
Birgün de Hayal'dim Hayat oldum.
Kapı açıldığında içeri dolan hava keskin ve soğuktu. Yağmurun kokusu hâlâ üzerimdeydi ama buradaki hava farklıydı..daha kuru, daha ağır… daha kapalı.
Dışarı adım attığımda zeminin sertliği ayakkabımın altından yukarı doğru vurdu. Başımı kaldırdım.
Etraf… yarım bırakılmış bir düşünce gibiydi.
Ne tamamen ıssız ne de gerçekten bir yere ait.
Uzakta, sarı ışıkların titrediği bir yapı vardı. Kocaman arazinin ortasında devasal bir ev.
Beni oraya doğru götürürlerken direnmeyi düşünmedim bile. Direniş, bir ihtimal gerektirirdi...
Hayat'ın söz kesildiği akşamın sabahına kaçıp beni ateşe attığında da direnmemiştim. Kendi kimliğini bana bırakıp benim kimliğimi götürürken verilen sözün bedeli ben olacağımı adı gibi biliyordu.
Ama adı artık Hayat değildi. Hayal olarak kaçmıştı.
Benim elimde ise sadece belirsizlik vardı.
İçeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu.
Sanki duvarlar bile bir şeyin olmasını bekliyordu.
İçeri adım attığım anda havanın değiştiğini hissettim.
Dışarıdaki serinlik burada yerini ağır, kapalı bir havaya bırakmıştı. Sanki bu ev sadece duvarlardan ibaret değildi,içinde biriken, dışarı çıkamayan şeyler vardı. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış hesaplar… ve belki de en çok, bekleyiş.
Beni getiren adamlar kolumu bırakmadan uzun bir koridordan geçirdi. Ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyor, o yankı tuhaf bir şekilde peşimizden geliyordu. Kaçıp gitmek istesem bile bu seslerden kurtulamayacakmışım gibi.
Koridorun sonunda geniş bir odaya girdik.
Oda diğer yerlere göre daha aydınlıktı ama bu aydınlık içimi rahatlatmadı. Aksine, kendimi daha çıplak, daha görünür hissettim. Ortada büyük bir masa, masanın biraz ilerisinde camdan dışarı bakan bir adam vardı.
Beni getirenler durdu.
“Efendim,” dedi içlerinden biri.
Adam hemen dönmedi. Birkaç saniye boyunca dışarı bakmaya devam etti. Sanki bizim gelmemiz onun için acil bir durum değildi. Ya da… hiçbir şey acil değildi onun dünyasında.
Sonra yavaşça başını çevirdi.
Gözleri üzerime geldiğinde istemsizce nefesimi tuttum.
Bakışında belirgin bir duygu yoktu. Ne öfke, ne merak… ama yine de insanı yerinde sabitleyen bir ağırlık vardı. Sanki sadece bakmıyor, tartıyordu.
“Otogarda bulduk,” dedi adam. “Kaçıyordu.”
Onun bakışları benden ayrılmadı.
“Nereye?” diye sordu.
Sesi sakindi. Ne sert ne yumuşak. Ama itiraz edilecek bir tonu yoktu.
“Neresi olursa...”
Adam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı. Sanki verdiğim cevap yeterli değilmiş gibiydi.
“Peki neden kaçıyorsun Hayal?” diye sordu sonra.
Adımı duyduğum anda kalbim durdu sandım. İki yıl olmuştu. İki yıl. Hiç kimsenin ağzından kendi ismimi duymuyordum.
“Tabii şimdi sen benim kim olduğumu merak ediyorsun değil mi?”
Sorunun içindeki anlamı anladım. Ama cevap vermedim. Gözlerimi kaçırmadan durdum.
Bu sessizlik uzadıkça odadaki hava da ağırlaşıyordu.
Adam çok hafif bir hareketle başını yana eğdi, sanki verdiğim ya da vermediğim cevapları tartıyordu.
“Evet...beni neden buraya getirdiğinizi daha çok merak ediyorum?” dedim.
“Ben Alaz Korhan. Öldürülen Selim Korhan'ın abisiyim.”
Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe daraldı.
“Kimden kaçıyorsunuz?” diye devam ederken kaşlarımı çattım.
“Neden bahsettiğinizi anlamıyorum. Aradığınız kişi ben değilim.” dedim.
Bir an durdu. Gözleri yüzümde gezindi. Bu kez daha dikkatliydi.
"Demek anlamıyorsun?"
Arkamdaki adamlara kısa bir bakış attı.
“Getirin.” dedi.
Sesindeki değişim küçüktü ama yeterince belirgindi. Arkamdan ayak sesleri gelirken refleksle o tarafa döndüm.
“ANNEEE...!”
Küçük bir çocuğun anne diye haykırması ardından bacaklarıma sarılması aynı anda oldu..
“Bu anlamana yardımcı oldu mu?”

