Merhabalar dostlar 👋🏼
Arayı açmadan attığım ikinci bölüme hoş geldiniz. Alın, ne yapıyorsanız yapın. Her şeyiyle size emanettir bölüm. Hayrını görün. 🫶🏼 Güzel yorumlarınız eksik etmeyin lütfen, hepsini okuyorum. Yorumlar beni acayip motive ediyor. Okudukça yazma iştahım kabarıyor. ;) Lütfen güzel yorumlarınızı benden esirgemeyin. 🤧🙏
Not: Yazım yanlışları varsa affola. Düzeltmeden direkt yükledim.
Şarkı: Sıla - İnşallah
Medya: Fiko
Keyifli okumalar efenim! 🌹
* * *
Ben ibne değilim.
Gözlerini sımsıkı kapatıp açtı delikanlı. Üst üste dördüncü sigarasını içerken sol dizini durmadan titrettiğinin farkında bile değildi. Ne olursa olsun beynine kazıyacaktı bu cümleyi büyük harflerle: BEN İBNE DEĞİLİM.
"Gözünün altına az biraz fondöten sürsek nasıl olur anne? Kapanır mı ki yaraları?"
Necla hanım bir Fikret'in beyaz tenindeki kızarıklık ve morluklara, bir elindeki fondötenin tonuna bakarken iç çekti.
"Fondöten koyu gelir oğlum, direkt kapatıcı sürmek lazım."
Serkan arkadaşının o sırada iç dünyasında kopan fırtınalardan bihaber, gayet neşeli şekilde annesinin yanağını öpüp "Valla bilmiyorum işte Necla Sultan. Bu işin piri sensin. Göster kendini! Yap şovunu." dedi. Kaşla göz arası pencere kenarında duran tabaktan bir kurabiye daha atmıştı ağzına.
"...Yeter ki düzelt şunun sıfatını. Akşam Kenan'ın nişanına yakışıklı gitsin kardeşim."
Annesi bırak nişanı, Kenan diye bir arkadaşlarının olmadığını; hatta bu akşam iki tane yaşlı teyzeyle güzel vakit geçirmek üzere lüks bir restorana gideceklerini bilse ne düşünürdü acaba? Onları süpürgeyle dükkandan kovalardı herhalde. (Ki daha önce yapmışlığı vardı.)
"Ayol tamam! Halledeceğim."
Necla teyze kapatıcı bulmak için makyaj malzemelerinin olduğu kutuyu kurcalarken Fikret'in dünyayla bütün bağları kopmuştu çoktan. Üzerinde Serkan'ın getirdiği siyah klasik takım ve kravatla her ne kadar eskilerin deyişiyle 'iki dirhem bir çekirdek' olsa da; boşluğa dalıp gitmiş ruhsuz kızarık gözleri ve iki parmağı arasında hızla eriyip giden sigarasıyla hiç olmadığı kadar derbederdi. Ne yazık ki yakışıklı görüntüsü bu sefer kederini gizlemeye yetmiyordu.
"Fikret... Sana zahmet biraz sola çevirsene başını. Annemin tersine geliyorsun abi."
Kafasındaki susmak bilmeyen sesler sağ olsun etrafındaki herkesi bir uğultu şeklinde duyan delikanlı, yine göz teması kurmadı ve sigarasından çektiği son dumanı da dışarı üfledikten sonra filtreyi sanki Azer'in boğazını sıkıyormuş gibi nefretle kül tablasına bastırıp eciş bücüş hâlde kül tablasının içine bıraktı sakince. Hareketinin aksine içi öfke doluydu. Dişlerini sıktı farkında olmadan. Hafıza sildirme ameliyatı diye bir şey olsa, hiç düşünmeden banka soyar gene de yaptırırdı. O kadar kötü hissediyordu kendini. Çok pişmandı o ibneye karşılık verdiğine. Ama olmuştu işte. Ne kadar yunsa yıkansa, kendine lanetler yağdırsa da faydası yoktu. Olay, olabilecek en yanlış kişiyle en uygunsuz zamanda gerçekleşmiş ve olabilecek en kötü senaryoyla sonuçlanmıştı. Fikret hatırladıkça kendini daha da çok kirlenmiş hissediyordu. Sonrasında olanlar da cabası...
——— 3 SAAT ÖNCE ARABADA ———
"...Allah kahretsin."
Delikanlı bakışlarını güç bela Fikret'in önünden ayırırken, Fikret utançlardan utanç beğenmekle meşguldü. Dolu gözlerini kırpıp yaşları dağıtırken bir anda "SENİN ALLAH BELANI VERSİN!" diye haykırdığında, sesindeki acıyı ilklerine kadar hissetmişti Azer.
"HAYVAN HERİF!!"
Fikret sanki kafasının içinde bir saldırganlık tuşuna basılmış gibi ani bir öfkeyle Azer'in yakasına yapıştığında delikanlı gık demedi. Karşılıklı sandığı şeyin sadece bir zaafiyetten ibaret olması canını çok yakmıştı.
