Evlendirme dairesinden ayrıldıktan sonra beş-altı arabalık ufak bir konvoy halinde yola çıktılar. Mustafa'nın ve Elif'in birkaç samimi arkadaşı, Elif'in amcası, Hamza ve Sümeyye abla, Mustafa'nın iş yerinden üst düzey birkaç yönetici ve hepsinin ailesi ile beraber küçük bir kalabalık topluluk oluşturmuşlardı yine. Gelin arabasındaki herkes nereye gittiklerini tahmin ediyordu ama konvoydaki diğer arabaların bu konuda çok fazla fikri yoktu. Elif gelinliğini çıkartmak istese de Mustafa buna razı olmamış " Bugün senin günün Prenses, bir daha bu elbiseye sığamayabilirsin bence biraz daha kalsın üstünde" demişti muzipçe. Neden hep Elif'i utandırmak zorundaydı ki sanki?
Yolculukları yarım saatten uzun sürmüştü. Mustafa enerji dolu ve nüktedan tavrı ile arabadakileri de neşelendiriyordu her zamanki gibi. Resmi nikâhın hükümlerinin dinen de makbul sayıldığını bilse de henüz Elif'in elini tutmaya cesareti yoktu. Konuşma aralarında elini titrek ve çekingen hareketlerle Elif'e doğru yöneltse de sonra vazgeçiyordu nedense. Dokunup onu incitmekten korkuyordu belki de. Kaçamak ve çekinik bakışmalarla yetiniyordu ikisi de. Artık ikinci bakış caizdi ne de olsa.
Üstad'ın medresesinin önüne geldiklerinde Elif ve kızlar tanıdık bir mekana gelmenin huzurunu hissettiler. Ama bugün ilk defa medreseye değil hemen karşısında duran mütevazi eve Üstad' ın evine davetliydiler. Mustafa'nın aksine Elif ve kızlar Üstad' ın evine hiç girmemişlerdi. Yıllar önce eşini kanserden kaybeden Üstad bir daha hiç evlenmemişti. Kız kardeşleri sık sık gelir evinin düzenini sağlarlardı. Üstad da kendi başının çaresine bakmaya alışmıştı artık, medreseden gençler de evini pek boş bırakmıyordu zaten.
Arabadan inince küçük konvoylarındaki konukların bir kısmı ikindi namazlarını kılmak için medreseye geçmişti. Namaz kılmayan bir kısım ise genç öğrencilerin yönlendirmesi ile Üstad'ın evinin bahçesine geçmişlerdi. Gençler hemen sandalyeler getirip bahçeyi kalabalık için hazırladılar kısa bir sürede.
Elif Mustafa'ya acınası gözlerle bakarak üzerindeki gelinliği göstererek " artık çıkarabilir miyim?" diye sormuştu bunalmış bir ses tonuyla. İzin mi istiyordu? Evet, evet izin istiyordu. Eşini kızdırmak istemiyordu belli ki. Mustafa kendilerini mescidin kapısında karşılayan Üstad'a kısık sesle bir şeyler söylemiş sonra da Elif'e dönüp evi işaret ederek " günlük giysi almış mıydık yanımıza? Ah unuttum şimdi. Gidip rahat bir şeyler alıp geleyim mi sana?" diye Mustafa telaşıyla noktalamıştı.
" günlük kıyafetlerim bagajdaydı yanlış hatırlamıyorsam." . bu tatlı telaşlı, heyecanlı adam pamuk şeker gibi görünüyordu Elif'in gözüne.
" ah doğru. Ben onu unutmuşum. Geleyim mi ben de.. yani.. yardım için.. yani.. neyse.."
" Şimdilik Betül'ü çağırsan yeterli benim için."
Elif'e gayet masumca gelen teklif gerçekten de içinde hiçbir kurnazlık zerresi içermeyen masum bir öneriydi.
Betül ve Elif'i evde, Üstad'ın kız kardeşleri karşıladı. Daha öncesinde sohbetten de aşina oldukları bayanlar oldukça sıcak ve yardımseverdi. Elif günlük kıyafetlerini giydikten sonra evin mescit için ayrılan bir odasında ikindi namazlarını da kılıp çıktılar. Küçük grupları ve mescitten gelen ayrıca bir grup insan evin bahçesinde sandalyeler üzerinde oturmuş onları bekliyordu. Üstad, Mustafa ve Elif'i yanına çağırıp karşısında duran iki sandalyeye oturttu. Eline bir defter ve kalem alıp kalabalığın sesinin dinmesini bekledi kısa bir süre.
Üstad, besmele çekti ve " esselamu aleykum ve rahmetullah" deyip başladı mütebessim bir yüzle. Sesindeki tınıda insana huzur veren bir ton vardı ve gelinle damadın bütün heyecanını dinginliğe bıraktırıyordu. Önce Elif'e sonra da Mustafa'ya baba ismi ve kendi ismini sorup elindeki kağıda yazdı. Daha sonra şahitlerin ismini sordu ve yine elindeki kağıda not etti.
" Mehir miktarını belirlediniz mi kızım?" diyerek Elif'e sordu.
Mehir mi? Elif bunu hiç düşünmemişti. Bir şey istemesi gerekiyordu ama istediği tek şey sevilmekti bunun dışındaki dünyalıkları talep etmekten hayâ ediyordu. Cevap veremedi bir süre.
