Merhabalar 👋🏼
Uzun bir aradan sonra yine döndük çöplüğümüze çok şükür! Leblebici benim safe zone kurgumdu. Diğer ficlerime nispeten daha yeni ve çıtır çerezdi. Mahalleydi, kavgaydı, buram buram kekoydu.... Özlemişim!
Yanlış hatırlamıyorsam, bu kurgunun bölümleri kısa olacak demiştim. Bu yüzden Görücü'ye 1 atıyorsam buna 2 atacağım diye kararlaştırıp elimde olmayan sebeplerle sallamışım yb'leri. Olsun. Elimde vardı bir önceki bölümün devamı. İlerletip geçiş bölümü olarak tamamladım. Umarım beğenirsiniz. Umarım yb'ye kadar bu bölüm biraz tutar sizi.
Not: Çiftimizi biraz daha yakınlaştırıyorum. Güzel yorumlarınızı bekliyorum. 💃
Neyse çok bekletmeden...
Yeni bölüm yayınlamaktan kıvanç duyuyorum efenim. İyi okumalar! ❤️
• • •
Yazardan 🌹
"Öhhö! Öhö..."
Azer güçlükle yutkunup battaniyesini burnuna kadar çekti. Zamanında bütün aydın ve şairlere ilham olan "soğuk mapushane damları" onu da fena etkilemişti. Fakat sanatsal anlamda değil...
Delikanlı, ahşap sedirinin ucuna konulmuş battaniyeye sarınarak uyuduysa da kâr etmemiş, sabaha karşı öksürerek uyanıp; Fikret'i de kendiyle beraber uyandırmıştı.
"Ya sabır amınakoyim, ya sabıır..."
Altında sert bir bank olmasına rağmen saatlerce aynı pozisyonu hiç bozmadan yüzü duvara dönük şekilde mışıl mışıl uyuyan Fikret, Azer'in öksürükleri yüzünden söve saya gözlerini açtığında yaptığı ilk şey kedi gibi gerinmek ve çatık kaşlarıyla doğrulup oturmak olmuştu.
"Şşş... Öksürmesene oğlum! Sıtma mı oldun?" diye bağırdı fısıltıyla. Bir yandan da elinin tersiyle gözlerini ovuşturuyordu. Gerçi... Görüşünü düzeltse ne olacaktı? Etraf kapkaranlıktı. Nezarethane henüz aydınlanmamıştı. Küçük pencerelerden içeri ışık girmesi için en az 2 saat daha beklemeleri gerekiyordu.
"Öhhö-öhhö!! Öhö..."
"Azer! Bana bak lan, öleyim deme sakın. Başıma kalırsın bi' de senle uğraşamam."
Azer, Fikret'in bu dediğine gülmek istediyse de gıcık tutmuştu, öksürmekten gülemiyordu.
"Ulan üç kuruşluk uykumuz vardı, onu da piç ettiniz lan kahpenin çocukları! Öğlen duruşmam var! Alooo..." diye böğürdü duvar dibindeki hücrelerden biri. Sesi dalgalar halinde en baştaki hücreye, Azerler'in hücresine, kadar gelmişti. Fikret görmeyen gözleriyle Azer'den tarafa baktı. Battaniyeyi tutan ellerini ayırt edebiliyordu sadece. Sesi de çıkmadığına göre, demek ki adama cevap verecek hâlde değildi Azer. Fikret onun adına mahçup hissetti.
"Tamam birader, sakin! Uyumana bak sen..."
Karşıdan cevap gelmediğinde rahatladı. Sorun halledilmese de kestirilip atılmıştı.
"Şşş... Azer?"
Azer'den ses gelmemeye devam ediyordu.
"Öldün mü lan değnekçi? Ses versene!"
Azer güçlükle yutkunup "Su..." diyebildi yattığı yerden. Son nefesini verecek gibi triplere girmesi Fikret'i güldürmüştü.
"Lan... Ağlama tamam, dur bekle. Bulacağım şimdi sana su."
