SARI AYGIR

1257 Kelimeler
Sabahki şaşkınlığımı ve korkumu dersler başlayınca unutmuştum. Öğlene kadar vaktin nasıl geçtiğini anlamadım. Öğleden sonra bir saat daha dersim vardı. Ondan sonra da doktora gidecektim. Dersim bitince öğretmenler odasına geldim ve kitaplarımı kendime ait dolaba yerleştirmeye başladım. "Aybike Hanım?" Arkamı dönünce elli yaşlarında, iri yapılı, kırlaşmış saçları özenle taranmış pos bıyıklı birinin bana baktığını gördüm. Üzerindeki koyu kahverengi takımın her yerinden lüks akıyordu. Boynunda takımına uygun bir fular vardı. Elinde siyah, büyük bir çanta tutuyordu. Velilerin sık sık öğretmenler odasına gelip bizimle görüşmek istemesine alışkındık. Bu yüzden köşedeki masaya ilerleyip ona karşımdaki sandalyeyi işaret ettim ve oturdum: "Buyurun lütfen." Karşımdaki sandalyeyi tutup yanıma sürükledi ve bana çok yakın oturdu. Bu hareketi bana tuhaf gelse de, adam babam yaşındaydı ve hareketlerinde nezaket vardı. Boğazımı temizleyip sordum: "Hangi öğrenci için gelmiştiniz?" Adam masaya koyduğu çantasını açarken donakaldı ve bana bakıp gülümsedi: "Ah, siz beni velilerden biri zannettiniz?" Pes bir kahkaha atıp çantasının içinde bir şeyler aramaya devam etti ve bana bakmadan konuştu: "Ben buraya dikişleriniz için geldim Aybike Hanım." Bana dönüp alnımı gösterdi: "O dikişleri geçen gece ben attım." Etrafıma bakındım. Velilerin buraya gelmesi sıradan bir şey olduğu için, diğer öğretmenler bize dikkat etmiyordu. Fısıldayarak konuştum: “Seni o mu gönderdi?” Çantasından pansuman malzemeleri çıkarırken cevapladı: “Evet.” “Peki onun… Onun adı ne?” Adını bile bilmediğim bir adamın evinde olduğumu ona ilan etmekten utansam da, adamın babacan tavrı rahat davranmama sebep olmuştu. O da benim gibi fısıldayarak öne eğildi: “Sana bunu söyleyemem. Beni sıkı sıkı tembihledi.” Sonra doğrulup normal ses tonunda konuşmaya devam etti: “Sanırım seninle resmi olarak kendisi tanışmak istiyor. Böyle gizemlere bayılır.” Alçak sesle bir kahkaha daha atarak alnımdaki bandajı açmaya koyuldu. O bu işleme başlayınca şimdi öğretmen arkadaşlarımın hepsinin buraya baktığını fark ettim. Öğretmenler odasında, ayağımıza özel doktor gelmesi garip bir durumdu tabii. Onların duymasını istemediğim için alçak sesle konuştum: “Öyleyse siz doktorsunuz?” Başımı iki ellerinin arasına almış alnımı incelerken cevapladı: "Hı-hıı..." Çantasından çıkardığı malzemelerle yaramı temizlemeye başladı: "Genel cerrahım ama çok uzun yıllar önce aktif doktorluğu bıraktım. Bir hastanem var, artık işletmeci sayılabilirim. Arada ismi lazım değile tıbbi yardımda bulunuyorum sadece." "O arkadaşınız mı?" Elleri duraksayarak gözlerime baktı: "Değer verdiğim bir yakınımın oğlu. Daha çok... Bir emanet gibi. Sana daha fazlasını söyleyemem." Başımı sallayarak işini tamamlamasına izin verdim. Pansumanı yapıp dikişleri açıkta bıraktı. "Dikişlerin temiz görünüyor, çok şükür enfeksiyon falan kapmamış. Artık üzerini yalnızca duş alırken kapat." Malzemelerini tekrar toplayıp çantasını kucağına aldı: "Bak kızım, o biraz garip bir adam olabilir. Ama ondan sana zarar gelmez, korkma." Ayağa kalkıp elini bana uzattı. Ben de ayağa kalkıp elini sıktım. Son anda aklına gelmiş gibi cebinden bir kart çıkardı ve bana uzattı: "Bu kartı sadece özel olarak ilgilendiğim yakınlarıma veririm. Üzerinde cep telefonum ve evimin adresi var. Üç gün sonra evime gel, dikişlerini alalım." Kartı inceledim: Rahmi GÜLTEPE Genel Cerrah Tekrar gözlerime baktı: "Korkma, sakın benden çekinme. Ayrıca evime geldiğinde o orada olmayacak. Sen istemediğin sürece tabii." Bana göz kırparak ben bir teşekkür bile edemeden arkasını döndü ve çıkıp gitti. Öğretmen arkadaşlarımın bazılarının hala soran gözlerle bana baktığını görünce gülümseyerek geveledim: "Bir aile dostumuz. Yaralandığımı duyunca kendisi gelip bakmak istedi." Onlar önüne dönünce kartı hızla çantama attım ve çıktım. * * * Kırk dakika sonra Doğa'nın dövme salonundan içeri giriyordum. Yardımcısı Doğa’ın üst katta olduğunu söyleyince oraya yöneldim. İkinci kata çıktığımda Doğa sedyelerden birinin yanına oturmuş, önünde yüz üstü yatmış olan adamın bel boşluğuna dövme yapıyordu. Adamın pantolonu indirilmiş, kıçını kapatacak şekilde yeşil, steril bir örtü serilmişti. Tekerlekli taburelerden birini alıp adamın diğer tarafına geçip oturdum. “Kolay gelsin.” Doğa adamın kuyruk sokumuna yaptığı yunus dövmesinden başını kaldırmadan cevap verdi: “Hoş geldin canım.” Doğa’ya fısıldadım: “Bu dövmeyi gerçekten kendisi mi istedi yoksa ondan nefret falan mı ediyorsun?” Doğa iğneyi kaldırıp bir kahkaha attı. Adamın yüzüne eğilip gülümsedim: "Sana bir yunus dövmesi yapıyor, farkındasın değil mi?" Adam ellerini iki yana açtı: "Kız arkadaşım yunuslara bayılır." "Tamam öyleyse." deyip Doğa'ya döndüm. Yeniden iğneyle uğraşan arkadaşım bana bakmadı ama yüzünde hınzır bir gülümseme vardı: "Buraya boşa gelmediğini düşünüyorum. Anlat bakalım Vahşi Kısrak?" Adam başını bana çevirdi: "Vahşi Kısrak mı?" Doğa onun omzuna vurdu: "Hareket etme!" Gülümseyerek adam anlamasın diye üstü kapalı anlatmaya başladım: "Sabah arabamın üzerine bırakılmış bir paket vardı. İçinde de gizemli kurtarıcımın evinde unuttuğum şey..." Adam yine başını kaldırdı: "Gizemli kurtarıcı mı?" Doğa yine onu geri yatırıp bana baktı: "Hassiktir! Seni bulmuş mu?" "Anlaşılan öyle. Ayrıca öğleden sonra okula bir doktor gelip dikişlerime baktı." Adam yine bana dönmeye çalıştı: "Dikişlerin mi? Yaralı mısın?" Bu kez omzuna vurup onu iten bendim. "Doktoru da o göndermiş. Zaten en başında dikişleri atan adammış bu doktor. Doktora adamın adını sordum ama bana söylemedi." Doğa'nın kaşları çatıldı: "Seninle baya ilgileniyor gibi Aybike." Omuz silktim: "Beni biraz ürkütüyor Doğa. Adam sapkın biri olmasın? Ya bana kafayı takarsa?" Doğa dövmenin son rötuşlarını yaparken kısık sesle konuştu: "Bunu anlamanın tek bir yolu var. Bu akşam ikimiz yine o kulübe gideceğiz." Adam bu sefer kafasını kaldırmadan konuştu: "Hangi kulüp?" Onu duymazlıktan gelip Doğa'ya baktım: "Kızım ben sana korktum diyorum sen eğlenmenin derdindesin. Kulübün sırası mı şimdi?" Doğa bana bakarak göz devirdi: "Ah Aybike! Kafanı çalıştır. Belki yine onu etrafta görebiliriz, bu yüzden kulübe gidelim dedim." Şimdi anlamıştım. Kaşlarımı çatıp düşünmeye başladım. "Bilmiyorum. Tekrar karşılaşmak istediğimden emin değilim." Doğa bana güvence verir gibi gülümsedi: "Korkma, seni bir an bile yalnız bırakmayacağım." Dövmesine dönünce ikimiz de sustuk. Az sonra adam yine kafasını kaldırdı: "Hangi kulüp?" * * * Akşam saat 22:00 gibi yine Club Dizgin'in önündeydik. Ben kararsız adımlarla bir sağa bir sola gidince Doğa elimden tutup beni içeri çekiverdi. Kulüp tıpkı o geceki gibi tıklım tıklım doluydu. İnsanların kanına çoktan alkol karışmış, dans ediyorlar, kahkahalar atıyorlardı. Doğa ile birlikte bara doğru ilerledik. Ben sadece soda alırken, Doğa rengarek bir kokteyl aldı. Birer tabureye oturup sırtımızı bara verdik ve kulübü izlemeye başladık. "Ee, onu görüyor musun?" Başımı olumsuz anlamda salladım: "Zaten burada olacağını bilmiyoruz ki. Belki o gece kulüpte bile değildi, sadece o sokaktan geçiyordu?" Doğa başını salladı ve insanları izlemeye devam etti. Az sonra bana eğildi: “Şuraya bak, şu iri yarı adam kulübün sahibi.” Gösterdiği yere bakmadan önce ona döndüm: “Kulübün sahibini nereden tanıyorsun?” Bana bakıp omuz silkti: “Ben buralara takılmayı seviyorum. Burada herkes kulübün sahibini bilir. Adam yürüyen bir karizma. Kadınlar arasında da çok meşhur ama benim tarzım değil. Maço bir tipe benziyor.” Şaşırarak ona baktım: “Ne demek buralarda takılırsın? Sen bu müziklerden nefret edersin?” Elimi dans eden insanların olduğu piste doğru salladım. Gerçekten de şıkır şıkır giyinmiş, afrodizyak etkili pop şarkılar eşliğinde dans edilen bu mekanda, dövmeli kolları, simsiyah makyajı ve deri pantolonuyla Doğa çok uyumsuz duruyordu. Doğa bana omuz silkti: “Kokteylleri çok güzel oluyor.” Ona gülüp kolumu omzuma attım: “Öyle olsun bakalım. Hani neredeymiş şu genç kızların sevgilisi maço kulüp sahibi?” Parmağıyla kulübün ikinci katındaki dans pistine bakan platformu gösterdi. Orada tırabzanlara iki dirseğini yaslamış, eğlenen insanları izleyen sarı saçlı, 1.90 boylarında, kahverengi gözlü adama baktım. Siyah kumaş pantolon, beyaz gömlek giymişti. Siyah kravatı hafif gevşek bir şekilde boynundan sarkıyordu. Gömleğinin kollarını sıvamış, gergin kol kasları buradan bile belli oluyordu. Önde sarkıttığı, birbirine geçmiş parmaklarının arasında yanmamış bir sigara vardı. Ben nutkum tutulmuş bir şekilde ona bakarken Doğa dirseğiyle beni dürttü: “Ne o? Pek beğendin galiba?” Kılımı bile kıpırdatmadan adamı izlerken dudaklarımı oynattım: “Doğa, bu o… Bu o geceki adam. Bu o!” Doğa bir bana bir de adama baktı. “Yok artık anasını satayım! Gizemli kurtarıcın Teoman Akkurt mu? Namı diğer Sarı Aygır.” Gözlerimi adamdan ayırmadan tekrar ettim: “Sarı Aygır mı?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE