4.Bölüm...Sessizliğin ağırlığı.

1285 Kelimeler
Hayal, Yağmur dinmişti. Ama içimdeki fırtına hâlâ aynı şiddetle devam ediyordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece uzaklaşmam gerektiğini biliyordum. Her şeyden.Herkesten. En çok da ondan… Tuğrul’dan. Yol kenarında durup etrafıma baktım. Sokak bomboştu. Sanki bu kasabada benden başka kimse kalmamış gibiydi. İyi olurdu aslında. Kimsenin beni tanımadığı bir yer… Kimsenin “Hayat mı, Hayal mi?” diye sormadığı bir yer… Kimsenin beni onunla karıştırmadığı bir yer var mıydı? Ana yola çıkıp beklemeye başladım. Otobüs uzaktan göründüğünde Kalbim aniden hızlandı... Otobüs önüme usulca durduğu anda geldiğim yola döndüm. Ardımda annemi bırakıp gitmek en zor olanıydı. Fakat daha yeni kavuştuğu kızını yeniden koparacaklardı. Kendi isteğimle o cehenneme geri dönmek kendime yaptığım en büyük kötülük olacaktı. Otobüsün kapısı ağır bir hırıltıyla açıldı. İçeriden yayılan loş ışık yüzüme vurduğunda bir an gözlerimi kıstım. Sanki o ışık bile bana yabancıydı. Sanki ben artık hiçbir yere ait değildim. Şoför başını hafifçe uzatıp baktı. “Biniyor musun?” Soru basitti. Ama cevabı… hayatımı ikiye bölecek kadar ağırdı. Arkamı son bir kez döndüm. Karanlığın içinde kalan sokak… annemin olduğu evin bulunduğu yön… geçmişim… her şey oradaydı. Ayağım bir an geri gitmek ister gibi titredi. İçimde bir ses “Kal” diye fısıldadı. Ama diğer ses… Daha derin, daha kararlı olan… “Git.” Gözlerimi kapattım. Otobüse bindiğim anda, sanki görünmeyen bir çizgiyi geçmiş gibi hissettim. Kapı arkamdan kapanırken içimde bir şey koptu. Sessizce. Geri dönülmez bir şekilde. Boş bir koltuğa geçip cam kenarına oturdum. Otobüs hareket ettiğinde kasaba yavaş yavaş geride kalmaya başladı. Sokak lambaları birer birer kaybolurken, içimdeki karanlık daha da derinleşti. Camdan yansıyan yüzüme baktım. O ben miydim gerçekten? Yoksa hâlâ onun gölgesinde yaşayan biri mi? Gitsem bile… gerçekten kurtulabilecek miydim? Ellerimi sıkıca birbirine kenetledim. Tırnaklarım avuç içime battı. Acı… iyi geliyordu. En azından gerçekti. Yan koltuk hâlâ boştu. Ama içimdeki yalnızlık… hiç olmadığı kadar doluydu. Otobüs hızlandıkça düşüncelerim de peşimden koşuyordu. Kaçtıkça yaklaşıyorlardı sanki.. Otobüs geceyi yara yara ilerledi. Zaman kavramını çoktan kaybetmiştim. Kaç saat geçti, kaç şehir geride kaldı… bilmiyordum. Bildiğim tek şey, içimdeki o ağırlığın bir an bile hafiflemediğiydi. Bir sarsıntıyla gözlerimi araladım. Otobüs yavaşlıyordu. Dışarıda ışıklar çoğalmıştı. Büyük tabelalar, üst üste binen yollar, uykusuz şehrin soluk alıp verişi… Burası kasabadan farklıydı. Çok daha kalabalık, çok daha yabancı… ve bir o kadar da kaybolmaya müsait. Şoförün sesi duyuldu: “Antalya Otogar… Son durak!” Kalbim bir an durur gibi oldu. Antalya Şehirlerarası Otobüs Terminali Otobüs tamamen durduğunda kimseyle göz göze gelmeden ayağa kalktım. Adımlarım yavaştı, sanki her biri yeni bir hayata atılıyormuş gibi ağır. Kapıya doğru ilerledim. Ve indim. Gece serindi. Ama kasabadaki o keskin yalnızlıktan farklıydı