" Hiç düşünmedim hocam." Dedi kısık ve ürkek bir sesle, başını yerden kaldırmadan.
" Anlıyorum evladım. Eşinin gücü orantısında bir şey istemen gerekli. Daha sonra bunu eşine bağışlayabilirsin. İstersen altın gramı olarak yazalım."
" uygundur hocam."
" o zaman Mustafa'nın alım gücünü de hesaba katarak biz buna 1050 gr diyelim mi? Bu senin kararın istersen artırabilir istersen azaltabilirsin."
" Bin gram altın biraz çok değil mi hocam?".
Üstad tebessüm etti. " Çok olduğunu sanmıyorum kızım. Yine de sen bilirsin, bu senin kararın."
Mustafa daha fazla dayanamayarak konuşmaya girdi. Bin gram altın neydi ki sanki, bütün dünya malını yesrib yetimi için feda etse acımazdı.
" Üstad sen oraya mehir miktarı olarak 2.5 milyon yazabilir misin, sorun olmazsa. Benim karışmam ne kadar doğru bilmiyorum ama."
Bir anda açık artırma müsameresine dönmüştü nikah ve Mustafa teklifin çıtasını -kontrolsüzce- Elif'in tahayyül edemeyeceği kadar yükseltmişti. Elif itiraz edecek gibi olmuştu, bu kadar yüksek bir meblağ talep etmek fıtratına aykırı bir durumdu. Üstad durumu anlamışcasına araya girdi.
" Senin maddi durumuna göre, durumunu da zorlamayacaksa iki buçuk milyonun bir mahsuru olmaz. Sen de sıkıntı yapma kızım bu senin dinen hakkın hem istediğin zaman istediğin miktarını eşine bağışlayabilirsin. Ne diyorsun?"
" Siz uygun buluyorsanız hocam benim için de uygundur. Mehir için talebim iki.. " Boğazındaki gıcığı temizler gibi bir ses çıkardı, teleffuz etmekte bile zorlandığı bir rakamdı bu sonuçta. " iki buçuk milyondur."
Üstad Mustafa'ya döndü ve " Mehir olarak iki buçuk milyonu kabul ediyor musun?" diye sordu. Mustafa için bu miktar bile azdı aslında ama her konuda olduğu gibi bu konuda da abartıp yetimini mahçup etmek istemiyordu.
" Kabul ediyorum hocam."
Mehir belirlendikten ve onu da elindeki kağıda yazdıktan sonra Üstad önce Elif'e sonra Mustafa'ya birbirlerini eş olarak kabul edip etmediklerini üçer defa sordu. Üç evet cevabını da aldıktan sonra şahitlere dönüp " siz de şahit misiniz?" diye sordu ve onlar da "evet" dedi.
" Nikahınız hayırlı ve bereketli olsun. Rabbim utandırmasın. Kalplerinizde sevgi evinizde huzuru eksik etmesin." Dedi ve nikah duasını okumaya başladı.
Duanın sonrasında evlilikle ilgili kısa bir sohbet verdi. Bu sırada kızlar ve Fatih kadın/erkek olarak ayrılan konuklara tatlı ve limonata ikram ediyordu. Fırat da kapıda toplanan çocuklara hediye kutuları veriyordu.
Akşam ezanı okunduğu sırada Üstad sohbetini bitirmişti. Akşam namazından sonra Sümeyye abla ve Hamza, çocuklar huysuzlandığı için ayrıldılar. Hakan Bey ve Melek Hanım da yoruldukları için vedalaştılar. Ve birkaç kişi daha küçük topluluklarından evine geçmişti. Uzaya çıkarken yakıt modüllerini sırasıyla boşluğa bırakan roket gibiydiler. Giderek küçülen grupları eve nihayetinde iki kişinin varacağı bir yolculuktaydı. Evden çıkarken şeker ve bozuk para attılar gelinle damadın başından evlilikleri bereketli olsun diye.
Mustafa'nın sahibi olduğu şık bir mekana geldiler. Daha önce kızlarla da geldiği bu mekanın teras katı özel olarak düzenlenmiş ve süslenmişti. Elli kişi kadar kalan düğün davetlileri masalara yerleştiler ve garsonlar başlangıç yemeklerini getirmeye başladılar.
Mustafa ve Elif'in yan yana oturduğu masada kızlar ve Fatih vardı. Arabaya binerken Mustafa Elif'in elini tutup ufak bir buse kondurmuştu kızlara çaktırmadan ve kısık bir sesle " hoş geldin ömrüme prensesim" demişti yakalanmaktan korkan yaramaz bir çocuk gibi tedirgin bir şekilde. " sen de benim yıkık ve virane ömrüme hoş geldin sevgili zevcim." Hala çekinmeleri normal miydi?
Bütün gün çikolata ve tatlıyla açlıklarını geçiştiren grup yemekleri görünce dünyadan kopmuşlardı.
..................
selamun aleykum
arkadaşlar kısa bir bölüm oldu farkındayım ama yazarken ben de biraz sıkıldım. bir haftadır bilgisayara geçirmek için bekledim bölümü :)
bundan sonraki bölüm hikayeye başladığımdan beri yazmayı istediğim bölüm bu yüzden 15.bölümde acısını çıkartacağımı ümit ediyorum.
" vuslat" bölümünde görüşmek üzere. selam ve dua ile..