Ve umutlar sonsuzdur,
Çünkü en büyük yaslar,
En büyük ölümlerden sonra tutulur...
-Edip Cansever
---------------------------------------------------------
'Kedi göz, yaran var mı?'
'Y-yo-ok' adamın yüzünde istem dışı bir gülümseme olduğunda bacaklarının daha fazla kendini taşımayacağını anlayarak bedenini bırakmıştı. İşte o an anladı Doğa, o an kendine gelebildi ancak. Herkes birbirini kontrol ederken kızın kulakları sağır eden bağrışı ile bütün gözler onlara dönmüştü.
'TİBET!' adamın yanına dizleri üzerinde çöktüğünde onun yumruğuyla yerden destek aldığını fark etti.
'Tibet, Tibet bana bak. İyi misin? Tibet ne olur cevap ver.' gözlerinden sicim gibi dökülen gözyaşlarına rağmen adamın yüzünü avuçları arasına aldığında tek şey fark etti kız. Yıllardır tanıdığı adamın gözlerinde her zaman olan güç yoktu. Resmen bitiyor gibi bakıyordu. Tükeniyor gibi. Başını tuttuğu adam kollarına doğru devrildiğinde ise etrafdaki kargaşa sesi umurunda değildi.
'Tibet sakın kapatma gözlerini, sakın kapatma. Beni bu halde yanlız bırakamazsın, ben ağlarken sen gidemezsin, bırakma.'
'Abi! Abi bizimle kal. Bırakma kendini!' Güneş'in yerde diz çökmüş hali çevredeki onca insanın ilgisini çekse de Emir'in çabasına baktılar. Doğa ise gitme dercesine yalvarırcasına başını sağa sola sallamaya başladığında Tibet'in yüzündeki donukluğa dahi bir şey yapamıyordu. Olan o an olmuştu zaten. Tibet zorlukla yutkunurken sert fren sesleri yankılanmış Ateş uçar gibi indiği arabadan adamın yanına gelerek kaldırmaya çabalasa da ağlamamak için kendini zor tutan Emir'in durdurması ile kalmıştı.
'İlk müdahaleyi yapayım dur!' adam bağırarak üzerindeki tşhirtü çıkardığında hala kanayan yaraya basıp Doğa'nın elini üzerine yerleştirmişti.
'Doğa bas, kendine gel bas! Abi, Tibet, abicim bana odaklan. Nefes al abicim.' adam acele ile Tibet'in çeketindeki havayı çıkarıp dudakları arasına sıkıştırmıştı. Kanlı elini önemsemeden yüzünü tuttuğunda bir kaç kez hava bastığı spreyla Tibet'in öksürüşüne baktı.
'Daha önce yaptın, bilincini kaybetmek yok. Daha önce o bilinç kapanmadan hastaneye gittik, şimdi de gideceğiz anladın mı beni abi' Tibet baygın gözlerle başını salladığında Emir bekleyen Ateş'e başı ile onay vermişti. İki adamda yığılmış bedeni kaldırdığında Doğa elinde kalan badiye baktı. Kandan rengi bordoya dönmüş siyah tşhirte.
'Doğa hadi!' Evrim'in kızı ilerletmesi ile arabaya yerleştiklerinde Emir kızın elindeki badiyi almıştı tekrar kanayan yere bastığında Tibet'in acıdan hırladığını fark ederek dişlerini sıktı adam.
'Bende kal. Dikkatli dinle, konuştuklarıma odaklan abi. Unutmaya çalış, yaranı unutmaya çalış. Tamam mı? Eğer ki beni bırakırsan bende bu hayalimi bırakırım. Okulu kestirip atarım. Anladın mı? İlk müdahalemi sende yapmak istemezdim ama Allah şahit ki beni bırakırsan bu son müdahalem olur.' Tibet'in zorlukla yutkunuşları sonrasında Emir bakışlarını yola bir kaç saniyeliğine çevirip tekrar Tibet'e dönmüştü.
'Az kaldı. Sakın bırakma beni, kardeşlerini yanlız bırakmazsın sen. Ben seni biliyorum, Kasırga'nın oğlusun sen. Kardeşlerini üzmezsin. Daha çok kızacaksın bana. Evrim'i sırtımdan düşüreceğim ve sen daha çok kızacaksın.' arabanın ani freni ile kapılar tekrar açıldığında Tibet hızlıca bir sedyeye alınmıştı. Gençlerin hepsi bitmiş halde koşarak ardından ilerlediğinde doktorların konuşmasını anlayabilen bir tek Emir'di.
'İleri derece astımı var. Hava desteği sağlamaya çalıştım. Ona bir şey olmasına izin vermeyin, eğer olursa bu hastanenin tüm tuğlalarını size yediririm.' adamın tehditi ile ameliyathane kapıları kapandığında Emir anlını buz gibi kapıya yaslamıştı. Tibet'i tanıyordu, bırakmazdı o, kardeşlerini, sevdiği kızı, annesini, babasını bırakmazdı. Kor alev olup ciğerleri yakardı ama ne olursa olsun gitmezdi.
Üç saat. Bütün ailenin bir anda kendilerini hastane koridorunda buldukları ve stresle geçirmeye çalıştıkları üç saat. Emir derin bir nefes alıp başını yasladığı duvara vurdukdan sonra hırsla çekilmiş adımlarını yine danışmaya yöneltmişti. Onu tutan Vuslat'a baktığında adamın tükenen gözleriyle başını sağa sola salladı.
'Tutma amca beni, bir kez daha sorayım.'