bu. Burada yalnızlık bile kalabalığın içinde kayboluyordu. Etrafıma baktım. İnsanlar vardı. Koşturanlar, vedalaşanlar, kavuşanlar… Herkesin bir yeri, bir hikâyesi vardı. Benim yoktu. Ya da… artık ne olduğunu bilmiyordum. Elimde hiçbir şey olmadan ortada dikildiğimi fark ettim. Ne bir valiz, ne bir plan… sadece kaçış. Derin bir nefes aldım. “Şimdi ne olacak?” diye fısıldadım kendi kendime. Cevap yoktu. Ama bu kez korkuyla karışık başka bir şey daha vardı içimde. Belki de… ihtimal. Terminalin floresan ışıkları altında yürümeye başladım. Her adımda geçmişim biraz daha geride kalıyor gibiydi. Kaçmak… yetmemişti. Durup bir banka oturdum. İnsanları izledim. Bir kadın çocuğuna sarılıyordu. Bir adam telefonda “Geldim” diyordu. Bir çift sessizce el ele yürüyordu. Herkes bir yere aitti. Ben hariç. Tam o sırada…iki adam yanı başıma dikildi. İrkilerek başımı kaldırdım. "Bulduk efendim... söylediğiniz gibi otogarda.. kaçıyormuş..." Adamın sesi yabancıydı. Tuğrul peşime adam takmış olabilir miydi? Cevap vermedim.Veremedim. Yavaşça ayağa kalkıp adamlara baktım. "Kimsiniz?" Adam bana cevap vermeden gelip kolumdan tuttu. "Bizimle geliyorsun..!" "Kim siniz dedim?" "Konuşma yürü.. derdini Alaz bey'e anlatırsın...!" Alaz...! O kimdi? Benim dertlerim bana yeterdi. Bir de bu Alaz mı? Ne olduğunu, kim olduğunu bilmediğim adam çıkmıştı başıma. Direnmedim... dirensem bile boşa nafile bir çaba olurdu... Aracın içine bildirildiğim de sessizce karanlıkta akan yolu izledim. Direnecek gücüm kalmamıştı... Araç nihayet durduğunda, bunu hareketin kesilmesinden değil… içimdeki o tuhaf baskının yön değiştirmesinden anladım. Sanki bir yere varmıştık. Ama burası bir yerden çok… bir son gibiydi. Kapı açıldığında içeri dolan hava keskin ve soğuktu. Yağmurun kokusu hâlâ üzerimdeydi ama buradaki hava farklıydı..daha kuru, daha ağır… daha kapalı. Dışarı adım attığımda zeminin sertliği ayakkabımın altından yukarı doğru vurdu. Başımı kaldırdım. Etraf… yarım bırakılmış bir düşünce gibiydi. Ne tamamen ıssız ne de gerçekten bir yere ait. Uzakta, sarı ışıkların titrediği bir yapı vardı. Kocaman arazinin ortasında devasal bir ev. Beni oraya doğru götürürlerken direnmeyi düşünmedim bile. Direniş, bir ihtimal gerektirirdi... Hayat'ın söz kesildiği akşamın sabahına kaçıp beni ateşe attığında da direnmemiştim. Kendi kimliğini bana bırakıp benim kimliğimi götürürken verilen sözün bedeli ben olacağımı adı gibi biliyordu. Ama adı artık Hayat değildi. Hayal olarak kaçmıştı. Benim elimde ise sadece belirsizlik vardı. İçeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Sanki duvarlar bile bir şeyin olmasını bekliyordu. İçeri adım attığım anda havanın değiştiğini hissettim. Dışarıdaki serinlik burada yerini ağır, kapalı bir havaya bırakmıştı. Sanki bu ev sadece duvarlardan ibaret değildi,içinde biriken, dışarı çıkamayan şeyler vardı. Söylenmemiş sözler, yarım kalmış hesaplar… ve belki de en çok, bekleyiş. Beni getiren adamlar kolumu bırakmadan uzun bir koridordan geçirdi. Ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyor, o yankı tuhaf bir şekilde peşimizden geliyordu. Kaçıp gitmek istesem bile bu seslerden kurtulamayacakmışım gibi. Koridorun sonunda geniş bir odaya girdik. Oda diğer yerlere göre daha aydınlıktı ama bu aydınlık içimi rahatlatmadı. Aksine, kendimi daha çıplak, daha görünür hissettim. Ortada büyük bir masa, masanın biraz ilerisinde camdan dışarı bakan bir adam vardı. Beni getirenler durdu. “Efendim,” dedi içlerinden biri. Adam hemen dönmedi. Birkaç saniye boyunca dışarı bakmaya devam etti. Sanki bizim gelmemiz onun için acil bir durum değildi. Ya da… hiçbir şey acil değildi onun dünyasında. Sonra yavaşça başını çevirdi. Gözleri üzerime geldiğinde istemsizce nefesimi tuttum. Bakışında belirgin bir duygu yoktu. Ne öfke, ne merak… ama yine de insanı yerinde sabitleyen bir ağırlık vardı. Sanki sadece bakmıyor, tartıyordu. “Otogarda bulduk,” dedi adam. “Kaçıyordu.” Onun bakışları benden ayrılmadı. “Nereye?” diye sordu. Sesi sakindi. Ne sert ne yumuşak. Ama itiraz edilecek bir tonu yoktu. “Neresi olursa...” Adam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı. Sanki verdiğim cevap yeterli değilmiş gibiydi. “Peki neden kaçıyorsun Hayal?” diye sordu sonra. Adımı duyduğum anda kalbim durdu sandım. İki yıl olmuştu. İki yıl. Hiç kimsenin ağzından kendi ismimi duymuyordum. “Tabii şimdi sen benim kim olduğumu merak ediyorsun değil mi?” Sorunun içindeki anlamı anladım. Ama cevap vermedim. Gözlerimi kaçırmadan durdum. Bu sessizlik uzadıkça odadaki hava da ağırlaşıyordu. Adam çok hafif bir hareketle başını yana eğdi, sanki verdiğim ya da vermediğim cevapları tartıyordu. “Evet...beni neden buraya getirdiğinizi daha çok merak ediyorum?” dedim. “Ben Alaz Korhan. Öldürülen Selim Korhan'ın abisiyim.” Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe daraldı. “Kimden kaçıyorsunuz?” diye devam ederken kaşlarımı çattım. “Neden bahsettiğinizi anlamıyorum. Aradığınız kişi ben değilim.” dedim. Bir an durdu. Gözleri yüzümde gezindi. Bu kez daha dikkatliydi. "Demek anlamıyorsun?" Arkamdaki adamlara kısa bir bakış attı. “Getirin.” dedi. Sesindeki değişim küçüktü ama yeterince belirgindi. Arkamdan ayak sesleri gelirken refleksle o tarafa döndüm. “ANNEEE...!” Küçük bir çocuğun anne diye haykırması ardından bacaklarıma sarılması aynı anda oldu.. “Bu anlamana yardımcı oldu mu?” Birkaç saniye boyunca çocukta ve adamda bakışlarım dolaştı. Sonra bakışlarımda küçük bir kırılma oldu. İçimde sıkışan nefes az da olsa çözüldü. “Benim sizinle bir ilgim yok,” dedim, bu kez sesimi tutmadan. İlk defa itiraz ediyordum. Adamın yüzünde çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir ifade geçti. “Küçük bir çocuk yalan söylüyor diyorsun, öyle mi Hayal?” Sesi yine sakindi. Ama bu sakinlik… bir kapı gibi değildi. Bir duvar gibiydi. “Ben....” dedim durdum. Bu cümle ağzımdan çıktığında ne kadar zayıf kaldığını ben bile hissettim. Evet ben Hayal'dim. Ama aradığı kişinin ben olmadığımı nasıl anlatacaktım? Hayat'ın bana attığı kazıklardan bir yenisi daha eklenmişti.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE