NE DOST NE DÜŞMAN

3929 Kelimeler
Şarkı: Kamuran Akkor & Sagopa Kajmer - Bir Ateşe Attın Beni Not: Yazarken çok heyecanlandım. Umarım siz de okurken heyecanlanırsınız. Yakınlaştırmak için 10+ bölüm yapmayı bekleyemedim. >.ın. Başka türlü nasıl olunur ki onunla? Daha bir-iki saat evvel Azer’in sesinden dinlediği türkü hâlâ kulaklarındaydı. Karadır bu bahtım kara, diyordu türküde. Sözüm geçmiyor yâre… Şimdi dost olsalardı sorardı ona. “Hayırdır birader, ne derdin var? Kim bu sözünü geçiremediğin yârin?” derdi. Hatta belki Serkan gibi sululuk yapıp adını bile öğrenmeye çalışırdı. Ama dost değillerdi işte. Hiçbir zaman da olmamışlardı. Hâliyle şimdi onunla nasıl dost olunur bilemiyordu Fiko. Bu ona çok uçuk, çok uzak gelen bir fikirdi. Kısa bir iç çekip çayına uzandı tekrardan. “Yok ulan… Benim derdim bana yeter. Bi de bu otopark mafyasıyla dost olup onun derdiyle dertlenemem.” Gözleri kapalı kahvenin ön cephesinden içeri süzülen günün ilk ışıklarını teninde hissederken zihninde asılı duran hayali zeytin dalını alıp ortadan ikiye kırdı Fikret. Gözlerini yeniden açarken, bu “dostluk” konusunu uzun bir süre açmamak üzere kapatmıştı çoktan. . . . “Fikret abi çayını getirdim.” Mürsel elindeki çay tepsisiyle dükkanın önüne çıktığında Fikret sırtı camekana dayalı hâlde karşıdaki iblisin otoparkını izliyordu pürdikkat. Tepsesine dikilen Mürsel’i bile fark etmemişti. “Fikret abi masadakileri kenara çekiversene. Fikret abi!” Mürsel onu daldığı boşluktan kurtarmak istercesine bağırdığında Fikret zıplayıp kendine çeki düzen verdi hemen. Masadaki gazete, kupon gibi ıvır zıvırları kenara çekip çay tepsisi için yer açtığında sanki suç işlerken yakalanmış gibi tedirgindi. “Koy şuraya koy!” Mürsel işkillenmişti ama fırça yememek için doğrudan sorması aklındakini. “Bugün çok sessizdin abi. Ustayla mı kavga ettiniz yine?” Keşke öyle olsaydı, dedi içinden Fikret. Fakat babasını bugün hiç görmemişti. Sibel’e sorduğunda da düzgün bir cevap alamamıştı. Çünkü babası bir yere giderken haber veren “normal” babalardan değildi. Kim bilir nereye gitmişti. “Yok. Karşılaşmadık bugün hiç.” derken gözünü otoparktan ayırmıyordu yine. Saat neredeyse 4’e gelmişti ve Fikret sabah tahliye edildiklerinden beri Azer büllüğünü ortalarda görmemişti. İşin garibi, Serkan puştu da ortalıkta yoktu. Fikret kahvede birkaç saat oturup eve uyumaya gitmişti. Sonra duştu, yemekti… anca dükkanın önüne inebilmişti. Ama ne gelen vardı ne giden. “Mürsel…” “Efendim abi?” “Serkan bugün buraya uğramadı mı?” Mürsel çayından bir yudum alıp düşündü. “Yok abi gelmedi. Gelse hatırlardım.” Fikret lacivert Adidas eşofmanının cebinden çıkardığı kırık ekranlı telefonundan Serkan’ın numarasını bulup aradı. Telefonu kulağına götürürken boştaki eliyle masadaki karton sigara kutusunun içini kurcalıyordu. Telefon çaldı, çaldı… “Alo?” Karşıdan fön makinelerinin sesleri arasında ince bir kadın sesi gelince durakladı Fiko. Kafasının içinde bir kuaför salonu resmi belirmişti hemen. “Selamınaleyküm bacım, ben Serkan’ın arkadaşı Fikret.” “Fikret? Ben Necla teyzen!” Muhattabının tanıdık olduğunu öğrenmesiyle rahatlayan Fikret hemen Serkan’ı sormuştu tabi. “…Oğlum valla bilmiyorum. Akşam bir arkadaşınızın nişanı varmış herhalde. Sen bilirsin kim.” Bilmiyordu. Çünkü öyle bir nişan yoktu. Serkan bey gene tek ayak üstünde zincirleme yalan tamlaması yapmış herhalde, dedi içinden Fikret. “…Takım elbise ayarlayacağım anne, dedi gitti. Telefonunu şarjda unutmuş. Sabahtan beri yok ortalıkta. Gelsin arattırırım seni, olur mu yavrum?” “Tamamdır, teşekkür ettim. Kolay gelsin Necla teyze.” Teşekkür edip telefonu nazikçe kapattığında Mürsel’in meraklı bakışlarını anında suratında hissetmişti Fikret. “Neredeymiş Serkan abi?” “Mahallede değil beyefendi. Takım bulmaya gitmiş.” “Ne takımı? Düğün mü var abi?” “Ulan Mürsel…” derken iç çekti Fikret yarım ağız gülerek. Esnaflığın getirdiği mesleki deformasyon sağ olsun, haber değeri olan bir şeyler (dedikodu) duyma umuduyla kulakları dikmişti genç ama Fikret de babası gibiydi. Ser verir sır vermezdi. Çayının dibini içtiği gibi ayaklandı hemen. “Fazla merak… iyi değildir oğlum. Her şey bilme, başın ağrımasın.” Dükkandan içeri iki çocuk girdiğinde gülerek el şaklattı sonra. “Müşteri geldi, uyuma! Git kasaya bak oğlum hadi, kıpırda! Haydi… Ben gelirim birazdan.” Sonra telefonunu eşofmanının cebine sokuşturup yolu kontrol ederek karşıya, otoparktan tarafa geçti. Bahadır dükkanda çalışıyor, Serkan da görev icabı takım arıyordu. Kuruyemişçiye de Mürsel baktığından, Fikret çoktan ‘boş gezenin boş kalfası’ moduna geçmişti ve kimse salça olacağı ezelden belliydi. Yegâne düşmanı: Azer. “Selamınaleyküm emin abi! N’apıyorsun, ne var ne yok?” Nöbetçi kulübesinde dün akşamki derbinin tekrarını izleyen otuzlu yaşlarında, yeni evli mahalle abisi Emin ona baş selamı verirken “Ooo…” dedi biraz abartılı. “Sen buralara gelir miydin Fikocan? Hani sana alerji yapıyordu otopark havası? Ne iş?” Fikret güldü. Ne zaman demişti öyle bir şey, hatırlamıyordu bile. “Yok abi, ben otoparka değil malum kişiye alerji oluyorum. Kartal abiyle seni görmeye geldim. Mahalle çok sessiz bugün. Kahvede de hep dayılar var. Azıcık sohbet muhabbet ederiz, içim açılır dedim geldim. De… buralar da boş, hayırdır?” Emin avanta ister gibi bir bakış attı Fiko’ya. “Herkesi biz gibi serbest meslek erbabı mı sandın sen gülüm? Çocuklar izinli ama iş güç çok. Kartal abin hesap kitapla uğraşıyor sabahtan beri, başı kalabalık.” Etrafa bir kez daha göz gezdirip sol cebinden bir avuç kavrulmuş çekirdek çıkarıp Emin abisinin avucuna döktü Fikret. “Şeytanın otopark temsilcisi de yok bugün ortalarda.” Hem araba sayısının azlığından hem de kimsenin olmayışından işkillenmişti. Bir şeyler yolunda değildi sanki. Emin çekirdekleri çitlerken maç özetini durdurdu kaşlarını çatıp. “Kim o? Azer’i mi diyorsun?” “Herhalde. Başka kim olacak?” Bir kahkaha patlatıp oturduğu yerde dikleşti Emin. “Ulan Fiko… Ne biçim lakaplar takıyorsun şu çocuğa be. Ne kötülüğünü gördün? Delikanlı adam işte, yalansız dolansız. Geçen kardeşini de kurtardıydı?” “Eeeh!” Fikret, Azer’i