'Tibet çıkacak oradan Emir. Oğlum tahmininizden daha güçlü, senin danışmayı birbirine katmanın hiç bir yararı yok. Tibet oradan çıkacak, sapa sağlam çıkacak hemde.'
'Çıkacak tabi amca. Bundan şüphem yok benim. Eğer çıkmazsa okulu bırakacağımı söyledim, hayalimden vaz geçmem izin vermez o. İnsanların hayatını kurtarmama engel olmaz.'
'Hayalinden vazgeçmene izin vermez.' Emir usulca başını salladığında akan gözyaşlarını bu defa durduramamıştı.
'Amca korkuyorum.'
'Bende korkuyorum yiğenim bende korkuyorum.' yine şefkatli bir çift kol, yine bir destek. Aile olmak zor zamanların altından beraber kalkabilmekdi. Çekinmeden birbirinin omuzunda göz yaşı dökebilmekti. Kim olursa olsun içerideki için güçlü kalabilmekti. Emir destek aldığı adamın omuzundan telaş sesi ve duyduğu bir kaç terimle ayrılırken sıktığı dişleri çenesini tekrar gerdi.
'Ne oluyor!' Doğa'nın bağrışından sonra kız etraftakilere sorsa da yanıt alamayınca Emir'in karşısına geçmişti.
'Emir ne oluyor!' adamın tek yapabildiği başını sağa sola sallamaktı. Ne dudakları aralanıp bir kelime dökülüyor ne de aklındaki yaratığın kurduğu zehirden acı cümleleri susturabiliyordu. Bütün ailenin cevap beklercesine ona baktığının farkındaydı ama onun tek yaptığı koridorun ortasında öylece dikilip donuk bakışlar atmaktı.
'Emir! Bir şey söyle ona ne oluyor! Ölmüyor de en azından!' adam karşısında çırpınıp yakalarına yapışmış kızın kollarını yakaladığında kendine çekmişti.
'Nefes almıyor. Oksijen, oksijen yetmiyor.' adamın mırıldanmasından sonra herkes ani bir sessizliğe bürünmüştü. Buğlem oturduğu yerden kalkıp Emir'in gözlerine baktığında başını sağa sola salladı.
'Yanlış anladın, Emir yanlış anladın yengecim. Tibet nefes almayı bırakmaz ki, savaşır o. Yanlış anladın demi?' kadının yalvarırcasına konuşması adamın daha çok içine işlemişti. Sadece on dakikayla sınırlıydı Emir için şuan ki hayat. Ya on dakika içinde o kapıdan biri çıkıp bütün aileyi öldürecekti ya da rahatlamalarını sağlayacaktı. Adam için dişlerini kilitleyeceği on dakikada kısıtlıydı yaşam mücadelesi.
On dakika kime uzundu ki ama bu gün bütün aileye saatler gibi gelebilirdi. Bir nefesin, bir canın, bir hayatın, bir çok hayalin on dakikaya sığması akıl işi gelmezdi kimseye. Ama 600 saniyeye bunların hepsini sığdırabilenler oluyordu. Yaşamı için savaşanlar çeyrek saat bile denilemeyecek bir dilimde hayata bağlı kalmak için mücadele veriyorlardı işte.
'Ne olur gitmesin Emir. Vallahi onun milleti dövmesini amcama söylemem. Kavga da etmem onunla, istediğini yaparım. Söz, valla bak, ona bir şey olmasın istediğini yaparım. Çok, çok seviyorum ben onu, olmasın ona bir şey.' Emir göğsüne gömülü kızın iç çekmeleri arasında kurduğu cümlelerle dudaklarını birbirine bastırıp kapının üzerindeki saate bakmıştı. İki dakikası kalmıştı. Derin bir nefes alıp kolları arasına sığınmış kızı koltuğa oturttuğunda usulca ameliyathane kapısına yaklaşıp kapıya vurdu. Sakince açılan kapının ardındaki görevliye baktığında gözlerindeki boşluk tükenişten başka bir şey değildi.
'Nefes aldı mı tekrar?' adamın sorusu ile görevli daha fazla bitmesine göz yumamamıştı.
'Aldı. Yarayı kapatıyorlar.'
'Teşekkür ederim.' Emir gülen yüzü ile ağlamamak için zor durdurduğu bakışlarını bütün aileye çevirdiğinde elinin tersi ile çenesine kadar inmiş göz yaşını sildi.
'Yaşıyor.' avaz avaz çıkmasa da sesi yetmişti bütün aileye. Hepsinin gözlerinde bir ışık olduğunu görmüştü. Sırtını döndüğü kapı açıldığında doktorun maskesini çıkarışına baktı.
'Hocam, iyi değil mi?'
'Astımı sayesinde zorlandık. Ciğerini parçalayan bir kurşun vardı. Ama çıkardık şükür ki, yoğun bakıma alacağız. Ciğeri yenilenmeye başlayana kadar uyandırma gibi bir eğilimimiz yok. Durumu şuan stabil.' Emir usulca başını salladığında dibindeki ailesine gülerek bakmıştı.
'Bırakmadı işte. Tibet Kasırga o kadar güçsüz değil, bizi bırakmaz ve bırakmadı da.' Emir'in gülen suratı bütün ailenin içine buz gibi bir su serpmişti. Adam daha fazla ailesine bakmadan adımlarını koridora yönelttiğinde kolunun tutulması ile bakışlarını Derin'in kızarmış gözlerine çevirdi.
'Bir şeyin yok değil mi?'
'Gerçekten iyi değil mi? Nereye gidiyorsun sen, Tibet'e bakmaya ise bende geleyim.'
'Kıyafetlerimi değişeceğim, yoğun bakıma alınacak o yüzden sizi içeri alamam. Ama ben göreyim söz size de bilgi veririm. Sende bizimkilere söyle bir üst kata çıksınlar. Geleceğim.' Derin usul usul başını salladığında Emir adımlarını soyunma odasına çevirip içeri hızlıca girmişti. Bu saatlerde stajını tamamlayanlar kıyafetlerini değiştirirken adam hepsine selam vererek üzerini değişmiş ardından tekrar çıkarak yoğun bakıma yol almıştı. Şifreyi girip buzlu kapıdan geçtiğinde ise bakışları bir bir bütün yoğun bakım odalarını kontrol etti adamın. Görünürde daha gelmemişti. Gözleri bu bölümün danışmasını bulduğunda ise yaka kartını da takarak ilerledi.
'Tibet'i getirmediler mi daha?'
'Kuzenin olan Tibet mi başka Tibet var mı?'
'Kuzenim olan.'
'Vedat hocanın isteği ile özel odaya alındı, az önce çıkardılar.' kız asansörü işaret ettiğinde Emir başını sallayarak elini havalandırmış ardından asansöre binerek özel kata çıkmıştı. Odaya yeni transfer edilen yatakla bakışları hocasını bulduğunda adımlarını da o tarafa yönlendirdi.
'Hasan hocam'
'Efendim Emir?' adam yerleştirilen bedende gözlerini gezdirip ardından karşısındaki hocaya baktığında derin bir nefes aldı.
'Tibet'in tedavisi sırasında asistanlığınızı yapabilir miyim?'
'Bunun yasak olduğunu biliyorsun değil mi?'
'Biliyorum ancak kan bağım yok, hastane prosedürlerine göre engelim kalmıyor.'
'Pekala ama telaşlanılacak bir durum söz konusu olur ve sen kariyerini riske atacak bir şey yaparsan bundan sonraki ameliyatlarımda beni asiste edemezsin.'
'Merak etmeyin hocam.' adam başını sallayıp Tibet'in olduğu odayı işaret ettiğinde Emir'in yüzüne buzdan bir duvar örülmüştü bile. Gözleri karşısında kardeşi gibi yatan adamı görmez hale gelmişti. İşi neyse onu yapacaktı, hem Tibet için hem de kendi hayali için. Kenardaki dosyayı alarak Hasan hocaya uzattığında adamın bir kaç göz gezdirmeden sonra tekrar verdiği dosyaya göz attı.
'Anlat bakalım ne yapmamız gerekiyor?'
'Hasta astım rahatsızlığını taşıdığı için ciğer yenilenmesi olmadan uyandırmayacağız. Ciğerlerin daha hızlı yenilenmesi iin gerekli serum ve enjeksiyonları kullanmamız gerek. Her gün üç kez pansuman yapmamız gerekiyor çünkü alerjik reaksiyonları ön planda.'
'Tahmini ne zaman uyandırırız?'
'Eğer tedavi olumlu ilerler ve ciğerler yenilenmeyi başarı ile devam ettirirse üç gün, aksi takdirde ki daha yüksek bir ihtimal yedi gün.'
'Neden ihtimali yüksek?'
'Astım hastalığı olduğu için.'
'Pekala, gerekli enjeksiyonu yapıp çıkabilirsin. Dosyaya eklemeyi unutma.' Emir başını salladığında Hasan hoca odayı terk etmiş Emir ise derin bir nefes alarak ilacı seruma enjekte etmişti.
'Hayalimin ucunu bırakmamam için hayatta kalacağını biliyordum kardeşim. Daha da hızlı toparlanacaksın çünkü sen Vuslat amcamın oğlusun.' Emir elindeki iğneyi atık kutusuna bırakıp odadan çıktığında bu kez ana kapıdan da çıkıp ona bakan ailesine yamuk bir gülüş göndermişti.
'Tibet beyin keyfi yerinde. Burada çalışıyorum diye söylemiyorum ama yataklar çok rahat, nöbetden biliyorum.' adamın gülüşünden sonra diğerleri de kıkırdadığında Buğlem ve Vuslat'ın yüzündeki rahatlama iyiden iyiye göstermişti kendini. Emir'in bakışları bu kez ikizini bulduğunda onun anında sarılmasıyla derin bir nefes aldı.
'Gerçekden iyi mi?' kızın fısıltılı sesi gülümsemesinin genişlemesini sağlasa da çenesini yasladığı omuza dudaklarını bastırıp kızın başını avuçları arasına alarak baktı gözlerine. Emir herkese yakın olsa da onun bu yaptığını sadece Evrim anlayabiliyordu. Kızın gözlerine bakması bile onlarca sorunun cevabı olabilirdi. Belki de kardeş olmanın en muhteşem gerekcesiydi bu.
'Abi Tibet'in arkasından koştun sen de var mı bir şey?' Emir bu defa Ateş'e gözlerini çevirince bütün bakışlar adama dönmüştü anında. Vuslat ise ilk başta çatık kaşları ile adama odaklansa da ardından durulmuştu.
'Yok bir şeyim benim.'
'Alnındaki çiziği saymazsak.' Tuanna'nın tek kaşını kaldırmasından sonra Doğa'nın sesi duyuldu.
'Millet kolunu yaralar bizim aileyle alakası olanlar ise en alakasız yerini.'
'Baktıralım bi' Emir bu defa Ateş'e koridoru gösterdiğinde iki adam bir kadın ilerlemeye başlamışlardı ki Vuslat'ın sesi gecikmedi.
'Bu ne alaka?'
'Ateş açılacağını fark eden o oldu. Doğa arkadaşları ile görüşmeye çıktı, Tibet'de arabası yok diye arkasından koştu, Ateş abi de nişan alanları fark edince ikisinin peşinden koştu.' Derin'in açıklamasından sonra Vuslat'ın yüzünde usul bir gülümseme olsa da anında belli etmemek için silerek Buğlem'in başına dudaklarını bastırmıştı. Kendini bir silahla ortaya atıp yiğenini ve oğlunu korumaya kalkan adama ters tepki elbet vermeyecekti ama yine de kızının sevdiği adam sıfatı ile sorguya çekecekti adamı. Kolay değildi öyle sırf seviyorum diyip de bir anda ailesine girmesi.
Doğa, Evrim, Güneş ve Tibet'in durumu ile ilgilenen Emir hariç bütün aile kafeteryada otururken plazmadaki haberle Barlas kumandayı aldığında sesini açtı televizyonun.
'Hastanenin önü mü bura?' Çınar'ın sorusunu herkes başı ile onayladığında Derin kaşlarını havalandırmış ve sıkkın soluğunu bırakmıştı.
'Normal değil mi böyle olması, Tibet Kasırga yine yaralı. Genç kızlardan tutunda minimal ailelere kadar herkesin dikkatini çeken bir konu.'
'Asıl soru Gabriel denilen hatun neden hala damlamadı?' kafeteryaya giren Doğa çatık kaşları ile çektiği sandalyeye yerleştiğinde arkasından gelen topuk sesi de tuz biber olmuştu sorusuna.
'Tibet iyi mi?' bozuk Türkçesi sağ olsun Gabriel bütün aileye baktığında Ömür sırıtarak gözlerini kıza çevirmişti.
'Turp gibi. Biz de nerede kaldığını merak etmiştik.'
'Yeni duydum, şirkete gidecekti çalışıyordur diye aramadım hiç, haberlerde görünce şok oldum. Kafeden haberim de yoktu.'
'Ailedeki gençlerle yapılan bir kahvaltıydı çünkü. Haberin olmaması doğal.' Doğa'nın tepkisinden sonra gençler kahkahalarını kendilerine saklasalarda Eymen kızından sert bakışlarını çekmemişti.
'Doğa.' adamın uyarıcı sesi olsa dahi Doğa omuz silkti anında. Doğruydu, ailede olanların, kabul görenlerin olduğu bir kahvaltıdı o, bu kız henüz ailede değildi ki.
'Yalan mı söylüyorum, ailemizden değil. Biz bize bir şey yaptığımızda bunu aile dışındakilere söylemeyiz. Malum bize bizden başka herkes tehlike.'
'Kızım ne diyorsun sen.' Derya'nın da tepkisi ile Doğa kaşlarını çatarak sandalyeden kalktığı gibi yine Evrim ve Güneş'e doğru yol almıştı. Arkasından ters ters bakanlar umurunda dahi değildi şuan. Bu kız yüzünden o masadan bir hırsla kalkmıştı, onu durdurmak içinde Tibet gelmişti, eğer bu kız olmasa ne kendisi kalkardı o masadan ne de Tibet şuan yatıyor olurdu. Sesini duymak bir yana kızın isminden bile rahatsız olmaya başlamıştı Doğa.
'Ne bu hırs' Güneş topuklarını vura vura gelen kızı görür görmez ayaklandığında Doğa bedenini sertçe bekleme koltuğuna bırakıp kaşlarını çattı.
'Lüzumsuz gelmiş. Geri zekalı, bir de haberim olmadı diyor. İnsanın nasıl sevgilisinden haberi olmaz ki, sevmiyor belli ki. Hem ben ilk gördüğümde sevimsiz bulmuştum bu kızı. Çarpık bacak ne olacak.'
'Neye celallendin sen ya?' Evrim'in şaşkın sesinden sonra Doğa hızlıca yanındaki kıza döndü anında.
'Gabriel denilen kıza. Yerden bitme halini göstermemek için giydiği hayvan gibi topuğun sesini nasıl duymadınız. Yer elması.'
'Tamam sinirlisin de sonuçta Tibet'in sevgilisi, deme öyle bak iki gün sonra ev-'
'Güneş! Kes çeneni!' Doğa'nın çıkışması ile adam ellerini havalandırdığında Evrim dudaklarını birbirine kilitleyerek kahkahasını durdurmaya çalışmıştı. Doğa'nın dizini sektirerek kızın güya telaşlı halini hatırladıkça çıldıracak gibi oluyordu. İnanmıyordu o kıza, yüzünde sahtelik vardı ve bunun Tibet'in sevgilisi olması ile alakalı bir durum olmadığını biliyordu. O kızda kesinlikle bir şey vardı. Ve Doğa bunu aklına kazıdıysa ne yapar eder bulurdu açığını.
Geçen dört günden sonra yavaş yavaş toparlanan adam herkese umut olmuştu. Ailedekileri pes etmeden görmek aslında hepsinin güç aldığı bir notkaydı çünkü hiç kimse pes edemez diyerek ayakta tutuyorlardı bedenlerini. Erkekler zorlukla kadınları gönderselerde dinlendikden sonra anında damlayacaklarını bilerek boyun bükmüşlerdi. Bu en çokda hepsinin bir evde toplanıp dinlenmesinden anlaşılıyordu. Biri uyansa hepsi uyanacak zaman kaybetmeyeceklerdi anlaşıldığı üzere.
'Doğa?' Alaz şaşkın şaşkın saçını tepesinden toplayıp gelen kıza baktığında hepsinin bakışlarıda ona dönmüştü.
'Kızım daha yarım saat olmadı sizi göndereli?' Güneş'in bakışlarından sonra Doğa omuz silktiğinde derin bir nefes aldı kız.
'Babamlar nerede?'
'Kafeteryada kendilerine yaşam alanı kurdular da sen niye geldin tekrar?'
'Uyuyamıyorum zaten evde durmamın anlamı ne ki.' kızın bakışları Çınar'a döndüğünde adam kaşlarını havalandırsa da açılan buzlu kapı ile herkes Emir'e dönmüştü.
'Kız kedi göz, ne işin var senin burada?'
'Ne yapacaksın benim burada ne işim olduğunu, Tibet nasıl onu söyle sen.'
'Bunlar niye kaplan kesiliyorlar ya, iyi Tibet. Akşam üzeri uyandıracağız işte.' başını sallayarak kız koltuğan yerleştiğinde yumruğuna başını yaslayarak gözlerini ona dikmiş gençlere bakmıştı. Şaşıracak ne vardı canım, uyuyamıyordu, evde oturunca da duvarlar üzerine geliyordu, hastanede kalsa ne olurdu ki.
'Bakmayın bana öyle.'
'Amcamlar kızacak bak. Gidin dinlenin dedik, sen üzerini değişip tekrar geldin. Zaten dört gündür gözünü kırpmadın Doğa.' Güneş'in yanına oturup konuşmasından sonra kız omuz silktiğinde adam anlar bakışlarını da kıza göndermişti.
'Ev basıyor, Tibet uyansın uyurum ben. Hem ölmem ya uykusuzlukdan.'
'Tibet bunu duyduğunda kızacak ama. Hepimiz bir saatde olsa uyuduk.'
'Uyansın da kızarsa kızsın. Dert değil.'
'Bak adam hasta cırlayamazsın.' Emir'in konuşmasından sonra Doğa omuz silktiğinde hepsi başını sağa sola sallamıştı ama GÜneş sıkkın nefesini havaya savurup kızı kendine çekti.
'Bari burada uyu kardeşim.'
'O olur.' mırıldanıp adamın omuzuna başını yasladığında Güneş kaşlarını havalandırıp indirerek adamlara bakmıştı. Onlar ise kısa sürede tekrar eski hallerine dönerek şaşkınlıklarını atmışlardı üzerlerinden. Ses çıkarmadan beklemeye başladıklarında kızın gözleri kapalı sorduğu soru ile kaldılar.
'Buldunuz mu ona bunu yapanları?'
'Tibet uyandıkdan sonra araştıracağız. O iyi olsun da gerisini bulmak kolay.' Güneş'in cevabı ile kız tekrar derin bir nefes aldığında gençlerde yavaşdan voltayı almışlardı.
'Beni korumak için orada yatıyor, benim yüzümden.' Güneş kaşlarını çatsa da karşıdaki tablodan kızın hala gözlerini kapalı tuttuğunu görüyordu.
'Kendini suçlama, olan oldu. Hem akacak kan damarda durmaz.'
'Ona başıma dert açtığını söyledim ama asıl ben onun başına bela oluyorum.'
'Doğa, saçmalamakda kadro sahibi oluyorsun, bu iş Derin'in.' kız hafifce omuz silkip nefesini bıraktığında Güneş omuzunu sıvazlamıştı anında.
'Ya bir şey olsaydı ona. Aptal herif, ne vardı arkasına çekmese beni, ben daha çabuk toparlanırdım.'
'Eğer orada yatan sen olsaydın Tibet kendini öldürürdü Doğa.'
'O zaman benim de şuan kendimi öldürmem gerekiyor.'
'Statünün de bu kadarı. Saçmalama olan işinde sigorta ister misin?'
'Dalga geçme Güneş.' kız anında doğrulup çatık kaşlarla adama bakmaya başladığında Güneş göz devirmişti.
'Onun yerinde benim olmam gerekiyordu. Bu zamana kadar hep benim yüzümden yara aldı. Ben ölmeyim diye dumanın içine dalıp astım krizi geçirdi, ben düşecekken beni tuttuğu için ağaçdan düşüp ayağını kırdı, kaza yaptığımda bana yetişmek için koşmuş hastane odasına geldiğinde suratı mosmordu. Daha çok şey var sayabileceğim. Ama ben ne yaptım hep onu suçladım. Kavga ediyor diye, bağırıyor diye ona baş belası gibi davrandım.'
'Tibet zaten baş belası biri, boşa konuşuyorsun şuan. Vuslat amcamı çıldırtabilen biri o sonuçta.' Doğa'nın kaşları derinlemesine çatılırken bile aklında tek gerçek vardı. İçeride yatan adamı hayatı boyunca sevecekti ve bir hatası olsa dahi hem suçlayacak hemde hatasına gülümseyecekti. Bunca zaman nasıl ki içinde bir sevda gizli saklı kalmış olsa da Tibet'in bütün saçmalıkları kıza her zaman güzel gelmişti. Çünkü kalbi öyle bir atıyordu ki yüzünü gördüğünde hatalar bir rafa kalkıp katran karası örtüyle örtülüyordu. İnsan bu hisleri nadir yaşardı. Hataları ile bir adamı sevmek nadir görülebilecek durumdu. Şikayeti olsa da inatlaşırcasına tutkun kalmak anlatılamayacak gibi derindi.
Emir'in bakışlarını ağrıdan yüzünü buruşturmuş adamı bulduğunda derin bir nefes almıştı. Uyandığından beri kimse konuşturamamıştı Tibet'i. Ne doktora cevap vermiş ne Emir'e ne de Vedat'a açıklamada bulunmuştu, tek yaptığı kaşlarını çatıp Emir'in gözlerine dik dik bakmasıydı.
'Abi ya, konuş artık.' Emir'in isyanı ile Tibet'in kaşları daha çok çatılırken adam daha fazla susamamıştı. Elindeki ufak su şişesini ağrısının el verdiği kadarıyla Emir'e fırlattı.
'Hadi lan oradan. Bir de beni tehdit ediyor, bir şey olursa hayalimi bırakırım diye. Can oğlum bu, ölünür de kalınırda. Git gözüm görmesin seni.' Emir ise son anda can havliyle kaçmayı başarıp yerdeki şişeyi alarak adamın baş ucundaki komidine bıraktı.
'Ya ben şokdan ne dediğimi biliyor muydum?'
'İyi iyi, yaralanan var mı? Doğa'da yoktu bir şey ama diğerlerinde falan?'
'Ateş abi kafayı vurmuş nereye vurduysa, ufak pansuman yaptık, onun haricinde iyi. Herkes iyi iyi olmasına da Doğa uyku uyumadı, kendini bi göstermen gerek.' Tibet'in kaşları çatılırken başını sağa sola sallamıştı. Nasıl uyumamıştı, aklı başında mıydı bu kızın Allah aşkına.
'Aklı başında mı onun, uyumamak nedir lan!'
'Eve gönderdik bu üzerini değişmiş gelmiş, sonra Güneş işte çekti omuzuna falan, beş dakika gözünü kapadı ama tık yok' Güneş'in omuzunda yatma fikri Tibet'in kaşlarını iyice çatmasını sağlasa da içindeki kıskançlık damarına dur diyebilmişti adam. Güneş kardeşiydi, Doğa'yı kardeşi gibi görüyordu ama Tibet'in kıskanmaması için bir engel teşkil etmiyordu. Hatta Güneş'i dahi değil, omuzunu kıskanmıştı adam içten içe.
'Görebilecek miyim bakıyım onu?' Emir'in suratında piçimsi bir gülümseme olduğunda Tibet kaşlarını çatılmasını geçirmese de içeri giren Hasan hoca iki adamın da durulmasını sağlamıştı.
'İyi misin Tibet?'
'İyiyim hocam, bu güne şükür.'
'Tamam, konuşmaya karar verdiğine göre son duruma bakalım bi' Emir'in uzattığı dosyaya adam göz gezdirirken Tibet sıkkın nefesini havaya savurmuştu.
'Seni yeterince bunalttık. Normal odaya alacağız ama hemen ayaklanmak yok. Dinleneceksin.' Hasan hocanın kesin tavrından sonra Tibet usulca başını salladığında karşısındaki önlüklü adam saatini kontrol etmişti.
'Emir sen oda ayarla, Tibet seni de on dakika sonra alırlar.' sıkkın nefesini tekrar havaya savurup iki bedeninde çıkışını izlediğinde bakışlarını da karşıdaki duvara dikmişti. Ağrısı vardı, nefesi arada soluk borusuna takılıyordu ama Doğa'nın gözlerindeki korkuyu da hala hatırlıyordu. Aklına gelen ayrıntı ile başını sağa sola sallayıp güldüğünde kendi kendine çoktan söylemeye başlamıştı.
'Ulan Tibet, sen yıllarca bekle, hatunun arkasından gidip sevdiğini söyleyecekken üzerinize kurşun yağsın. İş mi bu Allah aşkına.' dikişini tutup gülmeye başladığında açılan kapıdaki görevlilerde şaşkınlıkla bakmışlardı adamın yüzüne.
'İyi misiniz Tibet bey?' stajer olduğu ayen beyan belli 18 yaşlarındaki esmer gence baktığında usulca başını sallayıp silinen gülümsemesinin yerine o soğuk suratını ekledi tekrardan adam. Ailesi varken kuşkusuz kahkaha atardı, hatta gülme krizine dahi girerdi ama babasından öyle bir huy almıştı ki ailesi dışındaki kimseye de tebessüm dahi ettiği görülmemişti.
On dakika sonra Tibet başını rahatça yastığa yerleştirdiğinde kapının paldır küldür açılma sesi adamın bakışlarının o tarafa dönmesini sağladı. Annesinin gözlerindeki korku hala geçmemişti, hoş Buğlem'e çocukkende çektirmişti ama şu lanet olasıca dolan gözleri adamın kanına dokunuyordu. Annesi gülünce kimseye eyvallahı yoktu ama ağladığı zaman içinde yıkılan yıkılanaydı.
'Ağlama be sultanım.' kaşlarını düşürüp elini uzattığında kadın anında oğlunun elini iki avucu arasına alıp eline sığmayan parmaklarına da dudaklarını bastırmıştı.
'İyi misin paşam?'
'Çok şükür, bak ölmedik sürünüyoruz.' ne kadar kendi gülse de kafasına inen darbeden sonra diğer tarafındaki babasına bakmıştı. Suratını buruşturup ağrımamasına rağmen başını ovduğunda Vuslat sıkkın nefesini havaya bırakarak oğlunun başına dudaklarını bastırdı.
'Korkuttun be aslanım.'
'Orada duralım baba, bir Vuslat Kasırga oğlu, Taner ve Göktuğ Kasırga'nın kardeşi olmam korkmamanız gerektiğini yeterince gösteriyor. Bir, iki kurşun kim ki koskoca Tibet Kasırga'yı yıkacak?' dalga geçen gözleri ile bakışlarını iki abisine çevirdiğinde onların yarım bir tebessümle kendilerini izlemesine gülümsemişti.
'Ki laf attığıma göre aile sarılması istiyorum demektir.' Tibet'in tekrar konuşmasından sonra odadakiler gülmeye başladığında Göktuğ ikiletmeden Buğlem'in yanına geçip kardeşinin saçlarını karıştırmıştı. Taner ise anında babasının sırtına kolunu atmıştı ki odaya yeni giren Göksel'e döndü bakışlar.
'Kambersiz düğün ha, hiç yakıştıramadım size!' kadının kıkırdayıp anında Göktuğ'un kolunun altına girmesi ile Tibet'in bakışları odadakileri gezmiş ama yine de iki kızı bulamamıştı.
'Ablamlar nerede? Uyandım diye sattılar mı beni?'
'Satar mıyız ufakık.' Deniz ve Tuanna'da odaya girdiğinde Tibet gülümseyerek arkalarındaki iki adama bakmıştı. Bakışları slow modision babasına dönerken onun özenle Ateş'e bakmayışı çekti dikkatini.
'Damadını görmezden mi geliyorsun?' fısıltısıyla Vuslat kaşlarını çatsa da elini havalandırıp beş kardeşi gösterdiğinde Tibet dudaklarına görünmez fermuarı çekmişti bile.
'Kapıdan geçmem için vize istediğinizi bilseydim hazırlıklı gelirdim.' dört bedenin arkasındaki ses Tibet'in bir anda ciddileşmesini sağlamıştı. Ateş Tuannayı, Yavuz Deniz'i kendilerine çektilerinde Doğa yüzüne şirin gülümsemesini yerleştirip başını uzatmıştı ki Tibet'in çatık kaşları anında kaçması için bir neden oldu kıza. Ama farkındaydı ki ne iki yanındaki dört kişi onu bırakırdı ne de o çığlık atarak kaçabilirdi bu ortamdan.
'Gel Doğa hanım gel...'
'Bu bakışı sevmedim, ocakta yemeğim kaldı desem bir nebze paçayı kurtarabilir miyim?' kızın sorusu ile odadakiler cık sesi çıkardığında Tibet'de kaşlarını kaldırıp indirmişti.
'Amca, iznin olursa kızına biraz fırça atabilir miyim?' Tibet'in gözleri Eymen'i bulduğunda adam büyük gönül rahatlığı ile sallamıştı başını.
'Ağzına sağlık bile derim oğlum.'
'Sağol.' adam başını salladığında Tibet ve Doğa yalnız kalsın diye herkes adamı öpüp bir bir dışarı çıkmıştı. Doğa bu defa duvara yaslanıp adama bakmamaya özen gösterdiğinde ise Tibet derin bir nefes alarak düzgünce oturmaya çabaladı.
'Gel buraya kedi göz.' yatağın kenarında açtığı boşluğa vurarak Doğa'nın çekingen haliyle yaklaştığını görünce derin bir nefes aldı adam. Ne kadar masumane dursada birazdan çemkireceğini biliyordu ki o yüzden kedi göz diyordu bu kıza. Sırf gözleri değil yapısı da kedi gibiydi. Umulmadık anda tırnaklarını çıkarır çiziklerini de miras diye bırakırdı insanlara.
'O gözlerinin hali ne Doğa, niye renk kartelyası gibi?'
'Hastanedendir.'
'Uyumadığını biliyorum.'
'O Emir dayak istiyor galiba, hemen yetiştirdi demi. Etlerini morartacağım onun.' kız bir anda hışımla ayaklanmaya kalktığında Tibet anında bileğinden tutup oturtmuştu tekrar. Bu Doğa'nın kaçma yöntemiydi, her zaman izin verse de bu kez kaçmasına izin yoktu işte.
'Emir'i bilemem ama sen dayak istiyorsun bence. Uyumama dinlenmemek ne demek kedi göz? Zaten ufacık bir şeysin, bünyen kaldırmasa hastanelik olursun.'
'Sen mantıklı konuşma, öyle konuşunca ben cevap bulamıyorum. Bütün kaçış kapılarımı kilitliyorsun.' isyanı ile adam gülmeye başladığında Doğa şaşkınca yüzüne bakıp hafif bir tebessüm bahşedebilmişti.
'Hani suçlu çocuklar olur ya, halı desenlerini inceleyen aynı onlar gibisin.'
'Halı desenlerini çok izlediğin için yapabiliyorsun bu tabiri.'
'Tamam, haşarıydım kabul ama bu hala uyumamanı açıklamıyor.'
'Korktum, uyanmayacaksın diye çok korktum Tibet. Benim yüzüm-'
'Sakın, kendini suçlayacağın hiç bir şey yok.' Tibet'in buz gibi sıfatı tekrar belirdiğinde Doğa derin bir nefes alarak bileğindeki elden kurtulmuş ardından adamın yatağa düşen elinin üzerine yerleştirmişti parmaklarını. Gözleri derin harelere döndüğünde ise onun yorgun bakışlarına gülümseyerek derin bir nefes aldı kız.
'Ben, gerçekden korktum Tibet. Gözlerim açıkken bile o anki dizlerinin üzerine düşüşünü görüyordum ve sen uyanmadan uyuyamazdım. Sen o halde hala yaram var mı diye kontrol ederken ben sana yardım edemedim. Bu çok kötüydü, üstelik beni çekip arkanda saklamasaydın bunu yaşamayacaktın.'
'Eğer seni çekmeseydim daha ağırını yaşayacaktım Doğa. Tamam bu kadar ağır değildi ama ben daha önce de vuruldum, daha önce de savaştım, hem de defalarca. Ben bir şekilde kefeni yırtarım vurulduğumda ama sana bir şey olsaydı o kefeni kendime sarardım. Orada sen değilde Derin olsaydı veya Evrim olsaydı anla işte bizden biri yine aynısını yapardım. Emir'in işi bu iken zorlandığını gördüm, senin bir şey yapamaman yapmak istemediğin anlamına gelmiyor.' Doğa usulca başını sallayıp onay verdiğinde Tibet elinin üzerindeki parmakları yakalayıp gülümsemesini büyütmüştü.
'Şimdi eve gidip güzelce dinleniyorsun. Bizim ayarı bozukları da götürüyorsun, daha sonra yani eve geldiğimde konuşacaklarımız var ama düzgünce dinlenmezsen ağzımdan tek kelime alamazsın.'
'Sarılsam canın acır mı?' kızın masumlaşan yüzü iyiden iyiye ortaya çıktığında Tibet gülerek kolunu açıp Doğa'nın göğsüne sinmesini izlemişti. Dikişi şuan önem teşkil etmiyordu adam için. Doğa sarıldığında yerle gök bir olarak bilinmez bir tufan yaratıyorsa gönlünde ağrıyan yarası gram umurunda olmazdı. Tek istediği kokusuna cennet dediği bu kıza bir an önce yüreğindeki her şeyi dökebilmekti.
'Tibet, bir de Gabriel'e laf soktum biraz ama özür dilemem.'
'Neden seni kimse durduramıyor kedi göz?'
'Haklıydım. Ona laf sokmakda haklıydım, insan sevgilisinin nerede olduğunu bilmez mi? Sen ameliyattan çıkmışsın hanım efendi yeni teşrif etmiş. Keyfe bak, öyle sevmek mi olur ya?' Doğa ayrıldığı göğüsden yanaklarındaki kızarıklığı saklamak için atağa geçtiğinde Tibet tek kaşını kaldırarak dinlemeye başlamıştı kızı.
'Zaten onun topuklu ayakkabılarını da sevmiyorum. Sevgilisi hayatı ile cebelleşiyor prensesimiz bir spor ayakkabı giyip de koşmamış, süslenmiş püslenmiş. Düğüne mi geliyor hastaneye mi belli değil. Zaten seni de anlamıyorum, kıskanç adamsın sen kısacık etek giyiyor, nasıl kabul ediyorsun ki?'
'Kıskanç adamım ama bir kadının giyimine kuşamına karışmam, karışamam. Benim haddim değil. Hem Gab topuklu ayakkabı ilede iyi koşar.' Doğa alt dudağını kemirmeye başladığında Tibet dikkatle cevap beklemişti ama karşısındaki kız sadece omuz silkmekle yetindi.
'Çok mu seviyorsun onu?'
'Seviyorum.' yalan söylemediği için içi rahattı adamın. Elbette seviyordu Gabriel'i ama sevgili vasfında hiç görmemişti ki. Ufak bir oyuna kapılıp kıza farklı hisler beslemiyordu, dostu gibi seviyordu onu. Hem değeri de büyüktü, az çekmemişti kahrını sonuçta. Eğer şimdi Doğa'ya dost olarak seviyorum derse her halt ortaya çıkardı ama böyle olsun istemiyordu adam. Doğru dürüst bir zamanda en azında hastane odasında olmadıklarında Doğa'yı karşısına alıp konuşacak daha sonra söyleyecekti oyun olduğunu.
Bazen insan kendi kalbindekini saklamak için karşısındakinin kalbini tuz buz ederdi. Tibet öyle delicesine bağlanmıştı ki Doğa'ya onun sevgisini göremeyecek kadar körleşmişti kalbindeki gözleri. Hiç kıza konduramıyordu onun kendini sevebilme ihtimalini. Ama nasıl ki Yılmaz Erdoğan 'Ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim' diyorsa öyle sevmişti adam. Toz kondurmadığı kızın bir ihtimal sevme ihtimaline tutunuyordu aslında deli divane sevdiğini bilmeden. Umuduna kim kazma ile vursa inat uğruna yüreğinde saklı kalan hazineyi daha da dibe çekiyordu. Sanki kimsenin o sevgiyi bulmasını istemez gibi en derine çektikce çekiyordu kara kutuyu. Ve yine bir gayret diyerek yeşertiyordu kazma darbesi ile karalaşan yüreğindeki sulanmaya muhtaç toprağı.
Sessiz sakin, kırık tebessümle ama kalbindeki kırıkların tebessümünden daha çok olan haliyle odadan çıkan kızın arkasından baksa da adı kadar emindi kendine hem boran, hem yaz, hem bahar, hem de kara kış olan kızın bir gün olsa da umutlarındaki yaprakları yeşerteceğinden. Zaten babası 'Sen ölmeden umut bitmez' dememiş miydi? O yüzden umut güzeldi, ölmemişti, hala yer yüzünde nefes alabiliyor, günün doğduğunu görüp, saatlerin bittiğini batan güneşden anlayabiliyorsa, hala gülebiliyor ve ağlayabiliyorsa umut var demekti.