Yaşanmışlara, yaşanmamışlara,
Bir de hiç yaşanamayacaklara.
-Oğuz Atay
--------------------------------------------------------
Miray omuzunda ağlayabileceği Alaz'la yaşadıklarını birbirlerine sarılarak geçirmeye çabalıyor ise aile olmanın kavramını hissedebilmişler demekti. Bir bakıma söylenecek tek bir söz kalmıştı, Kasırga ailesi olmak aslında birbirinin eksik göz yaşını tamamlamakdı bir bakıma.
Gece yarısına kadar herkes sessiz sakin odalarına tıkılı kalsa da Tibet sonunda dayanamamış göğsünde saçlarına çiçekler ekmiş kızın uyuyan bedenini yastığa bırakarak üzerine örtüyü örtmüş ardından saçlarının arasına dudaklarını basarak odadan çıkmıştı. Sakin adımlarla Emir'in ve Derin'in olduğu odaya ilerlemişti. Kafasının karşıklığı ve sıkıntısı birleştiğinde derinden bir nefes alarak saçlarının parmaklarıyla geriye doğru taradı adam. Önünde dursa da Emir'in iyi olup olmadığını bilmediği için gönlü de izin vermiyordu kapıya vurmaya ama madem kardeş demişti, dost bilmişti çalacak destek olacaktı. Ne kadar istemese de kapıya sessizce vurduğunda Emir'in kısılmış 'Gel' sesi de duyulmuştu. Sakince araladığı kapının açılan yerinden bakışlarını Emir'e yönlendirdiğinde adamın anında ayaklandığını görerek dalmıştı odaya. Bakışları arada Derin'in karanlık uyku içindeki haline kaysa da sonunda Emir'in karşısında dikilen suratını süzdü.
'İyi misin?'
'Abi, ben-' cümlesini dahi bitiremeden başını sağa sola sallamıştı. Kafasındaki fikirinin cinayetleri faili meçhulken bunu adlandıracak bir cümle dahi bulamıyordu. Yüzünün her zerresine biçilmiş kaftan misali yerleşmiş bir hüzünle savaşmaya çalıştıkça daha da yenik düşüyordu sanki adam.
'Toparlanacak, biliyorsun değil mi?'
'Doktorum ben abi, doktorum ama sevdiğim kadına yardım edemiyorum. O acı çekiyor ve ben burada böylece göz yaşı dökmenin haricinde bir şey yapamıyorum.'
'Yap Emir. Madem bir şey yapmadığını düşünüyorsun o zaman yapman gerektiğini düşündüğün ne varsa durma.'
'Melek hanım ne kadar iyi olsa da Derin için yeterli değil ama asıl mesele onu Melek hanımdan başka toparlayabilecek tek kişi var o da Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıklarında. Ne kadar bağımlılık gibi görünse de psikolojik bir şey bu.'
'Yatış alırlar diye mi düşünüyorsun?'
'Abi ben savaşır, hallederiz diye söylemedim ama Derin'in bünyesine giren madde fazla ağır. O haplar bir si- halta yaramıyor. Ampulle toparlayacak kadar ağır.'
'Kesin yatırırlar yani.' Tibet'in umutsuzca bakması Emir'in usulca başını sallamasına neden olmuştu. Kim derdi ki deli dolu bir adamın bir gün bu denli sessizleşeceğini. Bu zamana kadar babasının kopyası gibi görünen Emir dahi söz konusu yüreğinde taşıdığıysa durağanlaşıyordu işte.
'Emir, ağır bir olay, belki neyin kafasındasın diyeceksin bana ama belki de Derin'e iyi gelecek olan şey senin eskisi gibi olmandır.'
'Ben eskisi gibi de-' Tibet'in kaşları havalanınca Emir anlamaz gözleriyle adamı süzmüş ardından Derin'e bakmıştı.
'Yani çok mu üzerine gidiyorum? Çok mu ciddiyim?'
'Yiğit amcamın oğlundan beklenmeyecek kadar ciddisin. Sen hep gülen, hayatı ti ye alan, insanlara espirinle yol gösteren bir adamdın. Şimdi Derin uyansa ve senin suratının halini görse, kan çanağı gözlerini görse, yani ben olsam onun yerinde tekrar bayılırım oğlum.' aldığı yanıttan sonra tekrar bakışları iki bedende gezse de dizlerindeki çatırdamayı önemsemeden ayaklanmıştı. Adımlarını kapıya çevirdiğinde saçlarını karıştırarak tekrar döndü Tibet'e.
'Ben bi toparlansam, sen de Derin'in yanında kalsan, yalnız bı-'
'Git hadi.' bazen her şeyden önce güvenecek bir insan gerekirdi toparlanabilmek için. Sözüne, özüne, desteğine, hatta kösteğine dahi güvenilecek bir adam. İnsan en çok yara aldığında hiç ummadığı insanlardan medet bulur, daha sonra da şaşkınlığına şaşkınlık katardı. Nasıl yardım etti bu bana derken kurtulmuş olmanın huzurunu çekerdi içine. Emir için Tibet baştan ayağa, saç ucundan ayak tırnağına kadar güvenilecek adamdı, ki hal böyle olunca söylediği çoğu şeyin gerçeklik payının büyük olduğunu da biliyordu. Zaten basit bir güvenden ötesiydi onların arasındaki dostluk, çünkü Emir Tibet'e kendinden daha çok güveniyordu.
Tİbet yatak sesiyle bakışlarını o tarada çevirdiğinde kızın iki büklüm haline bakarak ayaklandı anında. Madde alamamanın etkisiyle üşüyor muydu, yoksa ağlıyor muydu anlamak için yatağa diz kapağını yerleştirerek oturduğunda kahveden sarıya açılan kısa saçları da okşamıştı.
'Derin... Üşüyor musun abim?' kız anında başını sağa sola sallarken Tibet hala çekmediği eliyle tekrar okşadı saçları.
'Konuşmak ister misin peki?'
'Konuşunca da geçmiyor.' duyduğu mırıldanmayla derin bir nefes aldığında iki büklüm kalmış kızın saçlarındaki elini omuzuna indirip canını acıtmayacak şekilde sıkmıştı. Derin'in kapalı gözleri açıldığında doğrulması için alttaki omuzuna da elini yerleştirerek oturmasına yardım etti.
'Yoruldun, yıprandın, korktun. Bunların farkındayım Derin. Ama biz sen bunları atlat diye varız, sakla diye değil ki. Korkuyorsun biliyorum ama Emir'de korkuyor, ben de korkuyorum, babam bile korkuyor, bu zayıf bir yön değil. Bu insansal bir duygu, tepki. Saklamanı gerektirmiyor.'
'Abi, ben, şey-' Tibet başını sağa sola sallayarak kızın söylemesi için gözünün içine bakmıştı.
'Abi ben ölecek miyim? Ben şuan ölmek istemiyorum. Bu, bu soğukluk, titreme, gırtlağımdaki kuruluk beni öldürecekmiş gibi.' dolan gözlerine rağmen ilk önce buz kesen ellerini Tibet'in eline değdirmiş ardından, geri çekerek şiddetli bir deprem gibi olan parmaklarına bakıp en sonunda da gırtlağını rahatlatmak istercesine boynuna götürmüştü. Çöl misali kuruyan dudaklarına doğru her damla süzülüşünde çatlamıştı derisi, Tibet ise kızın boynundaki ellerini tutarak boştaki eliyle saçını yeniden okşadı.
'Derin, senin daha göreceklerin var. Eğer ecel çalmadıysa kapını zaten mümkün değil ölemezsin abim. Şuan sadece çekmen gereken dertleri yaşıyorsun ama bu da geçecek.'
'Ama, Ye-Yeliz teyze kurtulamamış.'
'O hikayenin sonunu merak etmemiş sadece. Bazıları kendi hikayesini kendi yazar ve ufacık alnına yazılanı bir silgi ile silmeye çabalar. Yeliz teyzem de kendi hikayesini yazdı Derin. Şuan burada olsa başaracaksın derdi. Elinden sımsıkı tutar, tuttuğu gibi de ayağa kaldırırdı.'
'Emir benimle beraber bitiyor. Annem ve babam da, babamı defalarca başımda ağlarken buldum. Tepki dahi veremedim. Beni koruyamadığını düşünüyor, her seferinde abimin sözünü dinlemeliydim diyor, amcam bu konuda bir şey mi söyledi, sen biliyor musun?'
'Babamın amcamı kendinden uzak tutuşundan bahsediyordur ama şunu bil, sen ne kadar güçlü olursan onlar da o kadar güçlü olur. Emir geçen kalkıştığın şeyi anlattığında çok kızdım sana Derin. Senin gibi bir kızın pes etmesi, kolaya kaçması beni çok sinirlendirdi.'
'Abi-'
'Sakın, bunun savunalacak bir tarafı yok. Ölmek, arkanda koca bir aileyi derbeder bırakmak ve öylece hiç bir şey düşünmeden gitmek. Sana çok kolaydır belki ama bize değil. Sen kurtulacağını düşünebilirsin ama kurtulamazsın Derin. Yeliz teyzem gibi sende girersin rüyalara, özlersin, ruhun bedeninden ayrılsa dahi özlersin. Ya biz? Bizi geç be, baban? Annen? Tek evlatları, gözünün içine nazar değdireceğiz diye bakmaya kıyamadıkları kızlarını toprağa mı verdirecektin? Hadi onları da geç, onlarıda at bir kenara. Emir, Emir ne olacaktı Derin? Gözünün önünde sevdiği kız ya kafasından ya kalbinden kan akıtarak yığılacaktı. Herif koca doktor, her gün bilmem kaç ameliyeta giriyor, her gün bir kişiyi daha sağlam çıkarmanın huzuru var adamın yüzünde. Morga bıraktı diye kaç hastasıyla canından can gitti, üstelik hiç tanımadığı insanlara üzüldü bu adam, sen bir de sevdiği kadını o morgdan alıp mezara koymasını mı sağlayacaktın?' kızın gözlerinden fırtınayla gelen yağmur gibi yaşlar inmeye başlamıştı ki Tibet gözlerine iyice baktı.
'Bak bana kızım. Tamam ben ağır konuşurum, kafamın dikine giden bir herifim, dediğim dedik biriyim, bazen kırarım ama şunu bil durumun ne olursa olsun sana sinirlenmem, kızmam gereken bir konu varsa işte o zaman geberiyor olsan da söylerim söyleyeceğimi. Senin Emir'e sevdiğini toprağa verdirmenin acısını yaşatmaya hakkın yok, babanı diken üzerinde oturtmaya hakkın yok, annenin gözünden bir damla yaş düşürmeye hakkın yok. Ha bana olanlar diyeceksen, onlarında sana bunları yaşatmaya hakkı yoktu. Ama sonuç olarak yaşadın ve biz de gerektiği gibi hesaplarını kestik adilerin. Yani bir daha, intihar gibi bir durum kulağıma gelirse çok kötü şeyler olur Derin. Umduğundan da, bulduğundan da daha kötüsü olur.' Tibet elleri arasına kızın kızarmış yüzünü sıkıştırdığında kaçırdığı gözlerine toprak kahvesi harelerini de dikmişti.
'Biz şafak sökerken umuduna umut ekleyen bir aileyiz. Çok katran karası gün yaşadık ama her karanlığın bir şafağı olduğunu biliriz.' anladın mı dercesine kızın gözlerine bakmaya başladığında Derin usulca sallamıştı başını. Belki de onunla adam akıllı, doğruyu yalnışı hatta acıyı göstererek konuşan biri olmadığı için yolunu kaybetmişti kız. Kim kara bir labirentte önüne ışık tutan olmazsa ilerleybilirdi ki zaten.
'Ben daha gencim Derin, çoluğum çocuğum yok, baktığım bir ev, dönderdiğim bir iş yok ama emin ol sizden birinin acı çekmesi benim kanıma dokunuyor abim. Mutlu olun istiyorum. O kadar ağır geliyor ki sizin gözyaşınız anlatamam.'
'Amcama çok benziyorsun ondandır.'
'Benzediğimden anlaşamıyoruz ya zaten.' ikisinin yüzünde çok şükürki hafif bir tebessüm oluştuğunda Emir'de odaya gelmişti tekrar. İkisinin de biraz olsun kendinde olduğunu görünce adamın yüzü aydınlandı anında.
'Oooo, keyifler gelmiş yerine.'
'Gelmez mi siz varken.' Derin gülümsemesiyle beraber neşeli sesini de duyurduğunda boştaki kolunu açmıştı. Emir ise anında yatağa oturup kıza sarılmıştı ki Derin hafifce geri çekilip adamın babası gibi yemyeşil harelerine baktı.
'Ben bir karar aldım.'
'Ne kararıymış bu kumralım?'
'Tedavi böyle olmuyor, farkındayım, ilaçlar bir şeye yetmiyor. Böyle devam etmeyeceğini de biliyorum o yüzden ne kadar gerekiyorsa o kadar hastaneye yatmak istiyorum. Tabi siz beni yalnız bırakmazsanız.' Derin'in zorlukla yutkunuşunun nokta olduğu açıklaması Emir'in bakışlarının Tibet'e dönmesine neden olmuştu.
'Ciddi misin sen?' o da şaşkın yüz hatlarıyla kıza bakarken usulca bir baş sallaması yetmişti.
'Abi, Emir, ben dayanamıyorum. Her gün bir kutu ilaç alıyorum ama olmuyor. Aklımı kaybeder gibi oluyorum bu kanımdaki zehir yüzünden. Kaslarıma dahi ulaşmamı engelliyor, kurtulmam gerek.'
'Ben, yarın başlatırım işlemleri. Bir kaç test yapılır, kabul dosyası gönderilir en geç bir hafta sürer. Sonra başlanır. Bırakmam da, yani asla yalnız bırakmayız, demi?' Emir'in gözleri bir umut ışığıyla parlarken onay istercesine Tibet'e çevirmişti harelerini.
'Tabi. Tabi yalnız bırakmayız. Aileyiz biz.' zorlukları atlatmak, umulmadık anlarda açılan yaralarıkapatmak yarayı alandan çok o kişinin çevresini alakadar ederdi. Görmek istenmese de her daim destek olacak kişiydi sevenler ve sevilenler. İnsan ters kelepçeye vurulsa da düz kelepçe bağlasa da bileklerini her anda destek çıkacaklar gerekecekti.
Derin'in verdiği kararın üzerinden üç gün geçmiş ama Emir kurduğu baskılarla işlemleri hızlandırmıştı. Yatağın üzerinde açık şekilde duran ufak valizde işin gerçekliğini gözler önüne sermişti.
'Bu kadar yeter bence?' Doğa sorar gözlerini kıza çevirdiğinde onun elindeki çerçeve ile donmuş gözleri karşılamıştı.
'Derin, iyisin değil mi? Korkacak bir şey olmadığını biliyorsun, yani konuştuk bunları.'
'Bunu yanıma almama izin verirler mi sence?' bir anlık boşlukla gelen sorudan sonra Doğa'nın bakışları kapı pervazına başını yaslamış Emir'le onun omuzuna elini yerleştirmiş Tibet'e dönmüştü ki adamın elini birazcık sıkılaştırması yetmişti Emir'in harekete geçmesine.
'Tabi kabul ederler. Hadi sen son kontrollerini yap bende camını çıkarıyım.'
'Çıkarmasan, yani fotoğraf yıpranmasın.' çekingen tavrı ile yaptığı açıklamadan sonra Tibet'de kıpırdamıştı yerinden. Dosyaların olduğu rafa uzanıp kalın olanı aldığında çerçeveye hemen hemen uyacak ebatlarda keserek Emir'e uzattı.
'Halloldu. Abi, biraz müsade eder misiniz?' adamın gözleri Tibet'i bulsa da tek cümlesi yetmişti Doğa'yla beraber odadan çıkmalarına. Emir ise elindeki çerçeveyi de valize bırakarak elini havalandırdı. Tek istediği tedirginliği yüzünden bir kaç saniye bile yerine oturamamış kızın elini tutarak yanına kurulmasıydı ki istediği gibi de oldu.
'Korkuyor musun?'
'Çekiniyorum sanırım.' aldığı yanıtla anında dizinin birini katlayarak kıza dönmüştü Emir. Boştaki elini usulca ipek yumuşaklığındaki tellerde gezdirdiğinde Derin'in eğilmeye başlayan başını da çenesinden tutarak düzeltti.
'Çekineceğin, korkacağın, tedirgin olacağın bir şey yok. Sen nerede olursan ol, kim olursan ol benim sevdiğim kadınsın. Ruhundaki çiçekler solmasın yeter ki.'
'Emir, her gün gelmene izin verecekler mi?'
'Tabi ki, sadece güçlü durmaya bak sen. Her gün geleceğim. Hem hızlı toparlanmaya bak, daha kendi elimle pek sevgili kayınbabamdan kız isteyip Kurtlar Vadisinin ortasına düşeceğim.' Derin'in gülüşü yüzünde yer edindiğinde Emir'de yarım ağız gülerek avcundaki eli öpmüştü.
'Şu gülüşünü sakın içine atma minik fare. Her geldiğimde görmezsem insan hakları mahkemesine kadar gider dava açarım haberin olsun.'
'Ne davası?'
'Işığımdan mahrum ettin diye şikatte bulunurum.' yüzündeki gülümseme tebessüme dönüşse de adamın elinden elini kurtardığı gibi boynuna sarılmıştı. Kokusunu içine her çektiğinde burnunun direği sızlıyordu bir kaç gündür kızın. Sımsıkı sarılarak gidermeye çalışsa da bir türlü yeterli gelmiyordu Emir'in boynundan çaldığı esans. Hele ki adamın da dudaklarını omuzuna basarak iç çekişi yokmuydu, işte o zaman sızlayan burnu gözlerinin buğulanmasını sağlıyordu.
'Hep yanındayım minik farem.'
'Hep yanımda kal koca adam.' vedalar her daim acı olsa da bu kez çok büyükmüş gibi görünen gidiş umut doluydu. Acıdan ziyade desteğin olacağı bir kaç ay belki de bir yıl gibi bir zaman içerisinde daha iyi olacatı her şey. Ne kadar yorucu olacaksa da, ne denli yıpratacaksa da Kasırga ailesi yine başaracaktı.
Adım sapıtmadan geçen 1 hafta, Emir'in bir gün dahi saatini kaçırmadığı görüşmeler derken Derin'in her seferinde daha da zayıflaması ama aksine yüzünün daha da gülüşlerle dolmuş olması bile iyi gelmişti aileye. Neredeyse hepsi gün atlamadan gitmişlerdi kızın yanına. Elinden tutan olduktan sonra insan daima güçlü olurdu zaten.
Tibet gülümseyerek elindeki oyuncağa baktığında başını sağa sola sallayarak tuttu Doğa'nın elini. Akıl sır erdiremiyordu bu kızlara, hem bu kadar bağlı olduğu bir obje vardı hem de o objeyi evde unutabiliyordu.
'Bağlılığını anlarım da, bu kadar bağlıyken unutması...'
'Unutmadı ki, sadece gelmemizi garantiledi. Onu getirmek için mecburen gelecektik, bir çeşit umut koruma.' usulca başını salladığında ard ardına duran diğer arabalara da bakmıştı Tibet ki çalan telefonuyla ayıcığı Doğa'ya teslim etmiş ardından çeketin iç cebinden çıkararak ekrana bakmıştı.
'Amca.'
'Tibet bey, cevapsız çağrıda isminizi gördüğümüz için sizi aradık. Aras Samir'in yakını mısınız?'
'Yiğeniyim, siz kimsiniz?' adamın donuklaşmaya başlayan sesi bir olduğunda Doğa anlamaz gözlerini üzerine dikmişti. Başını sağa sola sallasa da Tibet'in odak noktası yaklaşan Güneş'ti şuan için.
'Ben sağlık görevlisi Yusuf Tuna. Aras bey çevre yolda trafik kazası geçirdi. Şuan hastaneye naklediyoruz.'
'Durumu nasıl, tek mi? Başkası var mıydı yanında?'
'Bir bayan daha vardı ancak araca sıkışmış, bayanın durumu ağır, bilinçleri kapalı.' iyiden iyiye eli ayağı tutmaz olmuştu adamın. Aklından geçen onlarca şeye rağmen karşı tarafın seslenişlerine rağmen tek kelime edememişti daha fazla. Sadece hastanenin ismini defalarca tekrarlayan sağlık görevlisini duyabilmişti.
'Tibet, Tibet iyi misin?' Doğa'nın seslenişine dahi tepki vermediğinde Güneş'in adımlarını hızlandırdığını görerek kendine gelmeye çabaladı adam.
'Babamla konuşmam lazım.' verdiği tek tepkinin ardından da uzaklaşmıştı. Hala elinde olan ve neredeyse kırmak üzere olduğu telefondan numarayı bulduğunda anında kulağına götürdü.
'Oğlum, Derin'in yanın-'
'Baba, baba sana bir şey sormam gerek, Aras amcam nerede?'
'Yoldalardır, şirkete gelecekti Ece'yle.'
'Baba, bana haber geldi, kaza olmuş. Güneş yanımda, adamın teki yengemin durumuna ağır dedi arabada sıkışmış, amcam zaten naklediliyormuş.'
'Tamam sakin ol, hangi hastane, kazayı nerede yapmışlar?'
'Bayraktar hastanesine gidiyorlarmış, çevreyolda olmuş.'
'Sen Güneş'i al hastaneye geç, diğerleri Derin'in yanına girsin, bende çevreyola geçiyorum. Tibet, aslanım arabayı sakin kullan, hastaneye kadar Güneş'e söyleme.'
'Tamam.' Tibet telefonu kapattığında üzerine dikilmiş gözlere doğru ilerlemişti.
'Bizim Güneş'le işimiz çıktı biraz, siz Derin'in yanına geçin.'
'İyi misin Tibet?' Güneş'in şüphelenen bakışlarıyla adam sadece ufak bir baş hareketi yapmıştı. İkisi de aynı arabaya yerleştiğinde ne kadar soru sorsa da yanıt alamayacağını bilerek sustu adam. Sonunda hastane bahçesine girdiklerinde Güneş'in gözleri büyümüştü.
'Kime ne oldu?'
'Bak, tam bir şey bilmiyorum-'
'Tibet kime ne oldu.'
'Babanlar, kaza yapmışlar.' Tibet'in kısacık cümlesi bile yetmişti Güneş'in düşme tehlikesi atlatarak arabadan inmesine. Koşarak hastaneye girdiğinde etrafa baksa da tanıdık bir simanın olmayışıyla danışmaya koşmuştu.
'Aras Samir veya Ece Samir, kaza yapmışlar, neredeler?' gerginlikten sıkıp gevşettiği yumruklarıyla kadının girişlere bakmasını bekledi adam. Çıldırmasına saniyeler kala danışmanın sesi duyulmuştu.
'Aras Samir acilde, Ece Samir adına giriş yok. Acil koridorun-' daha fazla dinleme zahmetine dahi girmeden kadının gösterdiği yöne doğru koşmaya başladı adam. Kafasındaki iyi mi kötü mü endişesinden bütün sesler uğultu gibi iletiliyordu sanki kulaklarına. İnsan bazı şeylerin kaybını anlamadan büyümezdi belki de, yoksun kalmışlık en büyük kazanç sayılırdı bir yerde. Tibet ne kadar yetişmeye çabalasa da çalan telefon ekranındaki isimle yavaşlattı adımlarını.
'Baba'
'Tibet, yoldayız, geliyoruz hastaneye. Güneş'i yalnız bırakma.'
'Yengem nasıl?'
'Ambulansta. Durumu ciddi.' ağzını açıp bilgi alacakken arkadan gelen siren sesinin kesilmesiyle kalakalmıştı adam. Babasının onlarca küfrünü duysa dahi tepki veremiyordu.
'Ece! Ece dayan kardeşim! Ece dayan! Lan!'
'Ba-ba -'
'Tibet Güneş'in yanında ol.' Vuslat gergin ses tonuyla konuşarak telefonu kapattığında Tibet'de yavaşlamış adımlarını harekete geçirerek Güneş'in arkasından acile girmişti. Adamı tutan dört görevliye baktığında koşarak önüne geçti anında.
'Abi babam, bıraksınlar, babamın yanına gitmem gerek!' Güneş'in hırsla atıldığı perdeye baktığında bir şey göremese de anında adamın belinden yakalayıp geriletmişti.
'Güneş sakin ol. Yardım etmeye çalışıyorlar, bırak da işlerini yapsınlar.'
'Nasıl sakin olayım Tibet! Kan kusuyordu!'
'Şiddetten dili falan kesilmiştir. Bir dur. Anlayalım.'
'Abi öksürüyordu öksürüyor! Yav bırak! Bırak bari annem nerede onu öğreneyim!' Güneş tekrar atılsa da Tibet yine engelini koyarak adamı arkadaki sedyeye oturtmuştu.
'Bak babam yolda, geliyor. Öğreneceğiz ama sen böyle yapınca kimse işini yapamıyor.' adamın başını elleri arasında sıkıştırsa da perdenin ardından çıkan doktorla Güneş yine harekete geçmişti.
'Güneş bey siz misiniz?'
'Benim'
'Babanız sizi görmek istiyor.' az önce gitmek için çırpınan adam bir anda durağanlaşarak inmişti sedyeden. Perdeye ilerleyerek içeri girdiğinde nefes almakta güçlük çeken adamla karşılaştı. Bunca zaman dimdik durmuş, hatta kendini dahi kovalarken nefes nefese kalmamış adamın haline baktıkça beyin fonksiyonları işlevini yitirmeye başlamıştı Güneş'in.
'Babam, iyisin demi?' Aras sesinin çıkmayacağını bildiğinden elini hafifce hareket ettirip Güneş'in iyice yaklaşmasını sağlamış ardından kan kurumuş parmaklarıyla oğlunun ensesini yakalamıştı.
'Güneş.'
'Buyur baba.'
'Seni- sevdiğimi- unut-ma- aslanım.'
'Biliyorum zaten baba, ama yorma kendini, bak doktorlar başında, geçecek zaten.' Aras Güneş'in her kelimesinde onaylayıcı bir baş sallaması sunmuş ardından oğlunun saçlarını okşayıp derin bir nefes alarak öksürüğünü tekrar gırtlağına çıkarmıştı.
'Aslanım benim.' saçlarının arasına ufacık olan oğlunun başını öpermiş gibi dudaklarını bastırdığında müdahale edenlerinde hızlanması bir olmuştu.
'Ameliyata almalıyız.' az önce çağıran doktor şimdi tepesine dikilmiş babasının göğsündeki cam kırığını işaret ediyordu. Görüp konuşmuştu ya şimdi istediği gibi ameliyata gidebilirdi. Adı gibi biliyordu adam, sağ salim çıkacaktı babası. Sakince çöktüğü yerden ayaklanarak babasının ensesinden düşen elini tuttu.
'Annem arabada mıydı baba?' Aras sadece baş sallamakla yetindi. Gözünün içine bakmaya kıyamadığı kadının o hali bir perde misali bakışlarına indiğinde çıldıracak gibi olsa da tek umudu Ece'nin güçlü bir kadın oluşuydu. Oğlunun bir umut bakışlarına her bakışında o kahvelerle zıt da olsa derin mavilerde buluyordu sevdiği kadını. Ece onun her daim kara yazısı olmuştu. Acısıyla tatlısıyla, umuduyla, hatta umutsuzluğuyla tek sevdiği kadındı. Ona imkansızmış gibi gelen bir tane, gözünün ilk ağrısı, canının içi oğlunu bağışlayan kadındı. Damarına giren narkozla kapanan göz kapaklarında dahi kadının gülüşünü görebiliyordu. Cennetin en ala arazisine sahipmişcesine bir his sunuyordu o deli dolu kadın. Kokusunda oğlunu barındırıyor, bakışlarında sevdasına yeniliyordu. Öylesine bir sevda vardı ki yüreğinde belki de çoğu yokluğa o varken evet diyebilme gücünü buluyordu Aras kendinde.