sevmediği gibi onun övüldüğü ortamları da sevmezdi. “Uzatma işte Emin abi! Sanki bilmiyorsun mevzumuzu?” Emin çekirdekleri avucundan masaya döküp nöbet kulübesinden dışarı çıktı, Fikret’le yüzleşmek için. Böyle günlerde düşmanlık olmamalıydı çünkü ona göre. “Bak Fikret…” Sağ elini delikanlının omzuna koyup az önceki nüktedan bakışlarını koyulaştırıp Fikret’in gözlerine dikmişti şimdi. “Azer’in validesini hastaneye kaldırmışlar bu sabah.” Fikret durdu kaldı olduğu yerde. Azer’in annesi kimdi? Gülayşe teyze, diye geçirdi içinden. Tabi ya… İlkokulda annesini kaybettiğinde eve gelen ilk komşu kadın, Gülayşe. Sibel’le ikisini yıkayıp paklayıp üzerlerine temiz kıyafetler giydirmiş, taziyeye gelenleri ağırlamaya yardım etmişti. Annesinin helvasını bile kavurmuştu. O günler aklına gelince gözleri buğulandı Fikret’in. Kadın sonraki günlerde de hep onlara bakarak olmuştu. Çeşit çeşit yemekler yapmış, Sibel’le onun karnının doyduğundan hep emin olmak istemişti. Arada yanında Azer’i de getirdiği olmuştu tabi ama Fikret onu değil, daha çok Gülayşe’yi hatırlıyordu. Oğlundan ne kadar nefret ediyorsa, annesini de o nispette seviyordu. “N-Ne? Ne diyorsun Emin abi? Nasılmış şimdi? Hangi hastanedeymiş?” Emin delikanlının gözündeki endişeye şaşırdıysa da kadının bu mahallenin iyilik meleği olduğu faktörü aklına gelince doğal karşıladı. “İyi iyi, önemli bir şeyi yokmuş. Banyoyu temizlerken kayıp düşmüş, ayağı kırılmış dediler ama bilmiyorum detayını. Hastanede dinlenecekmiş birkaç gün. Aha bak, oğlu da geldi. Ona sorarsın gerisini. Azer! Hoop!” Fikret arkasını döndüğünde altındaki gri Passat’la otoparktan içeri giren Azer’i gördü aralık ön camdan. Oğlanın gözünde siyah RayBan güneş gözlük, arabada son ses müzik… Emin’e el salladı. Fikret bu havalı girişe yüzünü buruşturup Emin abisine döndüğünde onun çoktan kulübedeki yerine geri gittiğini gördü. Ulan Emin… Gözleriyle arabayı takip etti Fikret. Azer arabayı ta en arkaya, normalde park ettiği yerden (en ön sıra) fersah fersah uzağa, barakaların olduğu tarafa park etmişti. İki dakika bekletip arabadan inmeyince Fikret başladı söylenmeye: “Eşşeğe bak, ayağına bekliyor bir de… Gelmiyorum lan.” Bu sefer cebinden kendine çekirdek çıkartıp kenardaki tabureyi çöpün yanına çekti. Sağ ayak bileğini sol dizine yerleştirip klasik pozunu alınca, suratındaki kaygısız (sülalem rahat) ifadesiyle çekirdek çitleyerek Azer’in ayağına gelmesini beklemeye başladı. Fakat deliksiz bi’ on dakika geçmesine rağmen delikanlı hâlâ arabadan inmemişti. Bu da o gitsin diye ölü taklidi yaptığı tahminini kuvvetlendirmişti Fikret’in. “Gitmiyorum lan! Sen kimsin de beni görmezden geliyorsun hadsiz?” Bir beş dakika daha geçti. Fikret boş gezenin boş kalfası olduğundan, Serkan arayana kadar hiçbir işi yoktu. Dolayısıyla sik sik inatlaşmalar için beklemeye bolca vakti vardı. Ama artık sıkılmaya başlamıştı. Son çekirdeğini de çitleyip üstünü silkeledi biraz gergin. Hâlâ ses seda yoktu Değnekçi’den. “Eeh.. Ebesinin şeyi artık!” Fikret’teki de sabırdı. Derin bir nefes verip ayağa kalktı gözlerini Passat’tan ayırmadan. Eşofmanı belinden düştü düşecekti. Elini beline götürüp boşta duran ipleri hızlı birkaç el hareketiyle sıkıca bağlayıp omuzlarını dikleştirdi ve o kendine has özgüvenli yürüyüşüyle Passat’a doğru hareketlendi. Bir yandan da sövüyordu tabi: “Gündüz gözüyle 31 mi patlatıyorsun ne yapıyorsun it? On beş dakika oldu çıkamadın arabadan?” Azer’in arabadan ineceği yoktu, o zaman Fikret gelecekti. Daha fazla beklemeye tahammülü yoktu. Sessiz ama kararlı adımlarla 34 AF 338 plakalı aracın ön yolcu tarafına doğru yürüdü. Camlar filmli olduğundan göremiyordu onu ama emindi o hıyarın arabada olduğundan. “AZER!!” Evet, sabah nezaretten çıkarken ona posta koymuş olabilirdi. Ama sonuçta o da bu mahallenin insanıydı ve bir geçmiş olsun demekle incileri dökülmezdi. Oğlunu sevmese de Gülayşe teyzeyi severdi. Onun için geçmiş olsun dilemek, durumunu öğrenmek hakkı olmalıydı. “Selam da mı vermiyorsun lan pezev- .. !” Elini kapıya uzattığı an soğuk bir rüzgar esip ok gibi göğsüne saplandığında içi ürperdi delikanlının. Rüzgâr bile onunla konuşmasını istemiyormuş gibi kaburgalarını sıkıyordu sanki. Ama tabi Fikret bu uyarıyı siklememiş; içine atlet giymediğine yarım ağız sövdükten sonra sert bir hareketle ön kapıyı açtığı gibi yolcu koltuğuna yerleşmişti. Ne zaman ki kapıyı kapatıp başını ondan tarafa çevirmişti… O zaman anlamıştı arabaya binmenin kötü bir fikir olduğunu. Arabanın içi gayet kasvetli, Azer’in kulakları ve burnunun ucu kızarmış, doldun dudakları şişmiş, gözlükleri alel acele gözlerine iliştirilmiş… “Azer..?” “Ne var be ne?! Bi’ rahat yok mu bana senden? İnmiyorsam arabadan, anla işte! Siktir olup gitmem lazım de! Şu an uygun değil konuşmak için de! Bunu anlamayacak kadar kıt mısın sen?!” Fikret çat çat suratına haykıran delikanlıya şok içinde bakarken farkında olmadan sırtını kapıya doğru yaslayıp sertçe yutkundu. Başını şoför koltuğuna çevirdiğinde karşılaşmayı beklediği manzara alışılagelmiş, tipik, ağzında sakızıyla aynada saçını düzelten Azer manzarası değildi. O nedenle elini kolunu nereye koyacağını pek becerememiş, ne yapacağını şaşırıp kalmıştı. Durum, deli deliyi görünce sopasını saklar’a dönmüştü. “Sakin ol lan.” dedi alçak perdeden. İlk defa onu ağlarken görmenin şoku içindeydi hâlâ. Gözlüklerden bir şey anlaşılmıyordu ama yanağından süzülen bir damla yaş ‘ben buradayım, sahiciyim’ diyordu. Fikret on beş dakikadır ama söverek ama sabırla beklemişti ama; Azer’in araçtan inmeyişinin kibirden değil, sadece yalnız kalmak istemesinden olabileceğini aklına bile getirmemişti. Ne olmuştu ki? Ne olmuştu da arabaya kapanmıştı bu Değnekçi? “Kötü bir şey mi oldu?” Bu nazik ses çok yabancı geliyordu Fikret’in kulağına. Bu ses benden mi çıktı lan, diye şaşırmıştı elinde olmadan. Azer’e bırak nazik konuşmayı, her türlü küfürü ettiği günler geldi aklına. Bir imkansız gerçekleşiyordu şu an. “Yok bir şey. İn arabadan.” Torpido gözüne uzanıp içinden siyah kaplı bir defter çıkartırken Fikret’in o açıdan gördüğü tek şey onun kızarıp