Azer arkasına bastığı spor ayakkabılarını sürüye sürüye demir parmaklıklara yaklaşıp masasında uyuklayan gardiyana seslendi.
"Pişşt... Memur abi! Uyanık mısın? Eyy!!"
Nöbetçi bekleyen memur gözlerini açarken "Abini s..." diye başlayacakken durup "Ne var?!" diye sordu aksi aksi.
"Arkadaşı gıcık tuttu da... Bi' su varsa verir misin abi?"
Adam masanın altındaki su kolisine uzanırken "Size zahmet bize eziyet." diye de ekledi Fikret her zamanki gibi. Üzerinde bir dilenci mahcubiyeti vardı sebepsiz. Küçüklüğünden beri birinden bir şey istemeye o kadar alışmamıştı ki... Böyle istemesi gereken anlarda bile hiç haz etmediği o eziklik hissi kaplıyordu içini.
"Bana bak çok ses yapıyorsunuz orada ikiniz, şikayet var arkadan. Biraz usul konuşun. Zaten Behçet komiserim gelsin, salınacaksınız şurda 2-3 saate. Al suyunu al..." derken esniyordu memur.
"Eyvallah." dedi Fikret 1,5 litrelik suyu memurun elinden alırken. Pet şişenin kapağını açarken niye iki tane istemediğini sorguluyordu.
"Siktir et..." dedi kısık sesle kendi kendine. İkisine de yeterdi bu su. Ayrıca... Dolaylı yoldan öpüşme olayını ciddiye alan ergen bir genç kız değildi sonuçta.
"Şşş... Ses ver lan kerhaneci!" diye fısıldadı Azer'e doğru, biraz aksi.
Azer battaniyenin arkasında ter içinde kalmıştı. Aslında dün bir şeyi yoktu ama demek ki soğuk yemişti bir şekilde.
"Neredesin? Şşş... Azer dedim. Neredesin?"
Fikret köpek çağırır gibi "şşş", "pşşş" diye diye el yordamıyla onu bulup yattığı bankın ucuna oturdu. "Bir düşmanımıza bakıcılık yapmadığımız kalmıştı. Hey güzel Allah'ım... Doğrul biraz, doğrul! Karanlıkta seçemiyorum seni. Bak dökerim suyu üstüne ha..." diye tehdit etti inceden. Azer de onun sesini yakınında duyunca güç de olsa doğruldu gülerek. Onu hep böyle yakınında bulabilseydi keşke. Kavga etmeden, kötü sözler söylemeden yanına çağırabilseydi...
"Fikret..." dedi fısıldayan sesiyle.
"Buradayım gel."
Fikret, onun sıcak nefesini yüzünde hissetmesinden midir yoksa Azer'in ihtiyaç dolu sesinden adını duyduğundan mıdır bilinmez, şaşarak durakladı. "N-Neredesin, dur."
Karanlıkta kendini savunmasız hissediyordu. Ayrıca da bu teklifsiz yakınlık hiç hoşuna gitmemişti.
"Kımıldama, ben bulurum seni."
Dediği gibi yaptı. Elini havaya kaldırıp -tıpkı görme engellilerin elleriyle bir insanı tanımaları gibi- yoklayarak Azer'in yüzünü buldu. Daha dün ettikleri kavgada yardığı kaşını, pürüzsüz göz kapaklarını, biçimli burnunu, baş parmağına sürtünen dolgun dudaklarını, şakağından aşağı boynuna doğru akan ter damlasını... Ama hepsinden çok, elinin altında cayır cayır yanan tenini hissetti.
"Ateşin mi var lan senin? Niye bu kadar sıcaksın?"
Onun için endişelendiğinden değildi. İnsani davranmaya çalışıyordu sadece. Kendini böyle avutarak elini Azer'in alnına çıkarttı. Sıcaklığı iyiden iyiye avucunu ısıttığında durumun ciddiyeti kafasına dank etmişti.
"Ateşin var lan senin! Dur bi' dakika... Karanlıkta da bir bok göremiyorum ki anasını satayım. Yat aşağı kımıldama. Bakıcam bi' çaresine."
Onun için endişelenen vicdanına benzin döküp yakmak istese de Fikret buydu işte. Kin tutardı tutmasına ama o kişiye de bir şey oldu mu, her şeyi unutup koşa koşa yardımına giderdi. Babasına 1000 kere küsüp 1001 kere barışması da bu yüzdendi.
Fikret özünde ne düşmandı, ne de kindar.
"Dur dur... Önce su iç biraz, öksürüğün gitsin."
Azer denileni yapıp kendine uzatılan şişeye uzattı dudaklarını. Fikret de şişenin kapağını tutan eliyle ensesini destekledi Azer'in. "Yeter." dediğinde şişeyi geri çekti usulca. Azer üç yudum ya içmiş ya içmemiş, hemen akabinde geriye düşürmüştü gövdesini.
"Eyvallah Fikret kardeş, su verenlerin çok olsun. Sen de olmasan..."
Normalde olsa ona kinayeli laflar sokacak olan Fikret, bu sefer cevap vermedi. Fark ettirmemeye çalışsa da aslında epey gerilmişti. Harıl harıl çalıştırdığı sarı kafasının içinde bu gibi durumlarda ne yapıldığına dair bir bilgi kırıntısı arıyordu. En son çevresinde kimin hastalandığını hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı.
Sonra aklına annesi geldi. O daha ilkokul 3'teyken hastalıktan ölen annesi...
"Annem ne yapardı..?"
Küçükken hastalandığında, ateşi çıktığında annesi beyaz, kumaş bir mendili ıslatıp elini yüzünü, kollarını, göğsünü silerdi. Başını okşar, alnını öper; Fikret de çocuk aklıyla çabucak iyileştim sanırdı.
Dışarıda hava hafiften aydınlanırken başını kaldırıp parmaklıklarla çevrili küçük pencerelerden gökyüzüne baktı Fikret. Bulutlar kızıldan beyaza çalan bir renge bürünmüştü. Işık çok az aydınlatıyordu hücrenin içini ama en azından üstünü başını seçebiliyordu delikanlı.
Elindeki pet şişeyi yere, Azer'in bankının ucuna koyup soyunmaya başladı. Her daim içine giydiği atleti spor ceketinin içindeydi yine. Ceketi kendi bankına atıp koltuk altları sarıya çalan beyaz sporcu atletini başından çıkarttı hızlıca. Beyaz, geniş omuzlarının ve kürek kemiklerinin hep beraber ahenkle kıvrılışı Azer'i hipnoz etmişti.
"Biraz terli ama kusura bakmayacan artık. İlk yardım yapıyoruz burda sana..."
Azer hayranlıkla karışık bir merakla onu izliyordu. Dudağına iliştirdiği ilgi dolu tebessüm Fikret tarafından "dalgacı" bir gülüş olarak algılanmıştı bile çoktan. Yine, her zamanki gibi...
Umursamadı Azer. Varsın öyle olsundu.
"Bunun işe yaraması lazım. Yaramazsa... Başka ne yapılır bilmiyorum."
Fikret atleti iki ucundan tutup asılarak yırttı. Askılarını ve terli kısımları kopartmayı denedi. Büyük çoğunlukla başarmıştı.
"Şimdi... Hah... Biraz ıslıyorum bunu."
Demin yere koyduğu su şişesini alıp yarısını beyaz kumaşın üstüne boca etti. Yetmezse birazdan alırım gene, diyordu içinden. Önce bir deneyelim bakalım...
"Hazır mısın değnekçi? İlk sefer her zaman kötüdür."
Azer "Gönder gelsin!" der gibi gülümsedi.
Zaten ben yanmışım yanacağım kadar. Bir damla suyla mı söneceğim?
Fikret bunu bir onay kabul ederek ıslak kumaşı sıkmadan elinde ikiye katladı ve küçük, demir parmaklıklı pencerelerden süzülen ışığın altında rahatça seçilmeye başlanan çıplak, atletik gövdesini sakınma gereği duymadan Azer'e doğru yürüdü usul usul. Az önceki gibi yanına oturmuştu biraz sonra.
Uzun, beyaz, yer yer dövmeli, kaslı kollarını ona uzatırken "Bismillah..." dedi fısıldar gibi. Annesi de hep böyle yapardı. Elindeki bezi dikkatlice Azer'in alnına koydu sonra. Hücrelerin dili olsa da anlatsa, diyordu bir yandan da içinden. "COSS" sesini bir ben duydum herhalde..?
"Ahh..." diye bir inilti döküldü birden Azer'in dudaklarından. Soğuk beynini dağlamıştı ama iyi de gelmişti.
"Ah deme oh de Aslan'ım... Daha bu ne ki? Göğsüne konunca gör sen donmayı." diyerek keyifle sırıtıyordu Fikret. Ona, onun kalbine yaptığı şeyden zerre haberi yoktu.
"Küçükken..." diye başladı. Gözlerindeki çocuksu parıltılar Azer'e ilkokul zamanlarını anımsatmıştı. Çatık kaşlı, eksik dişli, babası tarafından zorla asker tıraşı edilmiş sarı kafasıyla annesinin elinden tutmuş okula getirilen mavi önlüklü, sümüklü çocuk... Fikret. Sadece okulun ilk günü aynı sırayı paylaştığı Fikret...
"...Annem de bana yapardı böyle. Mekânı cennet olsun."
Yüzüne çöreklenen hüznün gölgesinde çenesini kapattı hemen Fikret. Bunu ne diye onun yanında söylüyorsam, diyordu içinden kendine kızarak. Ama Azer zaten onun iç sesini duyuyordu ki. Yıllar önce bir hata edip anasına sövmüş olabilirdi ama en az onun kadar duymuştu o da rahmetlinin acısını. Annesizliği bilemezdi tabi ama... O da ailesinden birilerini kaybetmişti en nihayetinde. Sevdiği birini kaybetmenin ne demek olduğunu az buçuk biliyordu.
Fikret konuşmadan Azer'in üstündeki battaniyeyi çekip aldığında "N'apıyorsun lan deli misin?! Donuyoruz burada." diye ciyakladı Azer. Nezaret onun sandığı kadar soğuk değildi ama ateşli birinin bunu hissetmesi beklenemezdi zaten.
"Taabi efendim." diye dalga geçti Fikret battaniyeyi kendi tarafına koyarken. Bir yandan da söylenmeye ve talihine sövmeye devam ediyordu:
"Ulan... Bir hemşirelik yapmadığım kalmıştı sana. O da oldu, tam oldu anasını satayım! Aç gömleğini, aç! Onu da mı ben yapayım it? Hemşire olduğum yetmedi bir de skort mu olayım?"
Azer emin olmak istercesine durup ona baktı birkaç saniye. Fikret gayet ciddiydi. Islak kumaşı göğsüne de koyması gerekiyordu. Annesi böyle yapmıştı.
"Off... Soğuk lan bu baya. Yapma bırak, kalsın."
"Nazlanma hadi nazlanma..."
Azer yattığı yerde yorgun parmaklarını siyah gömleğinin önüne götürüp çıt çıtları birer birer açmaya başladı. "Öhhö-öhhö..!" Öksürdü bir iki kez. Göğsü acıyla kasılmıştı öksürürken.
Bir dakika sonra gömleğin önü tamamen açılınca gayriihtiyari incelemişti Fikret. Kendinden zayıf sandığı Azer, aşağı yukarı onun kadardı. Askerliğin hediyesi diye düşündüğü karın kaslarının belirgin oluşu canını sıktı. Ama sonra dün onu evire çevire dövdüğü anları gözünün önüne getirince keyiflendi hemen.
Ne salak lan bu çocuk, dedi içinden. Boş yere kendini dövdürttü bana.
Uzanıp alnında duran nemli atleti ellerinin arasında çevirdi. Epey ısınmıştı kumaş. Şişeyi eğip tekrar ıslattı.
"Hazır mısın?"
"Değilim desem koymayacak mısın?"
Fikret eziyet etmekten keyif alan biri gibi bakıyordu karşısındakine. "Yiooo... Fantezi olsun diye sordum."
Çarşaf gibi açtığı bezi ikinci bir "COSS!!" sesi eşliğinde, boydan boya Azer'in gövdesine örttüğünde elektrik verilmiş gibi titredi delikanlı. "AAAĞH... Siktir lan çok soğuk..."
"Şşş... Uyuyan var lan, yavaş!" derken gevrek gevrek gülüyordu Fiko. Azer'in çocuk gibi zırlamasından acayip keyif almıştı.
"Ne gülüyorsun lan it herif?! Başlayacağım şimdi bezine de suyuna da..."
Bezi çekip almak için hareketlenen elini kavradı hemen Fikret Azer'in.
"Hop hop hop... Ne yapıyorsun birader? Duracak biraz böyle. Almayacan hemen."
Elinin altında yanan kas kütlesi kalp gibi atıyordu Fikret'in.
"Ulan bi' de üşüyorum diyorsun. Olimpiyatlara koysam meşale diye işe alırlar lan seni!"
Gözlerine yaşlar dolarken başını geri attı Azer. Kendini hiç iyi hissetmiyordu ama bunu ne olursa olsun saklamalıydı. Böyle sevdiği çocuğun karşısında yarı çıplak, savunmasız, eğilip bükülüp zırlamamalıydı.
Rezil oldum lan...
"Fikret bi siktir git, rahat bırak beni ya." dedi gayet yenik bir tonda.
Boştaki kolunu yüzüne örtmüş, rezilliğini sorguluyordu.
"N'oluyor lan, ne bu tripler? Az önce iyiydin 'Bokunu yiyim abi n'olur barışalım.' diyordun n'oldu? Ne ters yapıyo'n şimdi?"
"Öyle demedim, lafı çevirme."
"Ha... Ben öyle duydum gibi gelmişti pardon." dedi Fikret gevşek gülüşünü bozmadan.
"Ya bırak hadi git tamam, iyiyim ben. Düşünme abi beni. Düşünme!" dedi Azer yine gitmesini isteyerek. Yetmişti kendini bu kadar ezik gösterdiği. Ama... Fikret yerinden kımıldamadı.
"Ulan sikik!"
Eyvah...
Bunun arkasından manas destanı gibi bir fırça bekliyordu Azer. Çünkü genelde öyle olurdu. Serkan'dan biliyordu.
"Tepemde takır takır öksürdün iki saat itimi uyutmadın. Ölecek şimdi başıma kalacak bu burda dedim, kıymetli uykumu bölüp kalktım sana su getirdim. Atletimi yırtım senin için ıslattım soğuk kompıres yapıyorum şurda. Senin dediğin laflara bak amınakoyim! Nankörsün."
Bunu der demez Azer'in yanında kalkıp kendi bankına yürüdü ve demin üstünden çıkardığı ceketini giyip fermuarını sertçe boğazına kadar çekip oturdu. Delici bakışları Azer'in üstündeydi hâlâ. Bir anda nasıl saman alevi gibi parlayıp dövüşçü horozuna dönmüştü anlayamamıştı Azer. Fikret'te onu allak bullak eden bir şeyler vardı.
"Ee işte... Herkes fıtratının gereğini yapar derler. Zehirden şifa, kahpeden vefa beklenmezmiş. Biz gene de bekliyoruz işte bi' umut. Kusura bakma, yardım ettik. Bir daha olmaz."
Azer şaşkınlıkla dinledi Fiko'nun zehir zemberek sözlerini. Gülse mi ağlasa mı bilemiyordu. Bu sarı kafa düşük genel kültürüne rağmen nereden bulup çıkarıyordu böyle sözleri, hayret ediyordu her defasında.
"Fikret..."
"Dalağını sikerim senin! Konuşma benimle."
Azer gülümseyerek ellerini göğsünün üstüne serili duran Fiko'nun atletinde kavuşturdu. Olması gereken buydu ona göre de. Azer bir pot kıracak, Fikret onu azarlayacak, Azer sövecek sayacak, Fikret de siktiri çekip kabuğuna çekilecekti. Bu böyleydi. Alıştığı düzen buydu ikisinin de.
Acaba onu ne kadar sevdiğimi bilse de gene böyle yapar mı?
Güneş'in ilk ışıkları hücreye süzülürken elleri göğsünde bağlı, gözleri yumuk, dudaklarını araladı Azer. Konuşmak yasaktı da... Türkü söylemek de mi yasaktı?
"Karadır şu bahtım kara,
Sözüm kâr etmiyor yara...
Yaktın yüreğimi nara,
Eyvah, eyvah, eyvah, hey..."
Sesi kısık denecek kadar azdı ama içindeki elem, dert, keder olduğu gibi dinleyiciye geçiyordu. Fikret küçümsercesine çattığı kaşlarıyla, göz ucuyla ona baktı. Azer gözleri kapalı türkü söylüyordu. Bu zamana kadar onu birkaç kez şarkı söylerken duymuştu evet, ama hiçbirinde bu kadar acıklı söylemiyordu.
"Kendim ettim kendim buldum,
Kendim ettim kendim buldum.
Gül gibi sarardım soldum.
Eyvah, eyvah, hey..."
"Senin de bu şarkı türkü merakın... Ne oldu lan? Neye dertlendin gene? Kendin ettin kendin buldun tabi ya... Başka ne olacaktı?"
Aşkını görmezden geldiği yetmiyormuş gibi bir de dalga geçer gibi konuşan Fikret'e aldırmadan söylemeye devam etti Azer:
"Bilmez yar gönlümden bilmez,
Akar gözyaşlarım dinmez,
Bir kere yüzüme gülmez.
Eyvah, eyvah, eyvah, hey..."
Fikret beğenmemiş gibi dinliyordu (hoş beğense bile bunu itiraf edecek değildi) ama güzeldi Azer'in sesi. Ağırdı. Usuldu. Azametliydi. İnsanın içini okşayan, hoş bir tınısı vardı. Hatta belki içeri giren Komiser Behçet'in "Koğuş kalk!!" diye bağırması olmasa... Gözleri bile dolabilirdi Fikret'in.
"Azer! Ne bu hâlin evladım? Kalk giyin, salacağım şimdi sizi."
Fikret somurtarak ayağa kalktı. Behçet'in yüzünü gördüğüne pek de memnun olmamıştı.
Demir kapılar açılırken "Hadi açın da gidelim komiserim. İşimiz gücümüz var bizim de..." diye söylendi alçak perdeden. Bu lafın üzerine Komiser Behçet açtığı parmaklıkların dibinde durup küçümseyen bakışlarla süzmeye başladı Fiko'yu. Azer ona değen her bir iğneleyici bakışa küfretti. Sadece onun gördüğü ama diğer hiç kimsenin göremediği meziyetleri vardı Fikret'in. Ama herkes ona "işe yaramaz" gözüyle bakıyordu. Ve bu bakışlar Fikret'ten çok Azer'i incitiyordu. Reddedip üstüne bir de kavga çıkaracağını bilmese, gel benim yanımda çalış derdi. Ama... Diyemezdi.
"Bak bak bak... Azer duydun mu lan? İşi gücü varmış Fiko'nun. Sanırsın holding CEO'su! Çarşıda Leblebici değil misin oğlum sen? Ne işin olacak?"
Fikret yüzü yerde, elleri ceketinin ceplerinde dışarı çıkmak için hazırlanırken duyduklarıyla olduğu yerde kalıp bir anda hareketlenerek Behçet'in yakasına yapıştı sımsıkı.
"LAN! BIRAK LAN YAKAMI PUŞT!"
Azer yattığı yerden doğrulup elindeki nemli, beyaz atlet parçasıyla Fikret'e doğru yürüdü. Her an tetikteydi. Bir şey yapmaya kalkarsa tutup ayıracaktı Fikret'i. Bir de şimdi memura mukavemetten yatsın istemiyordu.
"Ne o? Ne bakıyorsun öyle dik dik? Beni mi dövecen? Aklınız başınıza gelmediyse az daha yatırayım sizi beyler? Ha?!"
Fikret dişlerini sıktı. Bu adamı evire çevire dövmek gibi basit hayalleri vardı ama herif emekli olmadan bunu gerçekleştiremeyeceğini bilmek canını sıkıyordu.
"Bana bak lan Behçet... Polis dedik sana hürmet ettik, sikine taşşağına sürmedin. Eyvallah, bu da böyle bir insanmış dedik. Ama haddini aşma! Benim adım Fikret Ali. Yaptığımız iş de leblebicilik değil, kuruyemişçilik. Ayrıca da vatandaşı aşağılama hakkını kim veriyor lan sana? Ha?! Keltoş!"
Elini uzatıp ceketinin sırtını çekiştirirken "Fikret sakin!" dedi Azer uyaran bir tonda. Ama duymuyordu onu delikanlı.
"Sen kimsin be serseri?!"
Behçet öfkeden kıpkırmızı kızaran yüzüyle belindeki copa uzanmak üzereyken Azer ani bir atakla Fikret'i çekip aralarına girdi hemen. Kısa boylu Behçet komiseri omuzlarından sıkıca kavrayıp "Behçet abi!! Dur tamam, sakin ol. Her zamanki Fikret işte abi. Ne dediğini bilmiyor, boş ver sen takılma. Ne diye ona uyuyorsun abi sen?" diye soğutma çalışmalarına giriştiğinde, Fikret yüzünde tiksinen bir ifadeyle ikisinden de uzaklaştı. En çok da Azer'den... Ama bilmiyordu ki Azer bunu onun iyiliği için yapıyordu.
"Abi sen şimdi uzatma mevzuyu, bizi sal. Öğleden sonra babam kahve içmeye gelir, o zaman onunla konuşursunuz, olur mu?"
Azer'in babası hem mahallenin muhtarı hem de gayrimenkulle uğraşan bir iş insanıydı. Sözü de kolu da uzanırdı birilerine. Şimdiye kadar çok kez oğlunun yakasını kurtarmışlığı vardı. Fikret'ten ve babası Sami'den pek haz etmese de oğlunun isteğini kıracak değildi.
"Cık cık cık..."
Fikret hücrenin dışında nöbetçi memur masasında dayanmış beklerken dişlerinin arasından güldü bu lafa. Ne çabuk unutmuştu Azer'in zoru gördüğünde babasının arkasına saklanan bir puşt olduğunu. Yıllarca baba parasıyla caka sattığını, çocukken yazları Serkan'la ayakkabı boyayıp sokakta simit satarak harçlık çıkarırken onlarla dalga geçtiği günleri... Daha yeni baba parasıyla Kartal abinin otoparkına ortak olup Allah'ın her günü ona azap olduğunu ne çabuk unutmuştu?
Değil onunla dost olmak, düşman bile olmazdı bundan sonra. Bu duyduklarından sonra öyle soğumuştu Azer'den.
Kalçasını nöbet masasından ayırıp "Düşmanlık bile lütufmuş lan sana!" dedi Azer'e karşı.
Ayakları nezarethanenin çıkışını bulmadan önce son söylediği buydu:
"Bundan sonra harbiden yanıma gelme."
• • •
Bölüm sonu :') 🌹
Not: Benden düzenli haber almak isteyen, kurgularla ilgili paylaşımlarımı görmek isteyenleri i********: hesabıma beklerim (pandorababa1). Suyu kaynattım. Gelirseniz çay; gelmezseniz kahve yapıcam, ona göre. ;)
Haydi kendinize iyi bakın. Şu olaylar bi bitsin, geliyorum. 👋🏼😘