"BEN SENİN GİBİ DEĞİLİM TAMAM MI?!"
Fikret kızarık gözlerinde tomurcuk yaşlarla, tükürükler saçarak bağırmaya devam etmişti yüzüne karşı:
"BEN İBNE DEĞİLİM!"
Kulağında yankılanan sözler kalbine bir hançer gibi saplanırken dişlerini sıktı Azer. Bir anlık gaflete düşüp her şeyi mahvetmişti. Suçluydu. Bu yüzden kendini savunmak için tek bir hamle yapmadı. Korkmuyordu. Çünkü Fikret'in bundan daha zalim olmayacağını biliyordu. Büyük bir teslimiyetle başına gelecekleri bekliyordu.
Fikret'se o sinir harbinde Azer'i oracıkta boğup öldürmeyi bile düşünmüştü. Buna kalkışsa çevrede mani olacak kimse de yoktu. Hatta bu sefer Azer'in kendisinin bile buna mani olmaya gücü yoktu. Ama yapmadı. Sadece ihanet hissediyordu damarlarında. Azer, bunca yıllık düşmanlıklarına ihanet etmişti. Keşke sadece sarılmayla kalsalardı. Fikret yaşanan her şey için çok pişmandı.
O kendisiyle savaşırken; Azer suçunu kabul edip sakince konuşmayı, duygularını açıp boynunu eğerek kendini onun insafına bırakmayı seçti:
"Fikret ben seni s-"
"SUS!! KAPA ÇENENİ, KONUŞMA!!"
Daha cümlesini tamamlamasına izin vermeden arabanın içinde kırbaç gibi şaklayan kuvvetli bağırış bu itirafa engel olmuş, Azer'in duygu dünyasını adeta bir cama çekiç fırlatır gibi kırıp bin bir parçaya bölmüştü. Onun yerinde Fikret olsa hayatta ağzını açıp tek laf etmezdi ama Azer onun gibi değildi işte. Kaldı ki hayatın kendisi zaten duyguları saklayacak kadar uzun değildi. Evet, en başında bu sırrı mezara götürmeye niyetliydi. Ama şimdi gelinen noktada itiraf etmekten başka seçenek göremiyordu Azer. Daha fazla bu sırrın yükünü taşıyamayacaktı omuzlarında. Ya konuşup özgür olacak ya da kendini ölmeden mezara koyacaktı.
Özgür olmayı seçti.
"SEVİYORUM LAN SENİ, VAR MI?"
Yana yana kül olacağını bile bile karşısındaki ateş çemberine doğru yürümekten bir an olsun çekinmeden, gururunu ayaklar altına almayı umursamadan devam etti delikanlı cesurca:
"GEBERİYORUM AŞKINDAN!"
Sinirden titreyen çenesinin, gözlerinden süzülen sıcak yaşların farkında bile değildi Azer. Öylesine köşeye sıkışmış, öylesine kendini kaybetmişti ki Fiko'nun gözlerinde... O an o dakika ikisinden başka hiçbir canlı yoktu sanki dünyada. Sadece Fikret ve yıllarca emek emek işlediği yıllanmış sevdası vardı dudaklarından dökülen:
"Baban sana her bağırdığında, sen her boynunu büktüğünde koşup aranıza girmemek için kendimi zor tutuyorum. Mahallede bir kavga çıksa seni korumak için gidip yanlış anlarsın diye seni dövüp geliyorum. Sonra da salak gibi üzülüyorum, sana vurduğuma pişman oluyorum. Sen arkadaşlarınla heyecanlı heyecanlı konuşurken masanızdaki tuzluğu bile kıskanıyorum. Keşke benimle de böye konuşabilse diyorum. Ulan o kadar çaresizim ki, sırf aynada seni izleyebilmek için seninle aynı anda berbere gidiyorum. Ama senin gözünde o kadar yokum ki... Manyak gibi 'leblebici' bahanesine her gün laf atıp seni kızdırmaya uğraşıyorum. Niye? Sırf bana bağır, çağır, adımı söyle, beni unutma diye. Ulan gözün gözüme ne zaman değse ölüp ölüp diriliyorum be! Sancılar içinde kıvranıyorum, haberin yok. Sırf bana kız, yumruk at, bana dokun diye sik sik olaylardan kavga çıkartıyorum. Sen sigaranı içerken bazen ağlayacak gibi dudağını büktüğünde kahroluyorum lan! Bu çocuğun bir derdi var ben yardım edemiyorum diyorum. Biliyorum teklif etsem de kabul etmezsin. Ben senin gözünde hiç zorluk çekmeden büyümüş, baba parası yiyen haysiyetsiz piçin tekiyim. Ölsen benden para almazsın. Gururlusun, hakkındır. Delikanlısın, abisin, zirvesin, tepesin, eyvallah! Ama artık gör lan beni! Yeter, öldüm artık!"
Gözlerinin dolmasını, Fiko'nun öfkeli hoyrat soluklarının yüzüne çarpıp saçlarını havalandırmasını umursamadan devam etti. Bu kez çaresizce...