gözleri ve ıslak kirpikleriydi. Ulan… Bir an içi cız etti. Harbiden alışık değildi onu böyle görmeye. “Anlatsan ölür müsün? Merak ettik hera-” “Etme! Seni alakadar etmiyor.” diye lafları ağzına tıkıp arabadan çıkmaya yeltendiğinde Fikret artık dayanamayarak ani bir hamleyle Azer’i sağ koluna tutup durdurmuştu. “Azer… Yapma böyle. Kapıyı kapat, sakin sakin konuşalım. Gülayşe teyzeye ne oldu? Neden bu haldesin? Kötü bir şey mi var? Endişelendiriyorsun beni.” Yutkunup kapıyı kapattı yerine geri otururken. “Hah!” diye bir kısa gülüş savurdu Azer acı içinde. Kızarık dolgun dudaklarının aralığından görünen beyaz dişleri iki kat daha beyazdı sanki. “Sen, benim için endişeleniyorsun ha?” Fikret dilini ısırdı. Demek istediği bu değildi. Bu çok olağanüstü bir durumdu. Azer ona böyle tepki vererek ayarlarını bozuyordu, haberi yoktu. “Benim sana olan düşmanlığım sana has, duydun mu beni? Aileni bağlamaz.” Azer güneş gözlüklü başını çevirip uzun uzun Fikret’e baktı. Pek belli etmese de hassas, duygusal bir çocuktu. Kısa bir sessizliğin ardından Azer elinin tersiyle çenesinden damlama cüreti gösteren yaşını silip burnunu çekti fark ettirmeden. Elbette yıllarca kendini ‘düşman’ olarak belleyen, her an kavga hâlinde olduğu birine gözyaşlarını gösterecek değildi. “Anlat, dinliyorum.” Azer sustu. Şu anda en istemediği şey, sevdiği oğlanın ona acır gözlerle bakıp içinden nefret etse de yalandan şefkat göstermesiydi. O kasvet içinde düşünürken Fikret derin bir nefes çekti ciğerlerine. “La havle vela kuvvet…” Ortamdaki hüzünlü, boğucu hava onu da darlıyordu. “Konuşsana oğlum, dilini mi yuttun?” Fikret bir anlık gafletle güneş gözlüğünü kavradığı gibi tek hamlede çekip çıkardığında Azer’le göz göze geldiler. Delikanlının gözleri ıslak, ağlamaktan kızarmış bir hâlde, adeta savunmasız küçük bir erkek çocuğu gibi ona bakıyor olması Fikret’i fena sarsmıştı. Öyle ki bu bakışmaya daha fazla bu dayanamayıp utanarak gözlerini eşofmanının dizlerine indirmişti. “Konuş, çekinme. Hem ağla hem konuş.” Güneş gözlüğünü katlayıp iki elinin içine alırken sertçe yutkundu. “Kimseye bir şey söylemeyeceğim, söz. Burada olan burada kalır. Duydun mu? Yemin billah olsun, kimseye bir şey söylemeyeceğim. Şimdi konuş.” Azer, kalbi yerinden çıkarcasına çarparken kuruyan dudaklarını ıslattı konuşmadan evvel: “Annem… Annem düşmüş. Ayağı kırık. Bir süre hastanede kalacakmış.” Fikret sakince derin bir nefes aldı cevap vermeden önce. Bu çocuğun bu kadar hassas olduğunu yeminle bilmiyordu. “Bu mudur yani? Kırık çıkık işte oğlum, n’olacak? Annen birkaç gün alçıda yatar, sonra da çıkar gelir evinde yatar. Bi buçuk aya bir şeyi kalmaz.” Göz ucuyla arabanın direksiyonunu inceleyen Azer’e baktı Fiko. Çocuk dalıp gitmiş gibi boş boş direksiyonu izliyordu. “Bana bak.” Fikret’i duymadı. “Yüzüme bak!” Kafasını çevirip yaşlı gözlerini iki eliyle kuruttuktan sonra Fikret’e çevirdi bedenini Azer. “Ne var?” “Böyle yaparak anneni de korkutursun sen. Yapmasana oğlum.” Azer duraklayıp avuçlarını gözlerine bastırdı uzunca. “Kırık kötü değil. Ben onun için korkmuyorum.” “Hah! Bak işte kendin söyledin. Kırık kötü değilmiş. E ne diye üzülüyorsun o zaman?” Azer ellerini indirip kuruttuğu, yorgun gözlerini hiç olmadığı kadar ciddi şekilde Fikret’in gözlerine dikti. Aralarında bir karış mesafe ya var ya yoktu. “Doktorlar annemde garip bir durum olduğunu düşünüyorlar. Net bir şey söylemediler. Daha fazla tetkik yapmamız gerek diyip yatışını verdiler. Ama ben biliyorum, bundan iyi bir şey çıkmayacak.” Fikret çıt çıkarmadan dinledi Azer’in anlattıklarını. Zamanında annesi için de böyle denmişti. Sonra bir daha annesini hastane dışında görememişti Fikret. O yüzden… Şimdi Azer’i en iyi o anlayabilirdi. “Babam önemsemiyor ama durum sandığımızdan ciddi olabilir. Doktorlar birkaç gün sonra bizi yanlarına çağırıp tedavi için geç kalm-” “SUS!” Fikret aniden uzun, yapılı kollarını iki yana açıp Azer’i sıkıca kollarının arasına aldığında delikanlının dünyası yerinden oynamıştı. Yıllarca rüyalarında ona sarılan o iki kol, şimdi gerçekten omuzlarının etrafında duruyordu. Usulca, fark ettirmeden boşta kalan kollarını kaldırıp o da Fiko’nun geniş sırtını sarmaladı sıkı sıkı. Daha önce hiç bilmediği bir tamamlanmışlık duygusuyla dolmuştu birden yüreği. Çok tuhaftı. Sanki bundan sonra nefes alabilmesi, yürüyebilmesi, yiyip içebilmesi, gülebilmesi; yaşayabilmesi bu sarılmaya bağlıymış gibiydi. “Konuştukça saçmalıyorsun.” Göğsüne değen göğsün usul usul inip kalkışını dinledi Azer. Onunla aynı anda nefes aldı, aynı anda nefes verdi. Bir yerde bir fotoğrafta görmüştü. İnsanlar bu şekilde sarıldıklarında kalpleri üst üste gelirmiş. Acaba şimdi onların kalpleri de üst üste miydi? Acaba Fikret onun kalbinin ne kadar hızlı attığını duyuyor muydu? Yutkunarak kuruyan boğazını yatıştırmayı denedi Azer. Fikret’in boynundan burnuna doğru yükselen duş jelinin terle karışık kokusu başını döndürürken, aklında sadece onu öpüyor olmanın hayali yanıp sönüyordu. “Hastanın en çok ihtiyacı olan şey moraldir. Böyle yaparak anneni üzmekten başka bir şeye faydan olmaz. Hem ne malum doktorların size kötü haber vereceği? Niye kendi kendini dolduruyorsun durduk yere? Kötüyü çağırmasana oğlum. Allah Allaaah… Hasta mısın nesin? Sen güçlü olacaksın ki, annen de güçlü olsun. Bir dahaki gidişinde beni de götür Gülayşe teyzeye. Kadını da evhamlandırırsın şimdi sen bu hâlinle.” Fikret onu yeteri kadar teskin ettiğinden emin olunca geri çekilmek üzere bir hamle yaptı, fakat Azer’in ona müsaade etmediğini sezdi bir an. Bu sadece küçük bir andı, hemen gelip geçmişti. Ama geri çekilip de onunla göz göz geldiğinde Azer’in ela gözlerindeki parıltı Fiko’nun beynine bir şimşek gibi inmişti. Yapma… O gözlerde başka bir şeyin parıltısı vardı. Düşüncesi bile Fikret’in midesini bulandıran, başına gelmesinden deli gibi korktuğu bir şey… Azer yaklaştı, Fikret geri çekildi. Bu hamleler öyle sakin, öyle donuk bir havada yapılıyordu ki sanki akreple yelkovan gibi biri kaçıyor, öbürü kovalıyordu. Fikret kendini yanlış gördüğüne ikna etmeye çalışarak geri çekerken, Azer ‘hayır, doğru gördün’ der gibi ona daha da çok sokuluyordu. Nazik ve usul… Bu sessiz kovalamaca dudaklarının arasında bir solukluk mesafe kalana kadar devam etti. Azer’in dolgun dudaklarından süzülen sıcak nefes Fikret’in ince, pembe dudaklarına çarparken; alınları çoktan birbirine kavuşmuştu. İşin garibi, Fikret iğrenmesine rağmen felç olmuş gibi kalakalmıştı o şekilde. Bunun için kendinden nefret etse de bir milim oynayamamıştı yerinden. Ve bu sessizlik ikrar demek olduğundan, artık çok geçti. Azer, köşeye kıstırdığı Fiko’sunun hâyâli bile kalbini tekletmeye yeten pembe güzel dudaklarına uzanıp ufak, nazik bir öpücük kondurdu ve bu küçük dokunuş sanki ateşle barutun birleşmesi gibi bir patlama yarattı ikisinin de zihninde. Ufacık bir dokunuşun etkisi nasıl bu kadar büyük olabilirdi? Aklını kaçırmak üzereydi Azer. Bütün dünyası dudaklarının ucunda duruyordu. Bir süre kimseden çıt çıkmadı. Çünkü bu bir kontrol dokunuşuydu ve taraflardan biri geri çekilmediği sürece temas sonlanmayacaktı. Azer için bu minik dokunuş bile kalbini sızlatıp karnına kramplar sokmaya yeterken; Fikret sadece şok içinde kıvranıp iğreniyordu. İlk defa bir erkek tarafından öpüldüğü için midir bilinmez; gözleri iri iri açılmış, şaşkınlıktan donakalmıştı. Vücudu bu eyleme hazırlıksız yakalanmış, tepkileri taşlaşmış, normalde vereceği tepkileri veremez olmuştu. Azer onun hareketsizliğini kendine izin sayıp aşığı olduğu dudakları narin bir çiçeği öper gibi öpmeye devam etti. Fikret’in dudaklarını oynatmadığını, öylece kalakaldığının farkında olsa da umutla öpmeye devam etti. Başı öylesine ağırlaşmıştı ki, sevdiğinin dudaklarından ayrılma korkusu olmasa oracığa düşüp bayılabilirdi. Ama hayalini kurmaktan öteye geçemediği bu öpüşmenin şu an, bu arabanın içinde gerçekleşiyor oluşu ona öyle bir şevk vermişti ki… Kendini Fikret’i öpmekten alamamıştı Azer bir türlü. Bir an sonra parmak uçlarıyla Fikret’in çenesine dokunduğunda kendiliğinden aralanan iki dudağın şehvetine kapılıp dilini içeri göndererek öpüşmeyi daha da derinleştirmesi, o ana kadar zihninin içinde kıvranıp duran Fikret’in muhattabı olduğu bu güzel dudaklara sıkı bir öpüşle karşılık vermesine sebep olmuştu. Ve bu hamle… tıpkı bir volkanın patlaması gibi şiddetli alevlere, lavlara gark etmişti Azer’in bedenini. Sonunda Fikret’in direnci kırılmış, şokla açılan gözleri arzuyla kapanmıştı. Bu karşılık demekti. Ben de, demekti. Sen her ne hissediyorsan, ben de… Daha fazlası için birbirini yiyen dudakların kuvvetli buluşmalarının bıraktığı şehvet uyandıran ten sesleri kulaklara her değdiğinde iç gıcıklayıp karın boşluğuna zalim tekmeler indirirken, iki genç de nefessiz kalmak pahasına birbirinden ayrılmıyordu. Sanki şimdiye kadar birbirlerine attıkları her bir yumruğun affını istermişçesine öpüyorlardı birbirlerini. Fikret’in elleri Azer’in yanaklarına uzanırken, Azer aklını kaybetmemek için Fikret’e sarılıyordu sımsıkı. Bu yaşadıkları gerçek olamayacak kadar güzeldi. Ama gerçekti işte. “Ah…” diye inledi Azer sonunda. Kasıklarındaki hain sancı, onu ne kadar arzuladığını açık seçik ele veriyordu. Artık utanca yer kalmamıştı. Her şey ayan beyan ortadaydı. Korku artık kapıda değil; evin içine girmişti. Azer, Fikret’i arzuluyordu. Duyduğu şehvet dolu iniltiyle kulakları kızaran Fikret ise, uyuşan dudaklarını sıkıca onunkilere bastırırken tıpkı kızları öperken hissettiği şeyleri ona da hissettiğini fark edip ürperdi. Halbuki karşısında duran onun gibi bir erkekti. Heyecanlanması, onu arzulaması yanlıştı. Çok yanlış… Neden? Neden olmayacağını bile bile daha fazlası için savaşıyor, ona karşılık veriyordu? Allah’ım… dedi içinden. Beni kurtar yoksa delireceğim. Azer’in elleri sırtında, belinde dolaştıkça yandığını hissetti Fikret. Sanki damarlarında kan yerine ateş dolaşıyor, onu için için yavaş yavaş yakıp kavuruyordu. Kendine hakim olamamaktan korktu delikanlı. Kendinden, yapmak istediklerinden korktu. Daha dün bir kaşık suda boğup öldürmek istediği adama karşı… Bu ne biçim bir histi böyle? Öpüşmenin etkisiyle sarhoşa dönen Azer’in eli bir an, sadece kısacık bir an lacivert eşofmanının önüne belli belirsiz değdiğinde, tıpkı dere kenarında su içen bir ceylanın bulanık suyun içinde bir timsahı fark edişi gibi irkilerek gözlerini açtı Fikret. Göklere yükselen yarım aklı, uyarılan uzvunu avuçlayan eli hisseder hissetmez başına gelmişti. “Aağhh!!” Öpüşmelerinin kuvvetini gözler önüne seren güçlü bir ten sesiyle dudaklarını birbirlerinden ayrıldıklarında ikisi de nefes nefeseydi. Birbirlerine bakamadan tıpkı eş kutupların birbirini itişi gibi aynı anda kendi taraflarına çekildikleri gibi yüzlerini arabanın tavanına mıhlayıp derin soluklar eşliğinde az önceki öpüşme depreminin artçı sancılarını atlatmaya çalıştılar. Hele Fiko… Derin soluklarının içinde sol elinin parmaklarını aralık dudaklarına götürmüş, yarım saattir arabanın içinde yaptıkları şeyi ancak idrak edebilmenin şokuyla titriyordu. Güçlükle yutkunarak başını öne eğip hasar kontrolü yapmak ister gibi eşofmanının önüne baktı. Lacivert eşofmanın önünde gördüğü iki damla ıslaklık kafasına bir şimşek gibi düşüp öldürmüştü onu utançtan. Önce panik, ardından inkâr, sonra da öfke kapladı her yanını. “HASSİKTİR!!” Birincisi, bu karşısındaki bir erkekti. İkincisi, bu kişi düşmanıydı. Üçüncüsü, bu er kişi aletini avuçlayarak onu boşaltmıştı. “N’aptın lan sen?” dedi Fiko belli belirsiz. Şimdi tatlı tatlı sızlayan ve eşofmanın üstünden rahatlıkla seçilen uzvunu örterken az önce yaşananların kafası daha yeni geliyordu. “…Allah kahretsin.” “SENİN ALLAH BELANI VERSİN!!” Elinde olmadan gözleri dolmuştu Fikret’in. Annesinin ölümü haricinde, hayatında duygusal anlamda hiç bu kadar örselendiğini hatırlamıyordu. Azer ise hâlâ durumun gerçekliğine hayret ediyor ve nefeslerini bir türlü düzene sokamıyordu. Fikret’in eli kucağına gidince bakışlarını aşağıya indirme gafletinde bulundu. Ve o an anladı bu öfke patlamasının sebebini. Kritik eşiği geçmişlerdi. Artık ikisine de geçmiş olsundu. Bundan sonra ne dost ne de düşman olabilirlerdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE