yerlere yıkılıp kalmadan Azer'in gelip onları mekânın önünden alması daha da büyük bir şanstı.
"Vah kardeşiim..."
Bahadır durup kenardaki sandalyeye çöktüğünde, Serkan elindeki ıslak bezi sıkıp Fikret'in ateşler içinde yanan alnına koydu tekrar.
"Ne yapmışlar sana böyle?" diye acılandı Bahadır. Fiko'yu lisedeyken 12'lerle yaptıkları büyük kavgadan beri ilk defa böyle görüyordu: Yüzü gözü şişlik ve çizikler içinde, kaşı yarık, dudağı patlak, gözleri mosmor...
"Geceden beri ölü gibi yatıyor yav! Delirecem, şu surata bak. Dozerle geçmişler sanki üstünden. Elleri kırılsın. Namussuzlar!" diye isyan etti bu kez de Serkan.
Fikret geceden beri sadece bir kere gözünü açmış, onda da bir yudum su içip geri bayılmıştı. Bu hâli Serkan'ı korkuttuğu kadar gece boyu onu uzaktan seyreden Azer'i de korkutmuştu. Fakat ikisi de Fiko'nun yaralarını temizleyip dinlenmesini sağlamaktan başka bir şey yapamamışlardı. Çünkü eğer acile götürseler darptı şuydu buydu, polis girerdi işin içine. Sonra bütün mahalle kavgayı da kavganın sebebini de öğrenirdi. O zaman da Sami amcaları Fiko'yu dövmekten beter ederdi. Ha bir de borç meselesi vardı. Onu öğrenirse zaten hepten yeryüzünden silerdi Fiko'yu.
"Sen n'aptın amınakoyim? Onlar Fiko'ya döverken armut mu topladın? Çaksaydın ya iki tane!"
Bahadır çok sinirlenmişti. "Ahh orada ben olacaktım var ya..." diye söyleniyordu yumruğunu avucuna vururken. "Kafalarını tokuştururdum onların. Ulan siz kimsiniz benim kardeşimi döveceksiniz be?!"
Bahadır hiçbir zaman Serkan kadar sulu, oyunbaz, korkak ve hilekâr olmamıştı. O bu grubun çalışkan, becerikli, saf, iyi, merhametli yüzüydü. Ama biri(leri) arkadaşlarına zarar verdiğinde pençelerini açmış avını parçalamayı bekleyen bir kartaldan farksız olurdu. Şimdi olduğu gibi...
"Bunun bedelini ödeteceğim onlara! Hele bu mahalleye bi' girsinler... Girişleri olur da çıkışları olmaz!"
İntikam yeminleri havada uçuşurken "Abii!" diye bir feryat yükseldi kapıdan. Bahadır başını o tarafa çevirdiğinde ağlamaktan mavi gözleri kan çanağına dönmüş Sibel'i görünce yüreğinden vurulmuşa döndü. Kız o kadar güzel ağlıyordu ki, git şu inşaatın tepesinden atla benim için dese gider atlardı Bahadır. O kadar meftun olmuştu Sibel'e.
"S-Sibel... Senin nen işin var burd-" demeye kalmadan bakışları bir kez daha Serkan'ı bulunca, onun mahallenin haber ajansı olduğunu bir kez daha hatırladı Bahadır. Hepsine toplu mesaj atmıştı herhalde.
Sibel koşarak gidip cansız gibi uyuyan abisinin üstüne kapandığında kapıda bekleyen bir kişi daha gördüler: Azer.
Uykusuzluktan moraran gözleri yorgun, omuzları düşük vaziyette içeri girip kapıyı kapattı. Dışarıda günlük güneşlik hava vardı ama içerisi yas evi gibiydi. Dolayısıyla pencerelerden içeri süzülen aydınlık hiçbirine tesir etmiyordu. Herkesin suratı beş karıştı. Neşe bir süre bu mahalleye uğramayacak gibiydi.
"Azer, hoş geldin kardeşim."
Serkan Azer'e "kardeşim" dediğinde Bahadır kulaklarını dikti hemen:
"Nereden kardeşin oluyor lan bu it senin?"
"Dün gece bizi kurtardığından beri!" diye çıkıştı hemen Serkan. "Eğer Azer gelip bizi almasaydı o barın önünden, şimdi nezarette görürdünüz bizi." İlk defa ciddiyetle kaşlarını çatmıştı konuşurken. Bu da onun gibi sulu birinin bile bu olaydan ne kadar etkilendiğini göstermeye yetecek nitelikte bir kanıttı. Bahadır'ın kafası karıştı.
"Nasıl yani? Ne işin vardı ki senin orada?" diye sordu Bahadır Azer'e dönerken. "Nereden biliyordun onların orada olduğunu?"
Şüpheyle yaklaşmakta fayda var, diye düşünmüştü Bahadır. Çünkü Azer'e en az Fikret kadar güveniyordu: Yani hiç.
"Mürsel söyledi."
Azer yorgun argın gelip köşedeki tabureye çökerken "Ona da Serkan söylemiş." diye açıkladı. Tek muhbirleri Mürsel'i ortaya atmak gibi bir niyeti yoktu. Mürsel, Fikretler'in tarafında gibi görünse de aslında Şafak ve Azer'e haber getiren bir güvercindi. Bilinmemesi daha iyiydi.
"Serkan?" diye hesap sordu Bahadır. Bu "jigolo" nanesi üçünün arasında bir sır olarak kalmayacak mıydı? Öyle konuşmuşlardı hani?
"Laf arasında ağzımdan kaçmış demek ki." diye savunmaya çalıştı Serkan kendini. "Ama iyi ki de kaçmış ağzımdan! Baksana canımızın sigortası oldu işte."
Azer konuşmadan üç metre uzağında, yerdeki yatakta sere serpe yatan yaralı Fikret'e baktı uzun uzun. Onu böyle görmek içini parçalıyordu. Daha öncesinde yakışıklı denebilecek, çekici sayılabilecek yüzü; şimdi şişlik ve morluklarla kaplanmış, bir hoş olmuştu. Ama zerre tiksindirmiyordu bu durum; Azer onu yakışıklılığı için sevmemişti ki, şimdi çirkin oldu diye soğusundu. Aksine Azer onun ruhuna, kalbindeki iyiliğe saflığa, gururlu tavırlarına, delikanlılığına vurulmuştu bir kere. Varsın Fikret ondan nefret etsin, sevmesin; Azer yine de onu sevmekten bir an bile vazgeçmeyecekti. Öyle görünse bile...
"Mahvolmuş yüzün abi." dedi Sibel gözyaşlarının arasında iç çekerek. "Kim yaptı bunu sana? Çok kötü olmuş çok..."
Azer güçlükle yutkundu Fikret'e bakarken. Yaralı yüzüne uzun süre acımadan bakmak yürek istiyordu. Ve o yürek de o odada Azer'den başkasında yoktu.
"Abime bunu yapanları bulacaksınız değil mi?"
Sibel'in gözleri nefret doluydu.
"...Yanlarına kalmayacak bu?"
Serkan susmayı seçerken Bahadır ve Azer'in yüzleri aynı nefretin ateşiyle aydınlandı.
"Kalmayacak." dedi Bahadır. Azer de ağır ağır başını sallayarak onayladı onu.
"Bugün değilse yarın mahalleye gelirler. Temkinli olmakta fayda var."
Bahadır ona güvenmese de başıyla onayladı. "Şahin'le Berat'a söylerim, bizim halı saha ekibini komple toplar getirir. Adamdan yana sıkıntı yok."
"İyi, ben de bizim çocuklara söylerim." dedi Azer. Her türlü aksiyona hazırdı. Adamı öpe koklaya, biraz da ayrılık kokusuyla uğurlamış; perte çıkmış şekilde geri almıştı. Bunun hesabını elbet soracaktı.
"Aaa beyler..."
Serkan biraz çekinerek "Unuttuysanız hatırlatayım: Bu adamlar sıradan adamlar değil, tefeci." dedi. "...Normalde bizimle yüz göz bile olmazlardı da işte, sırf Saldıray abi kefil oldu diye bize borç para verdiler."
"Ne tefecisi oğlum, ne borcu?" diye sordu Azer duyduklarına şaşarak. Bunun basit bir kavga olduğunu sanıyordu. Ama tefeci lafı geçince işin rengi değişmiş; sarı bildikleri renk birden bok rengine dönmüştü.
"Anlatsana lan. Niye sustun?"
Azer, Fikret'in uzun zamandır para işlerinden yana sıkışık olduğunu biliyordu ama tefeciden borç alacak kadar gözünü kararttığını bilmiyordu. Şafak haklıydı demek, bunun da arkasında Serkan puştu vardı.
"Abi şimdi şöyle ki, biz sen askerdeyk-"
"Serkan!" Bahadır anlatmaması için onu uyardıysa da Serkan başlamıştı çoktan köfteci hikâyesini anlatmaya. Bu kadar şeyden sonra saklanacak bir sır kalmamıştı artık ona göre. Bu yüzden Azer askerdeyken nasıl bir hevesle gidip köfte arabası satın aldıklarını, Bahadır'ın babası (Şahin amca) nın meşhur köftelerini sahilde satma hayaliyle çıktıkları bu yolda zabıtaya yakalanıp nasıl ceza yiyerek bu işi de batırdıklarını...
"...İşte böyle."
Azer, Fikret ve dalavereci arkadaşı Serkan'ın başına gelenleri dikkatle dinledikten sonra çenesini sıvazlamaya başladı.
"Borç ne alemde şimdi?"
Serkan kocaman bir of çekti.
"Onu ne sen sor ne ben söyleyeyim abi. İşleri batırınca parayı geri veremedik uzun süre. Tayfun abimiz yüce gönüllüdür, o yüzden sıkıştırmıyor bizi dedik ama... Tam yenice ödemeye başlamıştık, borç faize bindi dediler. Parayı teslim ederken o Sergen piçi söyledi bana hatta. Bundan sonra ne veriyorsanız iki katı vereceksiniz, dedi. Dün gece de mekânda olay çıkartan oydu. Eliyle koymuş gibi buldu bizi şerefsiz. Demek ki takip ediyormuş. Tayfun abi mi yolladı artık bilmiyorum ama... tamamen borç meselesi yani bu olanlar. Onu çok iyi biliyorum. Keşke dilim kopaydı da borç alalım Tayfun abiden demeseydim Fiko'ya. İş kuramadığımız gibi bir de tefeciye borçlandık şimdi. El elde baş başta kaldık böyle. Ulan bi' de..."
Sesini alçaltıp iki elini ağzının etrafına siper ederek "Fikret borcu 50 bin biliyor. Üç beş taksit ödedik diye borcu yarıladık sanıyor ama adamlar iki katına çıkardılar, haberi yok. Söyleyemedim korkumdan." diye devam ettiğinde tüyleri ürperdi Bahadır'ın. Serkan'la arkadaş olmanın böyle ağır bedelleri vardı demek. Yazıklar olsun...
Kendini daha fazla tutamayıp "Püh rezil! Allah seni kahretsin! Yaktın çocuğun da başını." diye çıkıştı odada bulunan herkesin adına. "Zaten çocuk bir türlü doğrultamamıştı belini, şimdi sayende hepten ölecek. Hiç düşündün mü lan, Sami amca duyarsa ne bok yiyeceğiz diye? Bir de üç beş kuruş para için orospuluk yaptırdın çocuğa boğaz manzaralı restoranda. Püh senin kalıbına!" Bahadır'ın eli ayağı titriyordu zangır zangır. 100 bin lira ha deyince çıkacak bir para değildi. İki üç esnaf çocuğunun denkleştireceği para hiç değildi.
"N-Ne yaptırdı dedin?"
Bahadır, Sibel'in de aralarında olduğunu o an hatırlayıp irkildi. "S-Sibel..."
"Abime ne yaptırdı dedin?!"
"Jigololuk." dedi Serkan gayet kendinden emin.
"Herkes yapıyor bir şey olmuyor, biz yapınca olay oluyor! Vay anasını arkadaş ya..."
Sibel şokla açılmış mavi gözlerini Bahadır'a diktiğinde o gece orada neden bulunduklarını bilmeyen Azer de dikleşmişti şimdi oturduğu yerde. Serkan'ın birkaç gündür takım elbise aradığını biliyordu. Bunun için miydi yani? Tabi ya... Onları bulduğunda üzerlerinde takım elbise vardı. Azer tüm parçaları birleştirdiğinde yüzünü buruşturdu acı bir şey yemiş gibi. Üç beş kuruş için yaşlı teyzelerle mi oturtmuştu Fikret'i bu yavşak Serkan? Harbiden her sözü hak ediyordu.
"Ahlaksız köpek! Alın teriyle kazanılamıyor mu bu para? Ne diye meze ediyorsun benim kardeşimi?"
Serkan isyan ediyordu artık:
"Kazanamadık abi! Kazanamadık işte ya! Neye elimizi attıysak kurudu gitti. Çaresiz kaldık. Hayır... Niye abarttınız ki bunu bu kadar? Alt tarafı yemek yiyip dans ettik. Teyzelerin yatağına girmedik ya."
"Yok bir de girseydiniz!"
"SSu... Su."
Tepesinde edilen kavgalardan bihaber sayıklamıştı Fikret gözlerini açmadan.
"Abi?! Abiciğim..." Kurumuş, yaralı dudaklarından süzülen ilk kelimeyi duyan tabi ki baş ucunda oturan kız kardeşi Sibel olmuştu. "Su verin çabuk!"
Bahadır alel acele yerde duran pet şişenin kapağını açıp Sibel'e uzatırken Fikret kardeşinin daha fazla korkmaması için telkinde bulunmak istedi. Birkaç öksürüğün ardından ancak konuşabilmişti:
"Korkma kızım, korkma bir şey yok. İyiyim ben."
Ama Sibel daha da şiddetli ağlamaya başlayınca siniri bozulmuştu Fikret'in:
"Ağlama yavrum tepemde zır zır. Başım çatlıyor zaten. Ahh..."
Gözlerini açamıyordu ama sesi aynı Fikret'in sesiydi. Dün neydiyse şimdi de aynı sertlik ve netlikteydi.
"Abi nasıl ağlamayayım? Şu hâline bak, gözlerini açamıyorsun! Ühü..."
Sibel ağlaya ağlaya abisine su içirirken Bahadır abi-kardeşin başında tıpkı bir asker gibi nöbet tutuyor, gözlerini bir an olsun onlardan ayırmıyordu. Fikret onların endişeli hâllerine (göremese de hayal etmişti) gülmek isterken dudağındaki yara açılıp kanamaya başladığında "Ee... Sibel sen istersen pansuman yap abine." dedi Bahadır koltuğun arkasındaki ecza dolabında uzanırken. "Yaralarını sarmak lazım. Mikrop kapmasın."
"Hı-hı..." Sibel ıslak kirpiklerle çevrili boncuk gözlerini kırpıştırıp "Olur Bahadır abi, tamam." dediğinde kalbi tekledi Bahadır'ın. Hiç boşuna sevdiğim kız bana abi dedi triplerine giremeyecekti. O kadar aşıktı kıza.
"T-Tamam. Ben de-ee..."
Fikret gibi bir delibaşın nasıl bu kadar masum bakan bir kız kardeşi olabilirdi? Aklı almıyordu. Bir bakışıyla sersem etmişti kız onu.
"Ben de yardım edeyim sana o zaman."
"Su verin yeter. Sargı istemez." diye inledi Fiko yattığı yerde. Sıcağı sıcağına pek anlamamıştı ama uyuyup uyanınca yediği dayağın büyüklüğünü daha iyi anlamıştı. Vücudunda sızlamayan bir tek yeri yoktu. "Anam anam anam... Yanlarım çok fena-ah..." Doğrulmaya çalışırken yüzünü buruşturdu acıyla.
"Abiciğim dur kalkma."
"Fiko yastık vereyim abi dur, oynama çok."
Sibel ve Bahadır, Fikret'in etrafında dört dönerken; Azer, Fiko'nun sesini duymanın verdiği rahatlamayla bir "şükür" sigarası yaktı hemen. Zira sabaha kadar gözünü kırpmadan Fiko'nun uyanmasını beklerken yaptığı tek aktivite bu olmuştu. Şimdi uyandığına göre (gözlerini açamasa da) ku kez gönül rahatlığıyla içecekti sigarasını.
"Ben demiştim zaten, kötüye bir şey olmaz. Geçmiş olsun Fikret kardeş!"
Azer içi kan ağlasa da dışına onu sevmiyormuş gibi görünmek zorundaydı. Bu nedenle sanki hiç dün öğlen otoparkta o olay yaşanmamış gibi, eski Azer gibi konuşmaya devam etmişti herkesin içinde. Fikret yattığı yerden Azer'in dediklerini duyunca bir an içi sızlasa da yüzüne sahte bir gülüş yerleştirip "Eyvallah Azer kardeş! Eksik olma." dedi alayla. En başta bunu ondan isteyen kendisiyken şimdi bu mesafeye şikayet etmeye hakkı yoktu. Kaldı ki, hiçbir zaman Serkan ve Bahadır'la olduğu gibi yakın olmamıştı onunla.
Unut demişti.
Her şeyi unut.
Aralarındaki elektrik her saniye ortamı biraz daha gererken Serkan "Ulan... Korkuttun lan bizi. Hele şükür uyandın!" diye zıpladı yerinden. Koşar adım gidip Fikret'e sarılmak için bir hamle yapacağı sırada önce Bahadır sonra da Fikret'in kendisi engel oldu buna.
"İstemez Seko istemez... Bir süre gözüme gözükme, kâfi."
Serkan boynunu büküp "İyi peki." demekle yetinmişti sadece. Olan biten her şeyin faturasının ona kesilmesine alışıktı ama bu kez haklı olduklarından kızamıyordu onlara. Bu 'jigololuk' olayında ısrar eden de Fiko'yu ikna eden de kendisiydi. Onun bu hâle gelmesinde parmağı olan da...
Kendini bok gibi hissederek, pişmanlık içinde "Ama bak küsmeyin sakın bana ha..." dedi. "Ben ne yaptıysam bizim için yapt-"
"Lan..." Azer öldürücü bakışlarını ona mıhlayınca anında çenesini kapattı Serkan. O bakışlara eşlik eden çene hareketi adeta 'Sen gel bakayım bu tarafa. Ayrıca bi' konuşalım biz senle.' der gibiydi. Serkan oturduğu yerde gerim gerim gerildi. Azer'den korkmaması için onu güvenceye alabilecek tek kişi perte çıkmışken, şimdi ister istemez içini bir korku sarmıştı zavallının.
"Ben kapıdayım."
Azer dudaklarına kıstırdığı sigarayla kapının önüne çıktığında hemen arkasından Serkan da milletin gözüne görünmeden yengeç gibi yan yan kapıdan tarafa geçip dışarı atmıştı kendini.
"Abi bekle bi dakik-" derken... Çıkar çıkmaz yakasına yapışan ellerle neye uğradığını şaşırmıştı.
"N-N'oluyor ya?"
"Bak Serkan, sana karşı nötrdüm." Sigarasının külünü üfürüp Serkan'ın yüzüne çarpmasını sağlarken "Beni eksiye çekme." diye uyardı Azer kısaca.
"Anlattıklarının ne kadarı doğru, ne kadarı yalan?"
Kendini cesur durmaya zorlasa da Azer'in çelik gibi sert bakışlarının karşısında su koyvermişti hemen Serkan:
"A-Abi valla yalan söylemiyorum ya! İki gözüm önüme aksın ki doğru hepsi. 5 bin lira için emaneti takan adamlar bunlar, bizim borcumuz için bu kadar sessiz kalmaları hayra alamet değildi zaten. Ki dün gece olanlar malûm. Sessiz durmayacaklar bundan sonra. Paralarını istiyorlar abi."
Azer ona güvenmese de bu borç meselesinin harbiden gerçek olduğuna ikna olup Serkan'ın yakasını bıraktı sertçe.
"Kim bu Tayfun abin? Numarası falan var mı? At bana."
Serkan dalga geçer gibi güldü elinde olmadan.
"Yahu adam tefeci diyorum Azer kardeşim. Sen ölmeyi bayılmak sanıyorsun herhalde. Vereyim de git vurdurt kendini, di mi? Olmaz."
Azer sabır çekti içinden telefonunu uzatırken. "Sen yaz." dedi. "Gerisine karışma."
Serkan istemeye istemeye bir Fiko'nun telefonuna bir Azer'in telefonuna baka baka numarayı kaydetti. Kendi telefonu yoktu çünkü kavga esnasında mekânda düşürmüştü. Bir ara gidecekti almaya. Ama o ara bu ara değildi tabi.
"Al, kaydettim."
"Eyvallah."
Azer telefonu arka cebine koyarken Serkan tek kaşını kaldırdı merakla sorarken:
"N'apacaksın bu numarayı?"
"Sen her şeyi merak eder misin böyle?"
Serkan cevap vermedi. Oradan bakılınca çok mu meraklı görünüyordu, emin değildi.
"Fazla merak iyi değildir canım kardeşim. Sen başını beladan uzak tut, yeter. Ya da istersen tutma, sen bilirsin. Ama bir daha sakın Fikret'i de peşimden sürükleyeyim deme. Bülbül güle, karga çöplüğe... Anlarsın ya? Bir daha Fikret'i çöplükten toplarsam Serkan kardeşim, bunun hesabını sana keserim. Anladın mı beni?"
Azer yanağına peş peşe hafif tokatlar atarken yutkunup kafa salladı Serkan. Azer'i daha önce ne bu kadar yakından görmüş, ne de bu kadar tehlikeli bir tonda uyarılmıştı.
"A-Anladım abi."
Bu ikisinin karşı karşıya gelmesi bir aslan ve çakalın karşılaşmasından farksızdı. Ve bu karşılaşmaya vesile olan da bir başka aslandı. İki düşman arasında kalan bir çakal mı? Komik fıkraymış.
"Yanlışım varsa düzelt abi ama siz ikiniz düşman değil misiniz ya?" diye sordu Serkan çekine çekine. "...Niye onun için endişeleniyorsun ki? Fikret nefret eder senden."
O son cümlenin gerçekliği canını yaktıysa da oflamaktan ileri bir cevap vermedi Azer.
"Hani sen ne demiştin bir keresinde? Hatırla bakalım."
Serkan düşündü, düşündü... "Ne demiştim?"
"Allah düşmanın bile hayırlısını versin, demiştin."
Serkan susup çenesini sıktı. Hakikaten bu lafı o söylemişti. Şimdi de Azer'in Fikret'i (geldiği son hâli düşününce) savunmasını garipsemeye hakkı yoktu. Vaziyet buydu. Öyle bir hayınlık yapmıştı ki farkında olmadan, kardeşim dediği adamın düşmanından bile nasihat dinler hâle gelmişti. Serkan'ınki öyle bir basiretsizlikti. Şimdi boynunu eğip "Eyvallah." demekten ileri yapabileceği bir şey yoktu Azer'in karşısında.
"Anlaştığımıza sevindim. Bundan sonra adımlarına dikkat et Serkan kardeş. Nefesim hep ensende olacak."
Serkan kafa salladı. Fikret'e verdiği zararın şimdi farkına varmış olması canını herkesten çok yakmıştı. Hele de Fikret'in ona sarılmayı reddedip 'bir süre görüşmeyelim' demesi en kırıcı darbeydi onun için. Serkan'ın yaptıklarını düşünmesine sebep olmuştu. Para için, zenginlik için...
Kötü bir niyeti yoktu, hepsi mutlu olsun istemişti ama hiçbir plan kafasındaki gibi işlememişti işte. Ve bu hikâyede en mağdur olan da Fikret olmuştu. Azer dudaklarının arasında eriyip giden sigaranın filtresini yere atıp ayakkabısının ucuyla ezerken son kez Serkan'a "Gözüm üstünde." dedi.
"Ben şimdi Kartal abinin yanına gidiyorum, akşama gelirim. Sakın benden habersiz bir yere kımıldama, Fikret'in başını bekle. O Sergen piçi gelirse de direkt beni arıyorsun. Duydun mu lan?"
Azer son uyarısını yapıp otoparkın çıkışına doğru yöneldiğinde Serkan "Anladım abi, haberleşiriz." demekle yetindi. Azer giderken arkasından uzun uzun bakmaktan kendini alamamıştı. Yıllarca düşman sandıkları adamın içinde meğerse ne düşünceli, iyi kalpli biri varmış...
Serkan kendinden utandı.
Fiko'ya uyup ona düşmanlık yaptığı günlere üzüldü.
Azer harbiden adam gibi adamdı.
. . .
Bölüm sonu 🌹