Bölüm 11 - Yeniden Doğuş

2006 Kelimeler
Ve dövüşebilirim... Doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum her şey ve herkes için; Yaşım başım buna engel değil..!                                              -Nazım Hikmet   ------------------------------------------------------------------------------ 'İçmek için izin istiyorsun?' Vuslat koltuğa iyice yerleşip derin bir nefes aldığında Tibet suçlu çocuklar gibi başını sallamıştı. 'Yedek sprey al yanına. Ne olur ne olmaz. İki tane bulunsun.' adamın yüzü aydınlanırken Vuslat'da gülümsemişti ki Tibet kalkmaya hazırlandığı koltuğa tekrar yerleşip babasının gözlerinin içine baktı. 'Baba, beni doktorla bile görüştürmedin. Çok mu ağır durum?' 'Ağrı değil Tibet ama ağırlaşmaması için elimden geleni yapmam gerek. Seni kısıtlamayı sevmiyorum bunu sende biliyorsun.' 'Biliyorum ama böyle üzerime düşünce her an bir şey olacakmış gibi tetikde oluyorum.' 'Farkındayım. Çocukken doğru dürüst koşmadın, izin vermedik. Yaşıtların gibi ol diye çabaladık ama biliyorsun işte ağaçdan düşüp kolunu kırdın üstelik kriz geçiriyordun, çoğu şeyde engel koyduk ama elimden bu kadarı geliyor evlat. Bak ben çeşit çeşit acılar yaşadım. Yeliz öldü, kardeş acısı yaşadım, babamı buldum öldü baba acısı yaşadım, bunları kaldırdım ama sana bir şey olursa, sana veya kardeşlerine bir şey olursa yaşayamam. Taner vurulduğunda o acının sınırındaydım Tibet, o yüzden beni yıkacak tek şey sizi kaybetmem olur. Anlıyorsun demi beni?' 'Anlıyorum, hak veriyorum ama hep mi böyle olacak. Baba, uyurken dahi baş ucumda telefonumdan önce nefes açıcım oluyor. Grip olduğumda hastaneye kaldırılmam gerekiyor. Doktorla görüşemediğimden soramıyorum, telefonda dahi adam bana bir şey anlatmıyor. Ömrümün sonuna kadar sürecek mi bu? Sırf içmek, koşmak değil. Tehlikeli bir dünyadayız ve bu bile ölüme sürükleyebilir beni sende biliyorsun.' 'Olsa bir dakika bekler miyim oğlum? Eğer ufacık bir tedavi olanağı olsa durur muyum? Bak defalarca denedik, sen yaşadın, günlerce oksijen maskesi altında kaldın. Elimden bir şey gelse durur muyum ben aslanım?' adamın gözlerindeki çaresizlik Tibet'in kanına kadar işlemişti dikkatle dinleen suratına hafif tebessüm ekleyerek ayaklandığında Vuslat'ın içine oturan acıyı da bilircesine baktı adama. 'Üzme sen kendini. Hem baksana şu yaşıma geldim, bundan sonra da giderim. Alıştık sonuçta, hastalık belki ama günahdan bile alı koyuyor, bu da bi lütuf.' Tibet'in omuz silkmesi ile Vuslat'da ayaklanıp oğlunun karşısına geçmişti. Ellerini iki omuzuna da yerleştirdiğinde derin bir nefes aldı adam. 'Hayattaki en kötü şey bu değil. Biliyor musun bilmem ama hayattaki en kötü şey ölüm bile değil.' 'Ne peki?' 'Bu hayattaki en kötü şey umutsuzluk. Sen onu hiç kaybetmedin Tibet. Hep umut ettin. Astımın için, Amerika için, ilk dövmen için, arabaların için, kazandığın her şey için içindeki umudu körükledin. Yüreğinde başaracağım hissi oldu, abilerin ablaların nasıl pes etmediyse sen de pes etmedin. Bütün bunlar içindeki yaşama sevinci ile oldu. Benim yaşama sevincim tükenirken elimde bir şey kalmadığında abilerin ablaların geldi. Tutundum, onlar için, çocuklarım için tutundum hayata. Sonra tekrar batmaya başladım. Yeliz'den sonra iyice çöktüm, içime kapandım ve annen geldi. Şu hayatta kalmam için en mükemmel sebep o oldu. Çatışmada kendimi koruduysam annen içindi, onu yalnız bırakmamak için. Sonra o sevinci kaybetmedim ama katladım. Sen geldin. Katladın, sevincimi, yaşama bağlılığımı, umutlarımı katladın. Eğer hala hayatta isem bu siz var olduğunuz için. Ömrümün sonuna kadar da böyle olacak. Ben hayattaki bütün umutsuzluklarımdan sizler sayesinde kurtuldum. Şuan tedavisi olmayan bir hastalığın var ama umut etmekden vazgeçme Tibet. Eğer vazgeçersen isminin olduğu o zirveden öyle bir yuvarlanırsın ki tanıdığın kimse tutamaz seni.' 'Baba sen olmazsan ben umut edemem.' 'Bedenen olmasa da ruhen hep olacağım ben aslanım. Tam burada.' Vuslat avcunun içini adamın sol tarafına vurduğunda Tibet'de başını sallamıştı. 'Sonsuza kadar orada olacaksın.' 'Olacağım koçum olacağım dağımın dumanlı başı.' 'Seni üzdüysem yani üzdüm, çok üzdüm ama özür dilerim.' 'Haşarılıkların bile mutlu etti beni. Senin beni üzmen mümkün değil çünkü canımsın.' 'Bende kıskananım.' Buğlem'in sesi ile iki adamda kapıya baktığında kadın dolan gözlerine rağmen gülümsemişti. İki gün önce ortalığı birbirine katan, yemek yememek için savaş çıkaran oğlu şimdi babasının karşısında dimdik duruyordu. O zamana ait değişmeyen tek şey vardı ki Tibet yine şafağın sökeceği bir vakit babasına sığınıyordu, yine onda huzur buluyordu. Çocuk olmak sığınacak bir gölgeye sarılmak değilde neydi ki zaten. Bu yüzden ailesini erken kauybedenler erken büyümez miydi? Tibet hala çocuksa, hala haşarıysa sığınacak limanı olduğundandı. Ola ki bir gün o liman yanar demir atılmaz hale gelirse işte o gün büyürdü Tibet. Üstelik yaşını ona katlayıp büyürdü. Gözünü karartıp koca bir adam olurdu. Aldığı nefesi, içtiği suyu çoğaltır değil sokaklara memlekete bile büyük gelirdi yüreği. Harıl harıl çalışılıp sonunda gelinmişti o güne. Her ne kadar ayrı ayrı çalışılacakmış gibi olsa da bugüne kadar sürekli dipdibe olmuşlardı Doğa ve Tibet. Adam elindeki tülü açtığında derin bir nefes alsa da tıkanmıştı yine ciğerleri. Öksürmeye başladığında ise bütün bakışlarının kendinde olduğunu hissediyordu ama yapabileceği bir şey yoktu. Sonuçta tozlu raflardan inmişti bütün tüller. Eliyle masadan destek alıp öksürmeye devam ettiğinde ona koşar gibi seke seke yaklaşan Doğa'ya baktı. Sakinleşmeliydi, nefesini ciğerlerine doldurmalıydı. 'Tibet sprey nerde!' kız etrafı alt üst etmeye başladığında adamın kızaran yüzüne de korkuyla bakıyordu. 'Nerde çarkına tükürdüğüm sprey!' bu kez adamın ceplerini kontrol etmeye başlamıştı ki eline değen ağırlıkla hızlıca çıkarıp anında kilidini açtı. 'Nefes al, ne olur nefes al. Tibet yalvarırım...' zorlana zorlana içine çektiği hava ile tekrar öksürse de gırtlağındaki düğümün çözüldüğünü hissetti adam. Dibindekilere baktığında iyi olduğunu anlatmak için başını sallasa da endişelerini görüyordu. 'Sakin olun.' mırıldanarak sık nefeslerini de alıp kızın titreyen elindeki spreyden bir soluk daha çekmişti. 'Gel abicim' Güneş'in çektiği sandalyeye bedenini bırakıp başını da arkaya attı bu defa. Spreyi tutan elindeki avuç gözüne çarptığında sıktığı elini de gevşetmişti sonunda. 'Çok mu sıktım elini.' 'Önemli değil, iyi misin? İyi değilsen gidelim, hastaneye gidelim mi?' 'İyiyim. Tozdan oldu. Geçer şimdi.' başındaki ağrıya rağmen gülümseme çabası takdire şayanken Işık bir başka sandalyeyi de Doğa'nın arkasına bırakıp omuzlarından bastırarak oturmasını sağladı. 'İyisin demi abicim? Bak iyi değilsen diğerleri halleder biz bi gidip gelelim hastaneye.' 'İyiyim Emir. Beş dakika müsade edin toparlanırım.' 'Tamam siz oturun biraz biz devam edelim.' Evrim'in cümlesinden sonra Tibet onay verdiğinde herkes işine dönmüş Doğa ise adamın yüz hatlarını iyice kontrol etmeye başlamıştı. Herşeyi saklayabilirdi de bu konuda bir halt saklayamadığını biliyordu. Mümkün değildi saklaması çünkü. 'Korkma, geçti.' adamın mırıltısından sonra gözlerini kapatırken Doğa boştaki eliyle adamın dizindeki tül rulosunu alarak masaya bıraktığında sertçe yutkundu bu defa. Kenardan çekip aldığı mendille adamın alnına birikmiş damla damla teri silmiş, Tibet ise hafif kapattığı gözlerini aralamıştı. 'Arabaya uzanmak ister misin?' 'Gerçekden iyiyim kedi göz.' 'Olsun, bitkin düşme, akşam da ayakda olacağız, uzan biraz.' 'Sen, yani siz destekseniz ben bitkin düşmem.' kızın gözlerindeki parlama Tibet'in de gülümsemesine yettiğinde birbirlerinin gözlerine kilitlenmişlerdi. 'Doğa' 'Efendim?' 'Eğer birini seviyorsan sevdiğin için mi üzerine gelir, yoksa imkansız olduğu için mi?' 'İmkansızlıklar her zaman en tatlı olandır.' oturdukları yerden birbirlerinin gözlerine kilitlenmeye devam ettiklerinde tüm gençler farkında olsa da sessiz sedasız izlemişlerdi ikisini de. 'Doğa.' 'Efendim?' 'Gidişi ile sol yanımı acıtan, gülüşüyle yaramı kanatan var.' 'O mu üzüyor seni Tibet?' kızın gözlerindeki kırgınlık sesine de yansırken adam başını sağa sola salladı. 'Varlığıyla yokluğu belirsizim, anlatıpda paylaşamadığım yanım üzüyor beni.' Doğa'nın sessiz kalışı ile adam derin bir nefes alıp dileştirmişti bedenini. O konuşmasındı, o konuşmasın kendisi içindekileri isimsizce döksün bu bile yeterdi Tibet'e. 'Birini sevdim ben. Saatelerin ötesinde, 25 saatte sevdim. Mevsimler önemli olmadı. Bir kar tanesinde, bazen yağmur damlasında, esen rüzgarda, hiç olmadı yüzüme vuran güneşin ışığında sevdim. Birini sevdim, mevsimlerin ötesinde, mevsimimdi.' kızın dolmasını bile güçlükle engellediği gözlerine rağmen Tibet bakışlarını toparağa dikti bu defa. Avucunun içindeki eli bırakmadan devam etti ruhuna işkence eden sözlere. 'Sağ yanım sıcakken sol yanım buz tuttu. Kara kış yağdı üstüme. Ama biliyordum, cesaret, esaretten kurtulmadan gelmez. Ben sol yanımdaki buz dağına rağmen severken istemedim o esaretten kurtulmayı. Yılmaz Odabaşının bir sözü var; Seni bana uzak kıIan bu ıssız ve derin uçurumIar. UçurumIar utansın! diye. Bütün uçurumlar utansın işte. Issızlığı mesken edinmiş o derin uçurumların imkansızlıkları utansın.' Tibet bakışlarını toparkdan çekerek karşısındaki kızın gözlerine döndüğünde onun hızlıca göz kapaklarını kapatışıyla karşılaşmıştı. 'Açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez, demiş Andre Gide. Kanatlarını aç Tibet Kasırga, içinde büyüyen her şeye rağmen bir umut diyerek kanatlarını aç. Düşersen yere çakılmadan yakalarım seni. Seviğin kadın her kimse bilip bilmemem önemli değil, mutlu ol. Mutlu ol ki uçurumlar utanmasın.' Doğa bütün bedeninin kaskatı olmasına rağmen konuşup ayaklandığında az önce sıcacık olan eli de buz tutmuştu. Kırık ayağının el verdiğince attığı hızlı adımlarla arabalara doğru ilerlediğinde sırtını izleyen gözlerden habersiz Emir'in jipinin arkasına saklanıp hıçkırıklarını serbest bırakmıştı. 'Allahım sevdiğimin başkasına olan sevdasıyla sınama beni, yalvarırım Rabbim.' dudaklarını örttüğü eline rağmen hıçkırıklarını bile durduramamıştı kız. Gözlerinden ardı ardına dökülen gözyaşları sayesinde bulanık gördüğü çevreye bile lanet edemiyordu. İçindeki ateş sönsündü yeterdi ona. Ne diye kavrulurdu ki bir ruh bu kadar. Nasıl acıydı böyle kör bir kurşunmuşcasına kaburgalarına saplanan sevda? Durmalıydı yangın yeri, durmalıydı içindeki savaş... Yoksa an gelecek kan kaybettiği o kalp bu savaşdan bir mağlup olarak ayrılıp taşsız bir mezara bırakacaktı benliğini. Bütün ruhu kor alevler üzerinde çığlak ayak yürürken nasıl sakin kalabilirdi yüreği? Olmuyordu işte, olmuyordu, baş edemiyordu. Kanatlarına gemici düğümü atmışlardı sanki. Ne uçabiliyordu, ne de olduğu yerde durabiliyordu. Sancısı büyükdü bu sevda denen vefasız meretinde kanını ne yapmalıydı? Litrelerce kanı hangi kap alırdı? Doğa'da daha fazla o kanla beraber bir hayat süremiyordu işte. Bu resmen kendi kanında boğulmakdan başka bir şey değildi. Belki ağzından çıkmıyordu ama bütün hayati damarları ona inat dercesine kesiliyordu kadının. Oysa dönüp baksa ardındaki adama onun çoktan alev aldığını görecekti. Çünkü bir adam aldıysa başını elleri arasına ve kapadıysa göz kapaklarını yedi cihanın tutuşmasına bedeldi sevdasının yangını. Hiç kimse ses çıkaramadı. Erkekler Tibet'in içinden geçenleri bile bile yuttular kelimeleri, kızlar ise Doğa'nın kendine kızışını göre göre infaz ettiler harfleri. Ne ellerinin vardı bir omuz sıkıp biz burdayız diyecek mecali, ne de bir çift kelam sakinleştirebilirdi iki harabe yüreği. O yüzden hepsi sustu, susarak baktılar sevmenin ne denli can yakan bir olay olduğuna. Herkesin içinde bir huzursuzluk olmasına rağmen toplanılmıştı. Büyüklerden küçüklere, davet edilen bir kaç arkadaşdan vazgeçilmeyen demirbaşlara kadar. Vuslat düşüncelere dalmış oğluna baktığında sakalını kaşıyıp derin bir nefes aldı. 'Oğlum, ablan nerede kaldı? Hem nasıl eminsin geleceğinden?' adamın sorusu ile Tibet'in telefonunun mesaj sesi duyulmuştu ki genç adam hızlı adımlarla lambaların bağlı olduğu fişe ulaşıp etrafı zifiri karanlığa bürüdü anında. Herkes sessiz kalmaya çabalasa da ormanın içinde görünen farların kapanmasıyla beklemeye başladılar. Kapı seslerini de duyduklarında Tibet gülümseyip elindeki fişin yerini bulmuştu ki dudaklarındaki tuzlu tadla dondu kaldı bedeni. Elindeki kayıp giderken yumuşak dokuda bir anda çekilmişti ama adam hızlıca elini uzatıp yakalamaya çalışsa da tutamadı az önceki dudakların sahibini. 'Abicim taksana' Güneş'in yanından gelen sesi ile irkilerek kendine geldiğinde fişi de bulup prize yerleştirmişti ki Tuanna'nın havalanmış kaşlarla karşısındaki insanlara bakması bir olmuştu. Kız aklına gelen Ateş'le gözlerini belerteek adama dönmüştü ki Vuslat'ın ve Taner'in kaşlarının çatılmasını gören Tibet anında uzaklaştı fişin yanından. 'Bunun ne işi var burada!' Taner'in çıkışması ile adam abisini yakaladığında babasının yanından sert mizacı ile geçtiğini görmüştü. 'Abi sen dur bari kurban olayım.' 'Ne diyorsun sen Tibet. Bu herifle kaç kez karşı karşıya geldik haberin var mı?' 'Ya var, sen dur bi.' 'Amca!' Tibet Doğa'nın korkan bağrışı ile babasına döndüğünde Ateş'in yakalarını çoktan avcunun içine topladığını görmüştü. 'Ne işin var senin kızımın yanında lan!' 'Baba, baba lütfen bırak.' Vuslat şuan Tuanna'nın bile söylediklerini duymuyordu. Bir anda elindeki yakalar kayıp Tibet karşısına dikildiğinde kaşları daha da fazla çatıldı. 'Tibet?' 'Bi sakin durun ya. Adam burada da ardında ordu mu var, silah mı çekti? Baba Allah aşkına yaptığınız ne böyle. Eyvallah bir düşmanlığın, sürtüşmen var anladık ama tek başına olan adama abimle mi girişeceksiniz?' genç adam Vuslat'ın bam teline bastığında bütün gözlerde Ada'nın tuttuğu Taner'e dönmüştü. 'Hadi ikiye tek ona da eyvallahda sen çöksen amcamlar abimler durmayacak. Yakışır mı bize? Yumruksa ben de atarım o en kolay iş, ne oldu senin oto kontrolüne?' 'Sen niye koruyorsun bu herifi onu söyle ilk önce?' 'Ateş benim arkadaşım baba, tamam sürtüşmeniz var ama sonuçta benim davetlim.' Tibet'in açıklaması ile Vuslat'ın kaşları havalandığında Tuanna'da şaşkın şaşkın kardeşine bakmıştı. 'Peki ne diye ablanla geldi?' 'Ya ard ardına girmişlerdir ormana.' 'Tibet' Vuslat'ın uyarıcı ses tonu ile Tuanna bir adım atsa da anında ablasını engellemişti. 'Bunları burada konuşmayalım, evde anlatırım veya ailenin dışındakiler gittiğinde.' 'Ona da peki ama umuyorum ki beni çıldırtmazsınız. İkinizde.' Vuslat sakin adımlarla arkasını dönüp Buğlem'in yanına ilerlediğinde Tibet bakışlarını ablası ile Ateş'e çevirmişti. 'Daha mantıklı davranır sanmıştım, gidip tekrar mı gelsen?' 'Teşekkür ederim.' adam boynuna dolanan kollarla kıza sıkıca sarıldığında deriden de bir nefes çekti. 'Doğum günün kutlu olsun, iyi ki doğdun Tuanna Kasırga.' 'İyi ki varsın ufaklık.' 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE