'Yangınım, yaktığım, yandığım... Ben bu kadarım işte, sen de gördün. Dost dediğimi ellerimle toprağa veriyorum, Vuslat Barlas Kasırga'nın son oğlu olmanın onurunu yaşıyorum, silahların içinde yatıp kalkıyorum. Ama şu hayatta bir tek seni böylesine sevebiliyorum.' kızın usul gülüşüne her baktığında litrelerce alkol almış gibi sarhoş oluyordu adamın yüreği. Bütün kalp kırıklıkları hiç bir hasar görmemiş gibi tekrar birleşip Tibet'e yeni bir can oluyordu resmen.
'Çok yorgunsun, istersen otele gidelim, bir saatte olsa uyu daha sonra dağ evine geçeriz? Hem benim bilgisayarımda arabada nasılsa, bir kaç anlaşmaya da göz atmış olurum.'
'Bu gün kuzenimle kardeşimin en özel günü olacak, yardım edeceğimiz bir şeyler olur, direkt dağ evine geçelim.'
'Ama çok bitkinsin.' Tibet yüzünü okşayan eli tutarak üzerine dudaklarını bastırıp gülümsemişti.
'Ağırlık o karanlıktaki yol göstericim, iyiyim ben.' adamın ufacık bir tebessümü bile kızın yüzüne ışık oluvermişti. Bir insan en kolay gülümseyerek mutlu edebilirdi diğer insanları. Esnemek gibi mutlulukta bulaşıcıydı, belki de bu yüzden böylesine basit bir eylem dahi umut ışığı olabiliyordu yeryüzüne. Yaradanın şüphesiz ki insan ruhuna verdiği en güzel yapı taşı duygulardı. Hangi insan kaçıp kurtulması gereken şeyleri geride bıraktığında bir an dönüp bakarak onlar bile güzeldi demezdi ki. Öyle ki en kötü anınızı hatırlayıp bir daha yaşayabilirim o günleri diye düşünerek gülümsediğiniz saniyeler olmamış mıydı? Tibet ne kadar Fişek'in kollarındaki son nefesini an be an hatırlayarak başına sancılar girmesine neden olsa da omuz omuza verdiği adamı biraz daha görmek için aynı ana dönmeyi isteyebilirdi. Bu da hayatın bize her saniye bir kez yaşanır, anı değerlendir deme şekli olsa gerekti.
İkisinin de sesi çıkmadan devam eden yola arada radyodaki şarkılardan sonra haberler eşlik etmeye başladığında öğlen olduğunu anlayabilmişlerdi şükür ki. İstanbul'un bir ucundan bir ucuna üstelik gündüz vakitlerinde gitmenin imkansızlığı içinde kalmışken boğazdaki trafik Tibet'in sinirlerini de germeye başlamıştı. Bakışlarını sıkkınca önündeki araba yığınından çekip mavi sulara döndüğünde eli de direk camı indirmek için kumandaya gitmişti. Bu kadar yüksekte üstelik egzos dumanı arasında denizin gırtlak yakacak tuzlu kokusunu alamayacağını bildiği halde camı indirdiğinde yüzüne vuran hafif esinti de gülümsemesini sağlamıştı.
'Çok seviyorsun İstanbul'u.'
'Ben burada söken bir şafağım kedi göz, insan doğduğu toprağı sevmez mi?'
'Ama sen bildiğin aşk yaşıyorsun.' Doğa adamın aklını dağıtmak istercesine hem konuşup hem kıkırdadığında Tibet gülerek bakmıştı her milimini ezbere bildiği yüze.
'Bırakta aşık olayım. Bir yanda Galata bir yanda Anemon.' Tibet eliyle Galata'nın olduğu tarafı işaret ettikten sonra bakışlarıyla da Doğa'yı işaret ederek mırıldandığında iyice derin sularına dalmıştı yeşilinde boğulduğu harelere.
'Anemon ne?' boğulduğu harelerden bakışlarını açılan trafikle çekip ilk önce arabayı hareket ettirmiş daha sonra da dudaklarını ıslatarak cümleye girmek için derin bir nefes almıştı.
'Ölümlü Adonis ile aşk tanrıçası Afrodit birbirlerine aşıklarmış. Ancak Adonis bir gün avlanırken, Afrodit'in eski sevgilisi olan ve bir ölümlüye olan aşkından dolayı Afrodit'i kıskanan, savaş tanrısı Ares onu ormanda vurmuş. Afrodit yetişine kadar Adonis ölür ve Afrodit bir törenle sevgilisinin vücudunu kokular ile ovar, onu ölüler diyarına götürmek üzere kucaklar, bu sırada Adonis'in kan damlaları ile kokular birbirine karışır ve toprağa düşerek birer çiçeğe dönüşürlermiş. Bu çiçeğe Adonis ile Afroditin aşkı anısına Anemon denir, diğer ismi ise Manisa Lalesidir. Hal böyle olunca sen ölü bir aşkın muhteşem kokulu anısı oluyorsun. Baştan beri benim için Anemon'dun çünkü bize inancım olsa da bu sevdanın bir ceset olarak kalacağına inanmıştım ben.' Tibet yorumunu da katarak mırıldandığında Doğa yüzünü koltuğa yaslayarak adamı izlemeye koyulmuştu. Derin bir nefesle kızın parmakları arasına parmaklarını geçirerek sıkıca tuttuğu elle can buldu adam. Zaten insan yüreğine verince her bakış hayat olmaz mıydı ona. Elbet olurdu, hatta öylesine olurdu ki Tibet gibi yaşadığı her şeye rağmen karanlık kapıların kapılarını kapatarak kör karanlıktaki şafağa döndürürdü yüzünü.
Arabayı toprak alana park ederek aşağı indiklerinde Tibet bakışlarını terasa çevirip Işık'ın aydınlatma fasıllarıyla uğraştığını fark edince gülümseyerek yanına ilerlediği kızın elini tekrar avucu içine almıştı.
'Işıklandırma bitmek üzere sanırım.'
'Güzel görünüyor.' sakince başını sallayarak eve doğru ilerlediklerinde kapıdaki takılı anahtarı çevirip içeri girmişlerdi. Üzerlerindeki çeketleri bir kenara bırakarak merdivenleri çıkmaya başladıklarında ulaştıkları teras katındaki ambiansda yüzlerindeki gülüşün kuvvetlenmesini sağladı.
'Hoşgeldiniz amca.' Alaz yüzündeki fırlama gülüşüyle seslendiğinde Tibet kaşlarını yalandan çatarak başını sallamıştı. Amca lafına da dayı lafına da alışamamıştı ama Allah'dan çocuklar sadece kendi aralarında iken kullanıyorlardı iki hitabı da.
'Kuzi' Işık anında üç basamaklı merdivenden inerek yanlarına gelmiş ilk önce Tibet'i daha sonra Doğa'yı öperek adamın boştaki kolunu omuzuna çekmişti.
'Nasıl olmuş?'
'Bu senin becerin değil, hangi organizasyon şirketine gittin?'
'Kuzen dedik bağrımıza bastık çıldırtma beni. Hepsi benim eserim tabi ki.' Işık hırsla adamın kolunun altından çekildiğinde Tibet tek kaşını kaldırarak dalga geçen gülümsemesini yönlendirmişti ki Işık'ın maviş gözlerini kısmasıyla adam anında önüne Doğa'yı çekerek gülümsemesini genişletti.
'Saklan hemen hatununun arkasına. Saklanmazsan kafanı kıracağımı biliyorsun.' kız anında eline ahşap çubuğu aldığında Tibet yüzündeki gülümsemeyle beraber başını sallamıştı. Elbet biliyordu kafasının kırılacağını. Hiç yoktan eli kolu çizilirdi çünkü Işık'ın işi konusunda ne kadar detaylı ve dikkatli çalıştığını biliyordu. Sadece kızın iri gözleri sinirlenince kısılıyor ve Tibet'de alnında atan damarı görmeyi seviyordu.
'Şaka bir yana ortam güzel olmuş.' Doğa kıza destek çıktığında Işık gülümsemesini tekrar gün yüzüne çıkarıp minik ledlere doğru ilerlemişti. Herkes bir işin ucundan tutmuşken Tibet'de henüz yerleşmemiş masaya bakarak Doğa'ya döndüğünde kızın usul bir işareti ile masanın üzerinde bırakılmış malzemeleri kenara almışlar daha sonra krem rengi örtüyü açarak ahşap masanın üzerine sermişlerdi. İkisi birlikte tabaktan, çatal bıçak düzenine kadar Işık'ın çıkardığı taslağa göre dizdiklerinde Miray'ın getirdiği iki çiçek sepetini de ellerine almışlardı. Yavaş yavaş düzeni tam oturmaya başlayan masaya aşağıdan gelen yiyecekler eklenmişti ki en son yerleştirilen orta şamdanı ile Tibet dibindeki kızın beline kollarını dolayarak omuzuna dudaklarını bastırdı.
'Şimdi bunlar harbi harbi evleniyorlar dimi?'
'Kesinlikle evleniyorlar.'
'Ben seni alabilecek miyim dersin?'
'Hiç olmadı kaçırırsın?' Doğa kıkırdamasıyla birlikte bakışlarını omuzuna çenesini yaslamış adama çevirdiğinde onun kaşlarını havalandırışına gülümsedi.
'Diyorsun. Yan eve mi kaçıracağım?'
'Yan ev diyip geçme. Vuslat Kasırga korumasında o ev. Babam dahi olsa amcam maraza çıkarırsa kimse ses edemez.'
'Zeki hatunum benim.' adam anında kızın yanağından tutup dudaklarını da şakağına bastığında ikisinin kahkahası etraftakilerin onlara odaklanmasını sağlamıştı.
'Patikada far ışığı var.' Barlas elindeki dürbünü bırakıp arkasındakilere döndüğünde hepsi hiç bir şey yokmuşcasına hazırlanmış masanın etrafına yerleşmişler aşağıdan açılan kapının sesini duymalarıyla yalandan bir gülüşme eşliğinde muhabbet eder tavıra girmişlerdi. İki bedeninde sonunda terasa ulaşmasıyla hepsinin bakışları onları buldu.
'Hoş geldiniz.' hep bir ağızdan çıkan seslenmeden sonra Derin çeketini çıkararak kenara bıraktığında Emir'de ardından ilerleyerek kızın sandalyesini çekmiş daha sonra da çeketini çıkarmıştı. Son iki davetli ama asıl gecenin kahramanı olanlarda tam olukları için Miray gülerek ayaklanıp müzik setini açarak tekrar otumştu yerine. Playlist parçaları devam etse de yaklaşıp bir saat sonra çalacak parça tam zamanına göre ayarlanmıştı. Derin'in sakinliği ve yüzünün solgun hali masadakilerin dikkatini çekse de dışarının soğuğundan olabileceğini düşünerek ses çıkarmadılar. Yarı gülüşmeler eşliğinde muhabbet kurmaya başladıklarında Tibet'in gözleri yanındaki kızın titreyen eline kaymış tek kaşının havalanmasını sağlamıştı.
'Abicim.'
'Efendim.' kızın gırtlağına biri basarcasına zorlukla çıkardığı sesi duyulduğunda adam alt dudağını ıssırıp usulca kıza yaklaşmıştı.
'Bi sorun mu var?'
'Yoooo... Hiç bi sorun yok.' yalancı gülümseyişinin ardına saklansa da Tibet az da olsa fark edebilmişti bir meselenin olduğunu ancak asıl sorun ne olduğuydu. Şuan için meselenin olup olmaması değil ne denli önem taşıdığı mühimdi.
'Doğa'nın kolejdeki kızı merdivenlerden düşürüşünü hatırlıyor musunuz?' Güneş yüzündeki fırlama gülüşünü sunarak Tibet'e ve kıza baktığında masadaki olay anını bilenler gülmeye başlamışlardı bile.
'Ne oldu ki?' Ömür gözlerini Tibet'den Güneş'e çevirdiğinde adam oturuşunu dikleştirerek aklına gelen ana tekrar sırıtmıştı.
'Biz koridordaki koltukta oturuyoruz o sırada okulun şımarık ve yapışkan hatunu Leyla geldi. Tabi Tibet Doğa'dan başkasını görmüyor ama şansa bakın ki Leyla Tibet'i bayağı görüyormuş. Konuşalım mı diyince bizimki nasılsa sınıftan diyerek kabul etti. Merdivenlerin oraya geçtiler, kız demire çıktı oturdu. Tibet'de karşısında dikiliyor. Yemin ederim nasıl oldu, nasıl bitti, Doğa kaç salisede o merdivenleri çıktı bilmem ama kıza bir çarpışı vardı, hatun yere uçtu. Doğa'nın tepkisi kahkaha atmamıza tek nedendir. Yavaşca kıza döndü, sanki bilinçli yapmamış gibi, a rüzgarım dengeni mi bozdu dedi ve gitti. Evrim deseniz olayın yeni farkına varmışcasına ağzı açık bakıyor. Kız bir daha Tibet'e yaklaşmak bir yana T harfini alfabesinden çıkardı.' masadakilerin gülüşmeleri büyürken Evrim tek kaşını kaldırarak kahkaha atmıştı. Bu kızın bir bakıma o da bir şey mi ki deme şekliydi.
'Sen en basitini anlattın. Doğa'nın kıskançlığı tamam ama Tibet'in kıskançlıklarına ne diyeceksiniz. Eğer hesaplamam yanlış değilse 49 erkek ki yaş gözetmeksizin okul nakillerini sağladı.'
'Ne!' Doğa'nın bakışları şaşkınca Tibet'e döndüğünde adam gülüşünü saklamak için eliyle dudaklarının üzerini kapatıp hafifçe omuz silkmişti.
'Yanlış duymadın tatlım. Tam 49-'
'59 doğru sayı.' Emir kıza müdahale ettiğinde Doğa'nın gözleri büyüse de Evrim başını usulca sallayarak kıza bakmıştı.
'Yanlış hesaplamışım. 59 erkeğin 19unu bakışlarıyla korkuttu. Samimi söylüyorum sadece on beş saniye çocukların gözlerine baktı sonra naklini aldırıyorsun dedi ve bir gün sonra ortadan kayboldular. 20 tanesini dayak manyağı yaptı, 10 tanesinin şakağına silah dayadı, kalan 10 taneyi de bir hafta rutubetli bir depoya kapattı daha sonra da ailesini arayarak oğullarının inat ettiğini nakil aldırmalarını söyleyerek postaladı.'
'Ve 'hani best friend' diyen arkadaşım bunları bile bile benden sakladı.' Doğa gözlerini belertmeye başladığında sırası gelen şarkı nedeniyle Tibet anında kızın elini tutarak ayaklanmış bedenlerinin birbirine yaslanmasını sağlayarak burnunun ucuna dudaklarını bastırmıştı.
'Bunların planın parçası olduğunu düşünüyorum. Yani sen 59 tane erkeği anormal bir şekilde çevremden uzaklaştırmazsın değil mi?' kız boynunda kollarını birleştirdiği adamın gözlerine baktığında muzur gülüşüyle başını sağa sola salladığını görmüştü.
'Yaparmıyım ben öyle şey ömrümün mührü?' Doğa bir ihtimal kaşlarını düşürerek adamın yüzünü süzse de Güneş'in omuzuna elini yerleştirmiş Evrim sırıtarak başını uzatmıştı.
'Yapar.'
'İnanamıyorum sana Tibet.'
'İnan kedi göz inan. Sevdan ne tür bir manyağa çevirdi beni düşün artık.' Doğa'nın kaşları çatılsa da konuşacağı sırada müziğin sesinin düşüşü ve Emir'in çenesini yasladığı kızın omuzundan sesinin duyulmasıyla bütün bakışlar ikisine dönmüştü.
'Satır satır çözülecek inan,
Senden bana uzuyorken zaman,
Durma o yerde, bana gel gizlice.
Göreceksin...
Usul usul dokun elime,
Islak saçım, tarayıver önce,
O eski şarkıyı anımsarız belki,
Sezeceksin...
Önümüzde maceralar...
Ardımızda facialar...
İstersek çözümü var lakin,
Bir gece sussun sorular...
Kalptir, kalptir ısınınca büyür,
Mavi, yeşil renklere bürünür,
Korktuk, kaçtık, aradık da n'oldu?
Bulduk mu?
Olmaz mı, bir sabah birlikte uyansak,
Çapak çapak yüzümüze baksak,
Sormasan o anda cevapsız soruyu,
"Bu sonsuz mu?"
Aklımızda hatıralar...
Kutumuzda yalnızlıklar...
Büyümemişiz gibi, saatlerce sürse,
Bu oyunlar...' Emir ayrıldığı omuzdan kızın gözlerine bakmaya devam ettiğinde ilerleyen şarkıya da eşlik etmeye devam etmişti.
'Satır satır çözülecek inan,
Senden bana uzuyorken zaman,
Durma o evde, bana gel gizlice,
Göreceksin...' usulca kırdığı tek dizinin üzerine çöktüğünde avucunun içinde kalan eli de sıkı sıkıya tutmuştu. Pantolonunun cebinden çıkardığı yüzüğü hafifce havalandırdığında gırtlağındaki cümleleri hafif bir tebessümle çözmeye çabaladı.
'Hayatını hayatımla birleştir ki bir sabah değil her sabah birlikte uyanalım. Evlen benimle Derin. Yangının yangınım olsun, huzursuzluğunu ateşe vereyim. İzin ver huzurun olayım, izin ver ben sen değil biz olarak anılalım.' Emir hafifçe eğdiği başıyla kızın koyu kahveyle karışmış yeşillerine bakmaya devam etmişti. Sürekli ıslattığı kurumuş dudaklarına gülümsediğinde sakince dizinin üzerinden kalkarak cevap vermeye çalışan yüzü tekrar süzmüştü ki parmakları arasındaki elin gevşemesi kaşlarının çatılmasını sağladı.
'E-vet.' fısıltılıydı sesi ama belki de bir yardım çığlığı ancak bu kadar kalbi sağır edebilirdi. Bir erkeği en çok ne tüketir sorusunun cevabı, Emir'in parmakları arasından kayan el ve bakışlarındaki sisi gördüğü kızın gözlerinin kaymasıydı belki de. Anında sardığı bele rağmen refleks boşluğuyla yere diz çöktüğünde kollarındaki kızın titreyen vücuduna kaş çatmaya devam etmişti.
'Kriz. Çantasını bulun.' Tibet telaşlı haline rağmen bir kaç adımda kardeşim dediği adamın yanına ulaşarak kızı kendine getirmeye çalışan umutsuz haline bakmıştı Emir'in. Doğa'nın ters çevirdiği çantanın içinden çıkan ilacın kapağını açtığında şükür ki Emir kendine gelebilmişti.
'Hap olmaz. Şırıngayla ampülü verin.' adam bir kaç saniye önce evlenme teklifi ettiği kızın titreyişinin kuvvetlenmesiyle beraber Derin'i anında zemine yatırmış Doğa'nın titreyen elleyiyle uzattığı ampül ve şırıngayı almıştı.
'Doğa şalını ver.' Tibet kızın şok halinden çıkmasını sağlamaya çabalasa da korku dolu bakışlarının farkındaydı. Diz çöktüğü yerden kalkıp kızın boynundaki fuları çözdüğü gibi tekrar oturup Derin'in koluna bağlamış olan gücüyle sıkmaya başlamıştı. Emir'in ne kadar kendini kaybettiğinin bilincinde olsa da kızın damarına ilacı olması gerektiği gibi enjekte ettiğini gördüğünde sıktığı şalı da serbest bırakarak adamın ensesine doğru elini atıp kendine bakmasını sağladı.
'Sağlam dur. Geçecek Emir.'
'Geçecek değil mi?' adam tuttuğu duygu yoğunluğuyla kızaran suratına rağmen konuştuğunda Tibet usulca başını sallamıştı.
'Ayaklan hadi koçum.' mırıldandıktan sonra Emir'in sakince ayaklandığını ancak yaşadığı şokun etkisiyle dengede duramadığını görünce Derin'i yerden kollarına çekmiş Güneş'e de Emir'i başıyla işaret ederek merdivenlere yönelmişti. Dün gece açtıkları odalardan birine girerek kızı yatağa bıraktığında üzerine de battaniyeyi örterek derin bir nefes alıp donuk bakışlarıyla odaya giren Emir'e döndü.
'Kalmamı ister misin?'
'Evrim'i gönderir misin?'
'Gönderirim.' Güneş'le beraber koridora çıktıklarında Tibet direkt merdivenlerdeki Evrim'e bakarak odayı işaret etmişti. Sessizlik içinde kalınsa da beş dakika önce olup biten olayın sarsıcı etkisinden kolay kolay çıkamayacaklarını biliyorlardı. Hepsi gömüldükleri ölüm sessizliğiyle odalara çekildiklerinde Tibet pufa oturup elleriyle dudaklarını kapatmış Doğa'ya yaklaştığında gözlerindeki damlaların bir bir zemine düştüğünü görerek başını göğsüne doğru çekmişti. Dudakları kızın başının üzerinde yerini aldığında nefesini de içine sığmazcasına çekti. Acısının üzerine acı eklendikçe canından can kopuyor gibi hissediyordu adam. Ölmeyi belki de en iyi böyle zamanlarda adlandırabiliyordu. Sevdiği kızın saçlarındaki bahardan kopma kokuya rağmen bu kez de kardeşleri için yanıyordu yüreği.
Aile kavramı için en ağır sınavların şıksız yapıldığı bir aileydi Kasırgalar. Öyle ki çoğu zaman imkansız denilecek zorluklarla karşılaşıyorlardı. Umut denilen hükümlülük öylesine ruhlarına işlemişti ki bir an olsun vazgeçmeyi düşünmeden savaşıyorlardı. Çünkü bir kişiyi kaybetmek bütün ailenin yerle yeksan olması demekti, insan sırf bu yüzden ayakta kalmaya çabalardı işte.
Nasıl ki Evrim gözyaşlarıyla yüzünü yıkamış Emir'in hem sırtını sıvazlayıp hem de gözyaşlarını dökerek destek oluyor,
Güneş içinde biriken eksikliklere ve yarım kalmışlıklara küfür ederek sinirini kum torbasından çıkarıyor,
Miray omuzunda ağlayabileceği Alaz'la yaşadıklarını birbirlerine sarılarak geçirmeye çabalıyor ise aile olmanın kavramını hissedebilmişler demekti. Bir bakıma söylenecek tek bir söz kalmıştı Kasırga ailesi olmak aslında birbirinin eksik göz yaşını tamamlamakdı bir bakıma.