"Fikret, ben sana aşığım lan."
Fikret şokla açılan gözleriyle bir süre donup kaldı. Duyduklarını sindirmek hiç de kolay değildi. Şakaklarına bir ok gibi saplanan ağrıyla sol gözünün seğirmesine engel olamayarak, usulca yutkundu ürpererek. Bu duydukları gerçek olamazdı. Azer ona yaptığı bütün kötülükleri onu sevdiğinden yapmış olamazdı. Fikret bu maruz kaldığı şeyin bir kamera şakası olmasını dileyerek zaten yakasında olan ellerini daha da güçlü (neredeyse onu boğmak istercesine) sıkıp Azer'i sertçe silkelerken yüzüne karşı öfkeyle bağırdı yeniden:
"NE AŞKI BE?! NE AŞKI?!"
Her geçen saniye daha da deliye dönüyordu öfkeden. Aralarındaki 'düşmanlık' duvarı nasıl olmuştu da bu kadar kısa sürede un ufak olabilmişti? Fikret sinirle yüzünü yüzüne çıkarıp alnını sertçe Azer'in alnına dayarken dişlerinin arasından hırlarcasına "Ne aşkı, aptal herif. Ne aşkı?" diye tekrarladıktan sonra gayet gurur kırıcı şekilde "Hollanda mı lan burası ibne?!" diye bir de hakaret eklemişti. Ama bilmiyordu ki, aşkta gurur diye bir şey yoktu. Ve Azer onun bu sinir harbinden zerre etkilenmiyordu.
"Sen beni sevemezsin oğlum."
Bu söz Azer'in hasarlı kalbine bir darbe daha indirmişti.
"...Mümkün değil böyle bir şey."
Fikret sol gözünde asılı duran tomurcuk yaş ile beraber ağlamakla gülmek arasında kalmış bir bakışla süzüyordu Azer'i şimdi. Sanki her an arka koltuktan Serkan çıkıp şaka yaptıklarını söyleyecek gibi hissediyordu. Ama maalesef bu yaşadıkları gerçeğin ta kendisiydi.
Azer'in gözlerine baktı tekrar. Çocuk o kadar sakin, o kadar teslimiyet içinde bakıyordu ki ona... Sanki Fikret bu saatten sonra ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin kabulüydü. Gözlerinde yanıp duran aşk ateşi, sönmeyecekti asla. Bu sevgi Fikret'in gözünü korkuttu. Hem de çok...
"Senin aklın kesmiyor mu lan? Erkeğim ben! Erkek!!"
Fikret'in o çaresiz, darmadağın hâlini izlerken sessizce yutkundu Azer. Onun söylediği hiçbir şeyi duymuyordu. Sadece gözlerine bakıp iç çekmekle yetiniyordu. Her ne yaşanırsa yaşansın, ona bir kez daha dokunabilmek, bir kez daha dudaklarında o sıcaklığı bulmak için umutsuzca beklemeye hazırdı.
Uzun bir sessizliğin ardından "Farkındayım." dedi kısık ama titrek bir sesle. "Ama elimde değil, kalbim seni seçti. Durduramıyorum seni sevmeyi."
Fikret bunu duyunca iğreti ve nefretle uzaklaşıp koltuğuna çöktü kaldı. Elleri başının arasında, gözleri bir çıkış yolu arar gibi etrafı araştırıyordu çaresizce. "Anlamıyorsun..." dedi boğuk çıkan sesiyle.
"Hiçbir şeyi anlamıyorsun anınakoyim! Olmaz diyorum!"
Azer kaşlarını çattı. Yavaştan sinirlenmeye başlıyordu artık. Herhalde gerçeklerin o da farkındaydı. Bu işin olmayacağını, kimse tarafından kabul görmeyeceklerini, kaçmaya, yok olmaya mahkum edileceklerini... Ama gönüldü bu işte. Ota da konuyordu, baş düşmanı Fiko'ya da. Ne yapabilirdi? Bile isteye mi seçmişti sanki onu? Ayrıca... En başından beri biliyordu böyle bir tepkiyle karşılaşacağını. Ama engel olamamıştı işte kendine. Şimdi de çekiyordu.
"Lan olmayacağını biz de biliyoruz Allah'ın leblebicisi!"
Fikret bir an durakladı bu çıkışla. Azer konuşmanın başından beri ilk defa mantığını devreye sokacak gibiydi.
"Ne senin derdin ya? Seviyorum diyorum oğlum, var mı bundan ötesi? Niye şans vermiyorsun bize? Eğer korkun yakalanmaksa, yemin ederim bir daha dokunmam sana. Bir daha adını bile anmam. Gene içimden sevmeye devam ederim. Gözümün önünde olsan bile yokmuşsun gibi davranırım. Kimse bilmez, görmez. Sen yeter ki bana karşılık ver. Bir tek biz bilsek yeter. Bir tek sen..."
Fikret ellerini başından indirip gözlerini Azer'e dikti. İçinde fırtınalar kopuyordu ama dudakları hâlâ kilitliydi. O anki suskunlukları tek bir şey anlatıyordu: İmkânsızlık.
Fikret, Azer'i seviyor değildi. Bu yaşadıklarına anlam vermek bile onun için çok güçtü. Ama belli ki Azer ona birtakım duygular büyütmüştü. Fikret'in aşka da saygısı vardı ama bu? Derin bir iç çekip kafasında beliren tek çıkış yoluna yönelmeyi seçti. Ve bu yolda onun karşılıksız aşkına teslim olmak yoktu. Bir hatadır olmuştu. Fikret, her şeyi unutmaya hazırdı. Ve... Azer'i döverek, söverek yola getiremeyeceğini, içindeki aşkı böyle söküp atamayacağını bakışlarındaki kararlılıktan anlamıştı. Bu durumda geriye canını yakmaktan başka seçenek kalmıyordu.
"Azer..." diye başladı soğukkanlılığını korumaya çalışarak. "Bu konuyla ilgili sana ilk ve son kez konuşacağım. Daha da lafını açmayacağım. Kulağını aç beni iyi dinle."
Azer başını sallayıp bir umutla nemli gözlerini ona dikti ama birazdan duyacakları canını çok yakacaktı.
"Ben seni sevmiyorum."
Üç kelime, on yedi harf; bir galip bir mağlup.
Azer'in kalbindeki yara artık sızım sızım kanıyor, deminden beri gözünde akmayı bekleyen titrek gözyaşı çenesine doğru süzülüyordu. Delikanlının canı hiç yanmadığı kadar yanıyordu.
"...Ve hiçbir zaman da senin beni sevdiğin gibi sevmeyeceğim seni. Onun için hiç ümitlenme, üzülürsün. Bir kere... Ben kadınlardan hoşlanıyorum. Her ne kadar aşkta şansım yaver gitmese de kadınlar birinci tercihim. Bunu böyle bil." Azer'in için için ağladığını görmek Fiko'ya iyi gelmiyordu ama lafını tamamlamak zorundaydı. Adam gibi bitirmeliydi bu davayı.
"Bir hatadır oldu, şeytana uyduk. Ama ben her şeyi unutmaya hazırım. Sen de lütfen uzatma. Bak benim aşka saygım var. Ama bu olmaz. Bu şekilde olmaz. Bundan sonra benden uzak Allah'a yakın ol, kâfi. Senin dostluğunu da düşmanlığına istemiyorum. Unut bugünü, bu yaşananları, beni... Her şeyi! Çıkart aklından. Farzet ki ben hiç yaşamadım. Bu dünya bu mahalle yalan..."
Her bir cümle Azer'in tenine kızgın demirle çentik ata ata göğsünü dağlarken, Fikret de memnun değildi bir aşığın canını yakmaktan. Ama başka çaresi yoktu. Sırf onu seviyor, üzülmesin diye biriyle sevgili olacak değildi. Üstelik hemcinsi biriyle...
"Bak koçum... Vegas'ta olan Vegas'ta kalır."
İşaret parmağını aşağı indirip arabaya vurgu yaparak "Bugün burada olanlar burada, bu Passat'ın içinde kalacak. Anladın mı beni? Kimseye tek kelime etmeyeceğiz. Ne sen, ne de ben. Unutacağız. Unutacaksın."
Sonra Azer'in bir şey demesine fırsat vermeden araçtan inip kapıyı çarparak uzaklaştı yanından. Arkasında bir enkaz bıraktığını bilmeden...
Son sözü bu olmuştu: Unutacaksın.
——— ŞİMDİ ———
"Fikret oğlum, hadi bi bak bana yavrum. Gözünün altına şundan süreyim biraz, morlukların kapansın."
Necla teyze kapatıcının aplikatörüyle ona doğru uzanırken boştaki eliyle delikanlının yüzünü kendine çevirmek için çenesine dokununca Fikret elinde olmadan irkildi. Aklına direkt Azer gelmişti.
"DOKUNMA!"
Delikanlı bir anda parlayıp koltuğu düşürerek ayağa fırladığında ana-oğulun şoku şaştı.
"Ayy! Tövbe bismillah!" diye cırlayıp damak çekti hemen Necla teyze korkudan. "...N'oluyor oğlum? Aklımı mı alacaksın sen benim?"
"Hayır, hayır..."
Fikret hızlı hızlı nefes alıp verdiğinin farkında bile değildi. Durduk yere göğsü sıkışıyordu. Bugün yaşadığı az buz bir şey değildi onun için. Hele de sapına kadar "erkek adam" olarak yetiştirildikten sonra... bu zaafiyet onun için bir travma sayılırdı.
"İyi misin Fiko? Betin benzin attı birden. Su verey-"
Göz göze geldiklerinde "Makyaj istemez!" diye çıkıştı Fiko. "...Bırak böyle kalsın suratım. Hadi al ceketini çıkalım bir an önce, daraldım."
Serkan onun hâlinden tavrından bir şeylerin yanlış olduğunu sezdi ama tam olarak çıkaramadı. Fikret garip bir şekilde çok kederli, gergin, tedirgin, aceleci ve öfkeliydi.
"Aha! Bizim adam şase yaptı gene, hayırdır inşallah."
Kapıya çıkan Fiko'nun arkasından bakmayı kesip koltuktaki ceketini koluna astı Serkan hızlıca. Annesinin şaşkın bakışlarına karşılık yalnızca "Biz gidiyoruz anacım, sana kolay gelsin." demekle yetinmişti. "...Akşama geç gelirim bekleme beni."
"İyi madem, dikkatli gidin."
Serkan kapıya seyirttiğinde annesinin endişeli bir tonda adını seslenmesiyle durakladı.
"Efendim?"
Kadının içini bir endişe kaplamıştı durduk yere.
"Fikret'in hâli hâl değil oğlum, mukayyet ol kardeşine."
"Tamamdır." dedi Serkan hiç düşünmeden. "O iş bende!"
Saniyesine dükkanın önüne çıktığında Fikret'i göğsünü tutmuş, derin nefesler almakla meşgul hâlde bulmayı beklemiyordu.
"Oğlum, Fikret iyi misin lan? Bir gariplik var sende bugün hee..."
Fikret ona bakmadan, kısık gözlerini yola dikip "Araba babamda bugün, bir taksi çağır da öyle gidelim." dediğinde Serkan durumun ciddiyetini kavramıştı. Fikret eğer yüzüne bakmadan konuşuyorsa, harbili bir mevzu olmuş demekti.
"Tamam kardeşim çağırayım da bak... mutlaka konuşacağız bunu sonra."
"La bi siktir..."
Fikret yalan bir gülüşle omuz silkip ona sırtını döndü. Çünkü eğer göz göze gelirlerse Tilki Serkan arabada olup biten her şeyi gözlerinden okuyacakmış gibi hissediyor, elinde olmadan korkuyordu. Hayır, kendini kaybetmesi bir şey değildi de o ibne yüzünden arkadaşlarını kaybetmek... İşte ona dayanamazdı. Onlar Fiko'nun sorgusuz sualsiz tek destekçileriydi.
"Selim abicim merhaba! Yav sana zahmet bana eziyet, bize bir araba yollar mısın be abi?"
Serkan mahallenin taksi durağını aramıştı çoktan.
"Hıhı... Bizim kuaförün önündeyiz. Eyvallah güzel abim, bekliyoruz."
Delikanlı telefonu kapatır kapatmaz ilk fırsatta bir köşede sigarasını yakıp yine kendini dünyadan soyutlayan Fikret'e seslendi hemen sonra teessüf eden bir tonda:
"Unuturum sanma kardeşim. Bu hâlini hiç beğenmedim, mutlaka konuşacağız seninle. Kaçarın yok, hazırla kendini."
Fikret ona aldırmadan beşinci sigarasını tüttürmeye devam etti. İçini kaplayan huzursuzluk bütün bedenini bir tümör gibi işgal etmişken bırak konuşmayı, hareket etmeyi bile on kere düşünür olmuştu. Azer'in onu reddederken yaptığı konuşmayı dinlerken için için ağlayan yüzü gözünün önünden gitmiyordu. Sertçe yutkunup sigarasından bir duman daha çekerken 'Konuşamayız' dedi içinden.
Bunu kimseyle konuşamam.
Unutacağım. O da unutacak.
. . .
"Ne işle meşgulsünüz Reyhan hanımcığım?"
Boğaza bakan mekânda dörtlü date yapar gibi teyzelerle aynı masada menülerin gelmesini beklerken Serkan kıvrak, tatlı dilinin bütün hünerlerini sergiliyor; Fikret'se su içerken kafasında kendini camdan aşağı atmayı planlıyordu.
Yaşına rağmen alımlı bir kadın olan Reyhan, kırmızı rujlu dudaklarına yerleştirdiği utangaç gülüşle, Serkan'ın boş sorusuna gayet kibar şekilde karşılık verdi:
"Hayatım benim avrupa yakasında catering şirketlerim var."
"Ooo... Ne güzel."
Serkan'la Fikret kısa bir an birbirlerine baktılar. Cümlede geçen "-ler" ekinin kendisi küçük, etkisi büyüktü.
"Eşim öldükten sonra 'ye iç yat' la ömür geçmez dedim. İş hayatına atılmak istedim. Sağ olsun Zeroş'um da bana çok destek oldu." derken yanındaki (Fikret'in karşısında oturan) beyaz elbiseli, zarif hanımefendiyi işaret etti gözleriyle. "...Onunla ortak olduk."
Zeroş dediğinin tam adı Zerrin Çamdelen'di. Güvenilir bir imaj vermesinin yanında aynı ölçüde gizemli bir havası da vardı kadının. Fikret onun kim olduğunu bilmiyordu ama semtindeki spor kompleksinin adında ÇAMDELEN geçtiğini hatırlıyor gibiydi. İşi ve kendiyle ilgili hiçbir bilgi vermese de kadın cemiyette oldukça tanınan biriydi belli ki. Görmüş geçirmiş gözlerindeki zekâ pırıltıları Fikret'i ürpertmişti. Kadının ezici aurası karşısında aciz hissetmekten kendini alamamıştı delikanlı.
"Anlaşılan siz pek güzel bir gün geçirmiyorsunuz bugün?"
Kadın incelendiğini hissetmiş gibi neredeyse griye çalan soğuk, buz gibi keskin gözlerini Fikret'in yer yer yara bereyle çevrili yakışıklı yüzüne mıhladığında, delikanlı ne yapacağını bilemedi bir an. Birini incelerken yakalanınca gelen mahcubiyet hissi kızartmıştı hemen yanaklarını.
"E... Ben şey..." İki lafı bir araya getiremedi.
"Siz onun kusurun bakmayın Zeliha hanım!" Sosyal kelebekliğiyle nam salan Serkan devralmıştı hemen konuşmayı:
"Bugün tatsız olaylar yaşandı ama tabi işle özel hayatı karıştırmamak gerek di mi? Şimdi bu güzel mekânda bunlardan bahsedip de canınızı sıkmayalım biz hiç. Eee... Siz ne işle uğraşıyordunuz Zerrin hanım? Hiç bahsetmediniz."
Serkan ustalıkla Fikret'in yerine durumu açıklayıp konuyu değiştirme girişiminde bulunduğunda, kadın ikisinin de tepeden tırnağa analiz etmişti çoktan. Karşısında birbirinin tam zıttı iki genç oturuyordu. Çok toy, çok cahil... Ama dinamik.
"İş hayatımla özel hayatımı ben de karıştırmam Serkan bey. Dilerseniz siparişlerimizi verelim. Ne dersiniz?"
Gayet ciddi, mesafeli ama bir o kadar da yaşının getirdiği gizemli cazibeyle konuşmuştu oğlanlarla kadın. Alttan alttan tehlike sinyalleri de vermiyor değildi hani. Gizliden gizliye mafya kapısı falan çıkarsa hiç şaşırmazdı Fiko. Masa buz keserken, Serkan biraz mahçup ama kuyruğu yere indirmeden otuz iki diş sırıtarak cevaplamıştı hemen kadını:
"T-Tabi tabi efendim! Verelim siparişleri."
İlerleyen saatlerde başlarına geleceklerden habersiz, etraflarında fır dönen garsonların kıvrak hareketlerini izlediler. Fikret'in kafasının içi kumlu TV ekranı gibiydi. Gözünün önünde ağlayan ela gözler olmasa, gecesi daha güzel olabilirdi. Ama unutması gerekiyordu. Ve unutacaktı.
Önüne konan şampanyaya uzandı. Bir dikişte bitirdiğinde masadaki tüm gözler onu bulmuştu. Ama izlenmek onun umrunda mıydı?
Asla.
. . .
"Bu dansı bana lütfeder misiniz Reyhan hanım?"
Yemekten sonra Serkan en beyefendi ama aynı zamanda da en yalaka hâliyle Reyhan hanımın elini alnına koymadan öperek, mekânda çalan slow şarkıda dansa etmek üzere ayağa kaldırdı. Müşterilerin bir kısmı pistte ağır ağır dans ediyor, sarhoş çiftlerin bazıları gizli kapaklı öpüşüyordu.
Fikret şampanyadan sonra gelen mezeleri es geçip rakı fasılına dadanmıştı. En son kendine yarım bardak sek koymuş, usul usul demlene demlene içiyordu insanları izleyerek. Zerrin denen kadının meraklı bakışlarını ona diktiğini bile fark etmemişti.
"Sen de beni dansa kaldırmayacak mısın genç adam?"
Fikret durup kadına baktı. Sonra pistte ağzı kulaklarına varana kadar gülümseyip Reyhan adındaki yaşlı hanım teyzeyi kollarında döndüren utanmaz arkadaşı Serkan'a baktı. Bu hayatın kendisi yalandı. Para için bir takla atmadıkları kalmıştı iyi mi? Namuslu olan adam neden para kazanamıyordu lan bu ülkede?
'Amınakoyim ben böyle yaşamanın!' dedi içinden. Ama bu sözler dışına sadece uyuşuk bir gülümseme olarak yansımıştı.
"Dürüst olmamı ister misiniz?"
Kadının gözleri parladı.
"Elbette! İnsan ilişkilerinden tek beklentim budur benim."
Fikret bardağını kafasına dikip tak diye masaya bıraktı ve ceketinden kurtulup ayağa kalktı. Heybetli fiziği şimdi daha ön plandaydı. Eee... Ne de olsa aylarını spor salonunda gövde gösterisi yaparak geçirmişti. Ama sevgilisi ekonomik sebepleri gösterip onu bir fabrikatörün piç oğluna tercih edince daha iki maça çıkmadan boksu kafada bitirmişti. Ha bir de davetiye yollamıştı. Bu da var.
'Onun da Allah belasını versin!' dedi içinden. Bu gece bütün dertlerini sikip atacaktı kafasından.
Yakası gevşeyen kıravatını çekip çıkardı boynundan. Elini kadına uzatırken gözünde tereddütten iz yoktu.
"Önce biraz dans edelim ama... Çok oturduk."
Hafiften sarhoş olmuştu ama diyecekleri hâlâ kafasındaydı. Zerrin denen 50'li yaşlarındaki kadın bu cüretkârlıktan hoşlandı. Elini uzattı ve delikanlıya destek olarak piste çıkardı. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen oğlanı yönlendirip bedenlerini romantik bir dans pozisyonuna soktu.
"Anlat bakalım. Ne derdin var senin bu yaşta sana bu kadar içirecek?"
Dalgın dalgın güldü Fikret.
"Ohoo... Saymakla bitmez. Ben bu şehrin, hatta bu ülkenin en dertli adamıyımdır."
Bir atmaya başladı mı yangında kül bırakmazdı bizim Fikret.
"Bak seen..." dedi kadın bilmiş bilmiş gülümserken. Karşısında oğlunu görür gibi olmuştu.
"Ne sevdiğimi alabildim; ne de düzgün bir iş, bir hayat kurabildim. Herkesle kavga ettim, herkese düşman oldum. Ne için? Hiçbir şey için."
Başını bir an taşıyamayınca kadının omzuna yaslandı yorgunca.
"Beni seven birinin canını yaktım. Onu ortadan ikiye öyle bir kırdım ki... Bilmiyorum bundan sonra bir daha iyi olabilir mi? Uzaklaşmam lazım. Herkesten. Hepsinden. Ondan..."
İkisi beraber slow müziğin ahengiyle oldukları yerde sallana sallana dans ederken Zerrin denen kadın omzundaki başı nazikçe okşayıp "Kötüymüş." dedi. Bu konuşma gittikçe ilgi çekici hâle geliyordu.
"Kötü tabi ya... Hele parasızlık en kötüsü. Parası olmayan adamın sevmeye yüreği yeter mi be?"
Zerrin kaşlarını çattı.
"O nasıl laf? Yeter tabi, niye yetmesin?"
Fikret başını kadının omzundan çekerken güldü yarım yamalak.
"Yetmez. Ne kadar seversen sev, gerçek hayatta para olmadan aşk olmaz. Ben bunu zor yoldan öğredim. Sizin baktığınız o süslü pencereden her şey toz pembe görünüyor belki ama bizim gibi garibanların dünyasında samanlık seyran olmuyor hanımefendi. Parasız hiçbir bok olmuyor."
Ağzını bozması kadını rahatsız etmedi. Aksine, Zerrin hanım hâlden anlayan biriydi. Parasına güvenip karşısındakini rencide etmektense, ilgisini çeken bu genç adamın dertlerine kulak vermeyi seçti. Ama önce bir yem daha atmalıydı:
"Para mutluluğu satın almaz derler. Ne düşünüyorsun?"
"Pfttt..." Güldü Fikret. "Nerde almaz be bacım? Sen iste, feriştahını alır!"
Zerrin de güldü bu cevaba. Fikret'te bir ışık görüyordu.
"Neler alır mesela?"
Fikret saymakla bitiremezdi. Serkan'la her yeni işe giriştiklerinde (batırana kadar) ne kadar zengin olacaklarının hayalini kurarlardı. Hoş, hiçbir zaman köşeyi dönememişlerdi ama... Fikret için tek bir kriter vardı: Özgürlük.
"Her şeyden öte para sana özgürlük alır. Öyle o ne der bu ne der diye düşünmezsin. Hayatını başkalarına göre yaşamazsın. Basarsın parayı, kapatırsın milletin çenesini. Kimse sana karışamaz. Seni kendi yolunu yürümek zorunda bırakamaz. Senin sesini, duruşunu, ruhunu elinden alamaz."
Verdiği cevaplar o kadar doluydu ki, kadın bile bu kadar zengin olmasına rağmen daha önce bunu bu şekilde düşünmediğini fark etmişti.
"Şimdi ne düşünüyorsun?"
Fikret'in sessizliği düşündürücüydü.
"Hiçbir şey. Artık olmayacak dualara amin demeyi bıraktım. Ödemem gereken bir borç var. Ondan sonra da... askere giderim herhalde. Yetti bu kadar soytarılık."
O kadar kırgın ve yorgundu ki... Bugün yaşadığı her şey kendi başına bir kırılma noktasıydı. Artık her şey bitsin, yok olsun istiyordu. Hayatı madem düzene girmiyordu, kökünden bitsindi.
"Oturalım mı?"
Fikret, kadının teklifini geri çevirmedi.
"Olur."
Sarhoşluğu biraz biraz dağılırken sendeleyerek masaya geçti oturdu. Kadın da onu tutayım derken yanlışlıkla kucağına oturmuştu. Tam o sırada suratında bir flaş patlayınca salondaki bütün renkler birbirine girdi. Çok yanlış bir anda, çok yanlış anlaşılacak bir kare böylece çekilmiş oldu.
"VAY VAY VAY!! BAKIN BURDA KİMLER VARMIŞ?"
Gözlerini ovuşturarak görüşünü netlediğinde karşısında eski boks kulübünden arkadaşları vardı. Birçoğuyla merhaba'sı bile yoktu. En önde elinde telefonla kayıt yapan kişiyse onlardan borç tahsil etmekle görevli puşt Sergen'di.
"Leblebici Fiko ve 50'lik sevgilisi!! Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi valla! Gencecik oğlan anası yaşında karıyla felekten bir gün çalıyor arkadaşlar iyi mi? Tabi bize laf düşmez. Kendisi olgun kadınlardan hoşlanıyor belli ki..."
Flaşı açık kamera üzerlerinde dolanmaya devam ederken Fikret'te ne sarhoşluk kalmıştı ne bir damla alkol. Öfkesi ve gururu bütün mayışıklığını alıp onu tıpkı fitili ateşlenmiş bir bomba gibi videoyu çekenlerin üzerine saldırtmıştı.
"NE DİYORSUN LAN SEN?!"
Bu sefer kaçmayıp kardeşine yardım için kalabalığı yara yara gelen Serkan'la birlikte kavga daha da büyürken, mekândaki kadınlar çığlık çığlığa kavganın olduğu noktadan uzaklaşıyorlardı. Zerrin ve arkadaşı Reyhan da mekânı terk etmek üzere çıkışa yönelmişlerdi çoktan.
Yumruklar tekmeler havada uçuşurken, Fikret zaten iyileşmemiş yaralarının üzerine yeni yaralar açılmasını umursamadan, kendini sakınmadan dövüşüyordu. Yaralı, vahşi bir gibi kükreyerek saldırıyordu ona vuran herkese.
Kavga giderek büyürken güvenlik görevlileri gelip kavga eden grubu yaka paça dışarı atarken ne onlarda ne karşı tarafta hayır kalmamıştı.
Çok geçmeden polis sirenleri duyulunca Sergen ve peşindekiler başka yöne doğru kaçmaya başladı. Sergen giderken "Bu burada bitmedi Fiko!! Görüşeceğiz senle!" diye haykırmıştı ama Fiko'nun sikinde değildi. Artık rezil olmak bile umrunda değildi. Bıkmıştı bu hayattan. Son işleri de böylece berbat olup gitmişti. Zaten sağlam ayakkabı değildi de... hiç değilse üç beş bir şey ödeme alsalardı bari.
Hepsinin canı cehenneme, dedi içinden.
Bunların vereceği para düşmanımdan gelsin. Hiç değilse bedenimi kiraya vermem.
Sirenler git gide yaklaşırken Serkan "Hadi abi hadi... Gece vakti bir de polisle uğraşmayalım. Zaten her şey berbat oldu." diyerek omuz verdi Fiko'ya da koştur koştur yandaki apartmanın boşluğuna sığındılar. Sirenler geldi geçti.
"Ohh..."
Serkan oh çekerken Fikret öksürmekten ayakta duramıyordu.
"Oğlum seni fena hırpalamışlar lan. Elleri kırılsın! Bu hâlde eve gidersen vallaha onların yarım bıraktığı işi Sami amca tamamlar. Üff... Leş gibi de alkollüsün. Kesin öldürür seni Sami amca. N'apsak ya?"
Ağzından, yüzünden, burnundan kanlar süzülen Fikret, Serkan'ın omzuna tutunarak güçlükle ayakta dururken gözleri ha kapandı ha kapanacaktı. Serkan telefonunu aradı cebinde ama bulamadı. İçeride bir yerde düşürmüştü herhalde kavga sırasında.
"Harika anasını satayım. Ne bok yiyeceğiz şimdi." demeye kalmadan, önlerine gri renk bir Passat durdu hızlıca. Bu gelen resmen bir kurtarıcıydı onlar için. Serkan güç bela eğilip aralık ön camdan direksiyondaki tanıdık yüzü görünce öyle bir sevindi ki...
"Azer! Kardeşim!! Seni bize Allah gönderdi!"
Düne kadar Fikret'le ortak nefreti olan Azer, şimdi kardeşi olmuştu. Tipik Serkan, dedi içinden Fikret. Yere kapaklanmadan önce düşündüğü son şey bu olmuştu.
Artık iyiden iyiye bayılıp kulakları da duymaz olduğunda belini saran kolların dörde çıktığını, sırtı rahat bir zemin görene kadar bu kolların onu sürüklediğini hissetti.
Gerisi... karanlıktı.
* * *
Bölüm sonu <3
Güzel bir bölüm olması için uğraştım. Çok uzun, karmaşık ve olaylı bitti. Umarım kafanızı çok ağrıtmamıştır olay örgüsü. Şimdi her şey kırıldı ama sonra yavaş yavaş kaynayacak. Lütfen Fiko'cuğuma zaman verin. Azeri reddettiğine pişman olacağı zamanlar gelecek.
Peş peşe ikinci bölümümüz hayırlı olsun. Yeni bölüme kadar hoşça kalın efenim! 🌹