3 BÖLÜM
Ben Aidan. Ya da bana verilen isim bu. Yetimhaneye bırakıldığımda küçücük bir bebektim. Gözlerimi açtığımda, ne bir anne sıcaklığı ne de bir baba koruması vardı yanımda. O duvarların arasında büyürken, hep bir soruyla yaşadım: Ben kimim?
Adımın neden diğer çocuklardan farklı olduğunu anlamaya çalışarak geçti çocukluğum. Ayşe, Mehmet, Zeynep… Onların adları sıradandı, oysa benimki kulağa yabancı geliyordu. Yetimhanedeki görevlilere sorduğumda, hep aynı cevabı aldım: “Sana bu ismi o kadın verdi.” O kadın. Kimdi? Beni yetimhaneye getiren kişi mi? Annem miydi, yoksa sadece yolumdan geçen bir yabancı mıydı?
Çocukluk yıllarım boyunca bu sorular, zihnimde hep yankılandı. Adımın anlamını, nereden geldiğini, geçmişimi öğrenmek istedim. Ama kimse bana cevap vermedi. O yüzden kendi cevaplarımı aramaya başladım. Diğer çocuklar gibi değildim. Oyun oynamak yerine, yetimhanenin koridorlarında saklanan sırları bulmaya çalışırdım. İz sürmekte iyiydim, insanları gözlemlemekten asla yorulmazdım. Bu benim dünyayı anlama şeklimdi.
Yıllar geçti. Yetimhane arkamda kalırken, cebimde sadece devletin verdiği burs ve içimde bitmek bilmeyen bir merak vardı. İstanbul Üniversitesi’nde tıp fakültesine kabul edildiğimde, hayatımda ilk kez bir şeyleri başardığımı hissettim. Ama bu, kolay bir hayat değildi.
Şehrin merkezine uzak, rutubet kokan bir bodrum katında yaşıyorum. Buraya taşınmamın tek sebebi, burs paramın ancak buraya yetmesiydi. Evim küçücük ve loş. Geceleri uyurken duvarlardan gelen çıtırtılar, farelerin yankılanan ayak sesleri… Ama en çok kışın o delici soğuk beni zorluyor. Isıtıcı çalışsa bile o soğuğun içime işlediğini hissediyorum.
Evimde bana eşlik eden tek şey, Kısna. Yetimhanedeki çocuklardan biri, bana bu adı önerdiği küçük bir peluş tavşan. Onu yıllardır yanımdan ayırmadım. Küçük bir kız çocuğu gibi görünebilirim, ama Kısna, o soğuk odada beni hep yalnızlıktan korudu.
O gece… Hayatımın değişmeye başladığı an. Onu, Galata'nın soğuk sokaklarında gördüm. Çarptığımda, birkaç saniyeliğine göz göze geldik. O kadar soğuk, o kadar ulaşılmaz bir ifadesi vardı ki kalbimde bir ürperti hissettim. Daha önce hiç böyle birine rastlamamıştım. Ama o, tek kelime etmeden kayboldu. Gözden yitip giderken zihnime tek bir düşünce kazındı: O kim?
Eve döndüğümde, başımı yastığa koyamadan önce o anı tekrar tekrar düşündüm. Galata’nın taş sokaklarında, nefes nefese kaçarken karşıma çıkan bu adam kimdi? Beni neden bu kadar etkiledi? Bir yanım onu unutmak isterken, diğer yanım bu gizemi çözmek için yanıp tutuşuyordu.
İçimdeki dürtüye karşı koyamayıp fotoğraf makinemi elime aldım. Kaçarken çektiğim fotoğrafları tek tek taradım. Ve işte, bir karede o vardı. Arka planda bulanık bir şekilde, ama o sert ifadesiyle net bir şekilde seçilebiliyordu. Bu ipucundan başlamalıydım.
Bilgisayarımı açtım ve fotoğrafı bir görsel arama motoruna yükledim. Yükleme tamamlandığında karşıma çıkan sonuçlar beni şaşkına çevirdi. İlk bulgu, adının Ateş olduğuydu. Fotoğrafları birçok haber ve magazin sitesinde yer alıyordu. Ama bu, sıradan bir adam değildi.
Bazı başlıklar, Ateş’in Türkiye’nin en güçlü iş insanlarından biri olduğunu söylüyordu. Sahip olduğu şirketler, zenginliği ve karizması manşetlere taşınmıştı. Ancak magazin dedikodu köşelerine geldiğimde işler daha da karmaşık bir hâl aldı. İddialara göre Ateş, yeraltı dünyasında büyük bir güce sahipti. Kimse bu konuda açık konuşmuyordu ama “yeraltı kralı” ya da “kale” gibi lakaplarla anılıyordu.
Hakkındaki bu bilgileri okudukça şaşkınlığım büyüdü. Ateş’in soğuk, ulaşılmaz bakışlarının ardında bambaşka bir dünya vardı. Kendi kendime sordum: Bu adam, neden benim yoluma çıktı? İçimdeki merak, yerini güçlü bir dürtüye bırakıyordu. Ateş’in tüm cevapları bildiğini hissettim. Geçmişimin, adımın, varlığımın ardındaki sırların çözümü ondaydı.
Gözlerimi açtığımda, pencereden sızan solgun ışık bodrum katındaki rutubetli duvarlarda yankılanıyordu. Küçük odamın havası ağırdı, ama bu sabah kendimi daha güçlü hissediyordum. Belki de bir önceki gece Galata’da yaşadıklarım yüzünden. Ateş’in o sert, soğuk bakışları zihnimden çıkmıyordu.
Hızlıca kahvaltımı yapıp tıp fakültesine doğru yola koyuldum. Her zamanki gibi İstanbul’un gürültüsü kulağımı dolduruyordu. Okula vardığımda, bugünkü dersin uygulamalı bir cerrahi vaka olduğunu öğrenmek beni heyecanlandırmıştı.
Uygulama sırasında hocamız, travmatik bir karaciğer yırtılmasının nasıl onarılacağı hakkında bir vaka üzerinden konuşmaya başladı. Bizi gruplara ayırıp kendi çözümlerimizi geliştirmemizi istedi. Herkes endişeli görünüyordu, ama ben sakinliğimi koruyordum. Çocukluğumdan beri iz sürmekte, detaylara dikkat etmekte iyiydim. Bu özelliğim cerrahiye olan ilgimi daha da pekiştirmişti.
Söz sırası bana geldiğinde, basit bir dikiş yönteminin yetersiz kalacağını ve karaciğerin kan akışını kontrol etmek için portal venin geçici olarak bağlanması gerektiğini söyledim. Hocamız bir an durdu ve bana dikkatle baktı.
“Harika bir yaklaşım, Aidan,” dedi. “Bu, doğru bir karar olurdu. İleride çok iyi bir cerrah olacaksın.”
Bu sözler içimi mutlulukla doldurdu. İlk kez bir şeyleri başarabileceğime dair gerçek bir inanç hissetmiştim. Ama o an bile Ateş’in görüntüsü zihnimdeydi. O karanlık bakışlar, bana yeni bir görev fısıldıyordu.
Derslerim beklenenden erken bitmişti. Bu, bana Ateş’in evine daha yakından göz atmak için mükemmel bir fırsat verdi. Yolda fotoğraf makinemi kontrol ettim, lensimi temizledim ve küçük not defterimi çantama koydum.
Kale olarak bilinen evin çevresine vardığımda, manzara tam da hayal ettiğim gibiydi. Yüksek duvarlarla çevrili, neredeyse bir kaleyi andıran bu malikaneye yaklaştıkça kalbim hızlanıyordu. Güvenlik kameraları her köşede belirgin bir şekilde yer alıyordu, ama bu beni durdurmadı.
Bahçeyi, gelen giden arabaları ve çalışanları gözlemledim. Çimenlerin düzenli kesilişi, güvenlik görevlilerinin sert bakışları… Bu yer, sıradan bir ev değildi. Her şey mükemmel bir düzen içindeydi. Fotoğraf makinemi dikkatlice çıkardım ve bazı kareler yakaladım. Belki bunlar bana daha fazla ipucu verebilirdi.
Eve döndüğümde, yorgun ama heyecanlıydım. İçimde bir şeyler bulmuş olmanın garip bir tatmini vardı. Fotoğraf makinemi alıp küçük odamın arkasındaki boş alana geçtim. Orayı karanlık bir oda haline getirmiştim. Siyah perdeler, kırmızı bir lamba, film banyosu için kullandığım küçük bir tezgâh… Burası benim gerçek dünyamdan kaçış noktamdı.
Çektiğim fotoğrafları teker teker bastım. Ateş’in malikanesinin ayrıntıları önümde belirmeye başladı. Bahçedeki güvenlik sistemleri, garajdaki arabalar, çalışanların yüzleri… Her şey yerli yerindeydi. Ama gözüm, bir fotoğraftaki küçük bir detaya takıldı. Ateş’in malikanesinin üst kat penceresinde bir gölge vardı. Belki biriydi, belki de sadece bir yansıma. Ama bu bile kalbimi hızlandırmaya yetmişti.
Fotoğrafları dikkatlice duvara astım. Yavaş yavaş, Ateş’in hayatına dair bir harita oluşturmaya başlamıştım.
Fotoğraflara bakarken derin bir nefes aldım. Zihnimde bir düşünce yankılanıyordu: Tüm cevaplar onda. Ateş sadece geçmişimin anahtarını tutan bir adam değildi. O, aynı zamanda korkularımın, merakımın ve belki de hayatımın geri kalanının merkeziydi.
Duvarı kaplayan fotoğrafların ortasında Ateş’in soğuk bakışları vardı. Ona yaklaştıkça içimdeki merak daha da büyüyordu. Ama bu yolculuğun beni nereye götüreceğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Ateş’in izini sürmeye devam etmem gerektiğiydi. Çünkü hissettiğim bir şey vardı: Onun sırrı, benim geçmişimi aydınlatacak.