Acı insanları yakınlaştırırmış...
Hangimiz mutluyuz da bu kadar uzak kaldık
Birbirimize?
-Oğuz Atay
-------------------------------------------------------------
'Ne çok sevipte söyleyememişim ben be.' Doğa'nın tebessümü hafifçe yüzüne yayılırken adamın yanağına elini yerleştirerek baş parmağıyla okşamıştı.
'O da bir şey mi, adını duyduğum an aklım gidiyor benim. Ki söylemediğin her şey sırf bu yüzden değerli oluyor bazen.' adamın sert yutkunuşu adem elmasından belli olduğunda başını Doğa'nın eline doğru hafifçe yatırıp gözlerine bakmıştı. Bazen uzaklık mesafelerle ölçülmezdi işte, yanıbaşımızdaki insanlarla aramızda denizler, hatta okyanuslar olabilirdi. Tibet'de Doğa'da bunu yeterince net görmüşken şuan tek kelam etmeden birbirlerinin gözlerine bakmak, üstelik herşeyi bilerek bakmak bambaşka bir histi. Hatta öyle bir histi ki, güneş batıpta gökyüzü zifiri karanlık olmadan sevdiği üzerindeki her tonu ezberlemeliydi deli tutkun bir adam. Gecenin karası bulaşsa dahi tuttuğu elin parmağındaki oje renginden yüzündeki hafif pembeliğe kadar hatırlayabilmeliydi. O derin bakan gözleri hesaba katmak dahi doğru olamazdı söz konusu sevmekse. Yüreği sevdada kavrulmuş biri gözlerini kapattığında dahi hatırlayamıyorsa sevdiği kadının göz rengini boşuna sevmemeliydi. Çünkü an gelir hatırlayamadığı o göz rengini bir daha hiç göremeyecek hale düşerdi.
'Sevgilim.' mırıltıyla Tibet'in yüzündeki gülümseme genişlediğinde başını hafifçe sağa sola sallamıştı.
'Ben nasıl biriyim? Yani dış görünüş anlamında.'
'Her şeyi boşver. Gözlerini, kaşını, saçını, kirpiklerini es geçiyorum. O şiirimsi gülüşün beliriyor ya çehrende, hah, işte sırf bu yüzden bile sende ne renk ararsan var.' bazı cümleler bazı şeylere bedel olabilirdi. Çünkü hiç bir güzellik uzun saçlarla boy ölçüşemez, ince bacaklarla kıyaslama içine alınamaz ve kusursuz dişlerle yargılanamazdı. Güzellik bir adam için sevdiği kadının dağılmış saçlarında saklı olabilirdi veya bir kadın için adamın en sinirli anı hatta kavga ederken ki hareketleri bile sayılabilirdi. Eğer ki biri gerçekten seviyorsa, dibine kadar tutuklu kalınmış sevdayla mesajlaşılan ve sabaha uykusuzluktan oluşan göz altı halkalarıyla morluklarıyla dahi güzel gelebilirdi o yüz. Aslında güzellik bakınca görülen değil de daha çok bakabilmeyi bilmekti. Onu görünce uzun uzun bakabilmek, hafif tebessümün istemsizce dudaklarda oluşturduğu gergin hatlardı. Bu yüzden çoğu zaman güzeli sevmek kolay, güzel sevmek zor denilmez miydi? Herkes dış görünüşü mükemmel birine saplanabilirdi ancak her insan o güzelliğin on para etmeyeceğini Aşık Veysel kadar bilemezdi.
'Peki, tavırlarım, yani dış görünüşün dışında, nasıl bir insanım?'
'Ekvator çizgim, kutup yıldızım... Sen benim sevdiğim, yandığım, tutkunu olduğum kızsın. Birine kötü gelen huyun dahi olsa ben göremem ki. Misal verelim trip, sen varsın, o tribi sen atıyorsun, senin dudaklarından dökülüyor o arıza cümleler. Nasıl kötü gelsin ki bana? Ulan trip atsan çok şükür çekerim ben, daha nasıl anlatayım.' kız gülüşüne gülüş kattığında Tibet derin bir nefes alıp göğsüne basmıştı canından saydığını. Çünkü olması gereken buydu adama göre. Göğsündeki o boşluğu elinden gelse neşterle açar Doğa'yı da oraya hapis ederek kapatırdı tekrar. Öyle dikiş falan attırmayla da uğraşmazdı. Bir ihtimal dikişi atarda başkası görürse diye zımbalatırdı tenini.
'Tibet, seni çok seviyorum ben.'
'Bende seni seviyorum kedi göz, tahmin edemeyeceğin ama tatmin edebilecek kadar çok.' göğsüne gömülü başın üzerine dudaklarını bastırdığında bir an önce açıklaması, anlatması gereken şeyler olduğunu hatırlayarak kalbindeki bir anlık oluşan burukluğa içinden küfür etti adam. Doğa ile olacaksa her şeyini anlatmalıydı. Ölüm ensesinde bu kadar hızlı nefes alıp verirken yüreğini verebildiği tek kıza adam akıllı açıklamalıydı bütün yaptıklarını ancak şuan zamanı değildi. Bozamazdı bu anı... Kolunu kaldırıp saati kontrol ettiğinde ise Doğa hafifce geri çekilerek adamın yüzünü tekrar süzmüştü.
'Yemek yiyemiyoruz bari kahve içelim, ne dersin?'
'Süper olur derim.' Doğa'nın şen şakrak çıkan ses tonundan sonra adam kenara attığı ceketi almış, Doğa ise ufak çantasının zincirini omuzuna asarak adamın çekiştirmesine müsade etmişti. Henüz kimsenin haberi olmadığı için odadan çıkar çıkmaz Tibet Doğa'nın bileğini yakalasa da kız yılların alışkanlığı olan hırçınlığını anında dışarı çıkarmıştı.
'Haberin olsun çekmesende yürüyebilirim. Yani adam akıllı yürümeyi 2 yaşımdan beri biliyorum.'
'Tıpkı çok konuşmayı bildiğin gibi ama hatırlatmak isterim susmakta işe yarıyor.'
'Bak bu el bana lazım.' Doğa gözlerini belerterek asansöre bindiğinde çekiştirilen kolunu da havaya kaldırarak işaret etmişti elini. Ama her zaman olduğu gibi Tibet'in gülüşünden dahi aklına hinlik geldiği belli oluyordu.
'Ne konuda lazım kedi göz?'
'İnsanlar ellerini neden kullanırlar pişmiş kelle?'
'Valla işime yarayacak bir iş için kullanılmayacaksa koparmamda sakınca yok.' cümlesini bitirir bitirmez karnına geçen dirsekle anında dişlerini sıkmıştı Tibet. Doğa basitsenecek bir kız değildi, bunu elbette biliyordu ama kuruyan dikişe yakın yere dirsek atıldığında can acısının ne kadar çok olduğunu unutmuştu.
'Ti-tibet' korkunun esir aldığı sesiyle adamın karnını tuttuğunu görünce parçalandı Doğa'nın yüreğinde bir yerler. Nefesi düzenli diye sevinirken bir dirsek atmış ve bunu bozmuş olamazdı.
'İyi misin? Nefes mi alamıyorsun yoksa?'
'Sakin ol...' adam zorlukla sıktığı dişleri arasından konuşurken Doğa alel acele adamın çeketini kontrol etmeye başlamıştı.
'Sprey nerede? Yanına almadın mı yoksa?'
'Doğa!' kızın telaşlı hali Tibet'in bir anda kükreyen sesiyle anında donmuştu. Gözlerindeki endişe nirvanaya kadar ulaşacak dahi olsa iki bileğinin yakalanışı mecburi duraksamasını sağladı.
'Sakin ol, nefes alıyorum. Artık sprey kullanmıyorum.' sakin kalmaya çalışan mırıltısından sonra kız kaşlarını derinlemesine çattığında asansörün kat sesi de duyulmuştu ki adam anında kendine çeki düzen verdi. Asansörden çıkış kapısına yönelmeye başladığında ise asansör kabinindeki kız şaşkın yüz hatlarını iyiden iyiye göstermeye başlamıştı. Tam kapı kapanacakken içinden uçar gibi indiğinde ilerleyen Tibet'e topuklularıyla yetişmek hayli zor olsa da başarabilmeyi umuyordu.
'Dur bir dakika, hey beni beklesene. Ne demek kullanmayı bıraktım? Bir yerde yığılıp kalmayı mı planlıyorsun? Doktorun buna izin verdi mi?' koşturması Tibet'in merdivenleri inerek durmasıyla son bulduğunda adamın gözlerindeki kararsızlığa bakarak derin bir nefes aldı anında.
'Tabi ya. Yine başına buyruk davranıyorsun. Tabi ki doktorun haberi yok bundan, olsa mümkün olmazdı bırakman.'
'Kedi göz, sadece bıraktım, artık kriz yok, hastane odasında haftalar geçirmek, burnumda oksijen maskesiyle yaşamak, bir zerre toz yüzünden ciğerlerin tıkanması yok. Sadece bıraktım ve ben sana mantıklı bir açıklama bulana kadar saygı duymalısın.'
'Kendini öldürmen için inanabileceğim bir yalan bulana kadar demek istedin sanırım.' gözlerindeki sinirle Tibet'e bakmaya devam ettiğinde adam derin bir nefes alarak başını sağa sola sallamıştı.
'Sana yalan söylemeyeceğimi biliyorsun.'
'Bilmiyorum. Bana yalan söylediğini biliyorum Tibet. Amerika'da ki şirkete adım dahi atmadığını bildiğim ama üç ay boyunca nerede olduğunu bilmediğim gibi. Bana gerçekleri anlatmazsan asla bizim ailelerimiz gibi aile olamayız.' Doğa çantasını açarak içindeki anahtarları çıkardığında yanındaki güvenlik görevlisine uzattı.
'Arabamı getirsinler.'
'Doğa hanıma anahtarlarını geri verin.' güvenlik görevlisi ikisine de ayrı ayrı baktığında Tibet ufak bir baş hareketiyle adamın anahtarı uzatmasını sağlamıştı.
'Size arabamı getirsinler dedim!' kızın baritonlaşan sesinden sonra onları izleyenlerin çekimserliği artsa da Tibet'in sözünden çıkmayacaklarını bildiği için anında adamın elindeki anahtarı almış ardından otoparka doğru hırslı adımlar atmaya başlamıştı. Aklı almıyordu, nasıl bir şey saklardı, defalarca bir arada herşeyin üstesinden gelmişlerken şimdi Tibet mantıklı bir açıklama bekle nasıl derdi.
'Doğa' tutulup çekilmeyle duraksasa da anında bileğini sirkeleyip Tibet'in büyük avcundan kurtarmıştı.
'Ne var biliyor musun Tibet. 14 kez, tamı tamına 14 kez dizlerimde soluksuz kalmış halini gördüm ve ben bir daha aynı şeyi göremem. Alışmışken güçlü duruşuna tıkanıp kaldığında terleyen alnını bir kez daha silemem. 15. kez aynı şeyi yaşayamam. 15. kez ölecek korkunu tadamam. 15. kez seni o haysiyetine tükürdüğüm hastanede bir yatakta kablolarla göremem. Ben sevdiğim adamın ölümünü seyredecek kadar güçlü değilim, ben sevdiğim adamla güçlüyüm. Yani, iyiyim diyerek kendine zarar verdiğin her dakika aslında beni öldürüyorsun.' gözleri dolsa da bir damla dahi süzülmeden konuşmasını bitirdiğinde Tibet sakince kendine çekip sarılmasını sağlamıştı. Göğsüne bastığı kızın saçlarını okşadığında derinden bir nefes aldı.
'Yaşamayacaksın. Aynı şeyleri yaşamayacaksın Doğa. İstersen gidip chek-up yaptırabiliriz, sağlıklıyım. Çok ciddi söylüyorum sağlıklıyım. Sadece sana anlatmam gereken şeyler için en azından kafamda toparlamam için zamana ihtiyacım var. Dizinde yatacağım ama can çekişirken değil, inan bana.'
'Sana ne zaman inansam, hep suçlu çıkıyorsun.'
'Çünkü ben evin haşarı, küçük ve kendini bilmez çocuğuyum. Aynı zamanda aptal bir adamım.'
'Aptalsın.' kızın onaylaması Tibet'in gülerek başını sallamasını sağlamıştı. Tamam bir anda kullanmıyorum demek fazla hızlı olmuş olabilirdi ama ne yapsındı yani, o kadar çırpınışı da kanına dokunmuştu Tibet'in. Birilerinin sürekli ona yardım etme çabasını sevmiyordu, üstelik korkarak yaptıklarından daha da sinirleniyordu.
'Bana nasıl olduğunu anlat, bunu duymaya ihtiyacım var.'
'Aslında benimde seninle arama mesafe koymaya ihtiyacım var çünkü Yiğit amcam ağzı açık şekilde bizi izliyor.' Doğa panikle gerilediğinde Tibet kaşlarını havalandırıp Yiğit'e gülerek bakmaya başlamıştı. Onun da tebessüm ettiğini görünce derin bir nefes daha alarak adamın yaklaşmasını bekledi.
'Ve mutlu son sanırım?'
'Biraz dramatik son.'
'Dram iyidir, filmin türü ne olursa olsun gişe yapmasını sağlar. Tabi söz konusu kayınbaba damadı vurmazsa.' adam göz kırpıp Tibet'in omuzunu sıkarak geçip gittiğinde Doğa havalanmış kaşlarıyla arkasından bakakalmıştı ki Tibet'in telefon sesi odak noktasını anında çevirdi. Adam sıkkın nefesiyle çeket cebindeki telefonu çıkararak ekrana baktığında yüzünü buruştursa da yanıtla tuşuna bastı.
'Neden hep iyi anlarımı bozuyorsun Fişek?' sorusuyla karşıya bir kaç saniyelik sessizlik çöktüğünde kaşları da çatılmıştı.
'Fişek?'
'Komutanım ben Cihan.'
'Fişek nerede?' omuzlarına binen gerginlikle kaşları daha da çok çatıldığında hızlıca araba için işaret verip Doğa'nın beline elini yerleştirmişti.
'Bütün sistem kurulu, Fişek yok komutanım.'
'Ne demek yok Cihan?'
'Ortalık savaş alanı gibi, kan gölüne dönmüş bura. Fişeğin silahı burada, Anast geldi, örnek alıyor. Fişeğin kanı olmasından şüp-'
'Nerdesiniz tam?'
'Moldova sınırdaki ufak teşkilattayız, Ukrayna tarafındaki.'
'Fişek tek miydi, başka biri vardıysa kimdi, eksik bilgi var mı, hepsini kontrol et, ben en kısa sürede geleceğim.'
'Peki komutanım.'
'Cihan, kendine ve Anast'a dikkat et, başka kim varsa onlara da.'
'Emredersiniz.' telefon konuşması sonlandığında Tibet önüne gelen arabaya koşarcasına binmiş kemerini takarak Doğa'nın yerleşmesini de izlemişti. Aklındaki kötü düşünceleri düşünmek dahi istemiyordu şuan için ama istemsizce onlar kata kutudan çıkıp hücum emri veriyordu beynine resmen.
'Bir sorun mu var?'
'Yakamozum, babamı ara ve bana ver telefonu. Bu gece sizinle olamayacağım ama telafi edeceğim. Geldiğim zaman herşeyi anlatacağım.' kız usulca başını sallayıp Tibet'in sinirinin baskın geldiği yüz hatlarından gözlerini çekip hızlıca telefonu çıkardığında anında Vuslat'ın numarasını bulup aramıştı. Bir iki çalış sonrası yanıt gelmişken Tibet'e uzattı telefonu.
'Doğa?'
'Baba benim. Seninle görüşmem gerek. Sadece beş dakika görüşsem yeter. Doğa'yı eve bırakacağım. Yardımına ihtiyacım var.'
'Her zamanki restoranta gel.'
'Peki.' telefonu kapatarak vites değiştirip hızını arttırdığında gözünü yoldan bir an olsun çekmese de yanındaki kızın huzursuzluğunu hissedercesine parmaklarına parmaklarını kenetlemişti. Avcunun içinde minicik kalan elin üzerine dudaklarını bastırdığında geldikleri sokakla arabayı yavaşlatıp Yiğit'lerin evinin önünde durdu ve bedenini Doğa'ya çevirerek kızın yüzündeki anlamaz ifadeye baktı.
'En kısa zamanda dönmeye çalışacağım ama ne kadar sürer bilmiyorum. Ama şunu asla unutma Doğa, sen benim sol yanımdaki en sevdiğim ağrısın.' kemerini çözüp kızın dudaklarına ufak bir öpüş bıraktığında Doğa konuşmak için ağzını açsa da Tibet'in baş parmağı susturmuştu onu.
'Döndüğümde.'
'Döneceksin.'
'Söz konusu sensen her zaman.' kız sakince başını sallayıp Tibet'in baş parmağına dudaklarını basmış ardından hızlıca inerek gidişini izlemişti. Anlatmadığı şeyler vardı ama o telefondan sonra yüzündeki gerginliği görmüştü, gerginlikten daha çok çaresizliği yaşamıştı aslında. Ve Doğa'ya göre herkes bir çaresizlik yaşasa da bu Tibet'in gösterdiği ilk çaresizliğiydi.
Adam restorantın önüne geldiğinde verdiği aragaz ile bütün sokak ona dönüp baksa da babasının hızlıca çıkıp arabaya yaklaştığını görmüştü. Sokak ortasında konuşulabilecek bir mesele olmadığı için adamın arabaya yerleşmesini bekledi ki Vuslat hızlıca koltuğa oturup oğlunun yüzüne baktı.
'Moldova gidiyorum.'
'Ve süresi belli değil.'
'Baba-'
'Buradaki herkes güvende Tibet. Sen sadece bu gidişi uzatma ve tek parça gel.'
'Ekipten biri, Fişek, ellerinde olabilir. Daha önce bunu yaşamadık, sence onu kurtarabilir miyiz?'
'Sadece iste, tam da buradan iste.'
'Kalpten dilediğim her şey gerçek olur.' babasının başını hafifce sallayışına baktığında adamın çeketinin cebinden bir şey çıkardığını fark ederek dikkat kesilmişti ki Vuslat parmakları arasındaki yarı paslı yarı kanlı çiviyi oğluna uzattı.
'Çivi çekiç olmasa dahi yaralar, zedelense de sadece eğilir. Hiç bir çivi ortadan kırılmaz, bunu asla unutma evlat. Senin bir çekiçe ihtiyacın yok artık.'
'Peki çiviyi çakarken kendime zarar verirsem?'
'Avına zarar vereceksen kanlarınızın karışmasına göz yumacaksın. Gerekirse avcunun içiyle çak çiviyi, canın yansın ama sakın pes etme. Eğer ufacık zedeler ve pes edersen, o yara alan yerden eline kıymık batar.'
'Baba, çok alakasız ama neden cebinde çivi var?' Tibet'in yüz hatları buruştuğunda Vuslat gülerek elindekini tekrar cebine atmıştı.
'Çünkü hala düşmanım var. Sağlam gel paşa, sen sağlam gel ben sana Doğa'yı alayım. Anlaşmalar her zaman iyidir.'
'Sen değil başkası söylese yazılı belge temin ederdim ama gelince bu sözün hatırlatacağım.' iki adamın yüzünde hafif bir gülümseme olsa Vuslat elini hafifçe havalandırmış Tibet ise anında adamın baş parmağından yakalayıp sıkıca tutmuştu.
'Geri gel Tibet, mutlaka geri gel.'
'Gelmek için nedenim var baba.' Vuslat tekrar başını salladığında sakince arabadan inmiş Tibet ise anında gaza yüklenerek asfaltın çığlıklarını önemsemeden yola koyulmuştu. Ardındaki insanları da onu sevenleri de kendi sevdiklerini de bile bile gitmek her ne kadar koysa da işinin bilincinde bir adamdı. Belki kolay kolay sinirlerini kontrol edemiyordu ama en azından sevdiği insanlara olan sevgisini gösterebiliyordu kendine has yöntemleriyle.
Gitmek, hele ki bir anda, mecburiyetlere bağlılıkla gitmek daha da yakardı insan canını. Terk etmek gerekmezdi giderken ama söz konusu geri dönülüp dönülmeyeceğini bilmediğin bir yolken insan en çokta hüznü bırakıp gitmek isterdi. Hele ki ayın dahi bir kez tutulduğu yerde bir insan bir insana defalarca kez tutulmuşsa tartışılmaz en acı şey gitmek ve bir daha gelememe ihtimalini beyninden silmektir. Tibet'in avuçlarında yıllardır silahlar olsa da Doğa2nın tenindeki huzur milyon kat iyi geliyordu adama. Ama görevlerini bilerek o yumuşak eli bırakıp buz gibi bir metali parmaklarıyla sıkıştırıyordu. Çünkü hayat her zaman istediklerimizi vermeyecek kadar aciz ve bir o kadar da adaletsizdi.
'Çıldıracağım!' Doğa stresiyle ortalığı kasıp kavuruken kızlar tesbih boncuğu misali camın altına bağdaş kurup yerleşmişlerdi.
'Sakin ol-'
'Sakin olamam Evrim. İki gündür telefonu kapalı, nerede bilmiyorum. Sakin olmayı istesem de olamıyorum. Bana aynı şeyi söyleyip durma.' hırsla kendini yerdeki yastığa bıraktığında elindeki telefonu da avcunun içine vurmaya başlamıştı. Eğer Tibet burada olsaydı 168 derdi. Bir saat içinde 168 kere aramıştı kız ama yoktu. İlk başlarda çekmeyen bir yerdedir diyerek sakin kalmıştı ama iki gündür çekmeyen bir yerde olması da mümkün değildi herhalde.
'Bak Tibet abi eninde sonunda gelir, bunu biliyoruz. O güçlü biri, yani sen buradasın, ailesi burada, biz buradayız. Sevdiklerini bırakmaz, nerede olursa olsun gelir. Bence telefonu bir kenara bırak ve gidip kıyafet bakalım. Emir abi ile Derin nişanlanacak. Eğer Tibet abi burada olsa hala duruyor musunuz siz gidin ve kıyafetinize uygun saçınızı makyajınızı belirleyin, sizi saatlerce bekleyemeyiz derdi.' Miray mırıldana mırıldana Doğa'nın yüzüne baktığında kız dudaklarına ettiği işkenceden vazgeçip derin bir nefes almıştı.
'Anlamıyorsunuz... Tibet ne olursa olsun telefonlara cevap verirdi, en azından iki gün telefonu kapalı kalmazdı. Giderken bakışlarında farklı bir şey vardı. Bu sessizlik beni öldürüyor.'
'Aylarca ona sarılmadan nasıl yaşadın?' Işık'ın sesiyle Doğa başını sağa sola sallayarak yüzünü elleriyle kapatmıştı. Yakınındayken en azından sağ salim olduğunu biliyordu, şuan ise hiç bir şey bilmiyordu ve meraktan da öte bir korkuya koşuyordu Tibet'in yokluğu. Dışarıdan gelen motor sesiyle Derin oturduğu pencere pervazından sokağa baktığında beliren siyah arabayla kaşlarını çattı iyice.
'Araba.'
'Garajlarda ikişer ikişer var.' Miray dalga geçercesine bakmaya başladığında Derin'in gözleri daha da büyümüştü ki istifini bozmadan oturan Doğa'ya baktı.
'Tibet'in arabası!' hepsi anında oturdukları yastıklardan zıpladıklarında Doğa pencereye yaklaşma zahmetinde bulunmadan kapıyı açmış ve kitaplığa çarpmanın şiddetiyle büyük gürültüyü de arkasından buyur etmişti. Koşarak merdivenleri inmeye başladığında Derya'nın şaşkın bakışlarını görse de önemsemeden dış kapıya atılıp dışarı uçarcasına çıktı. Hızlı adımlarını devam ettirip sonunda Tibet'in karşısına dikildiğinde zorlukla yutkunan haline bakarak kaşlarını çatmıştı anında.
'Katrilyon değerinde ama para ile alınamayacak bir şey istiyorum senden. Doğa, lütfen sarıl.' acı çeken mırıltısı Doğa'nın dört tarafını kuşatsa da kız duraksattığı adımlarını harekete geçirip anında sarılmıştı boynuna. Tibet'in hıçkırığı kulağına değdiğinde ise korkudan zaten titreyen bedeni gözlerine talimatı vermişti.
'Başaramadım.'
'Seni çok merak ettim.'
'Yetişemedim.' her hıçkırığın ardında onlarca kelime saklı olsa da Tibet birer birer yeten kelimeleri seçerek dökmüştü dudaklarından. Farkında olmasa da evlerin kapıları bir bir açıldığında Vuslat oğlunun haline bir kez bakıp alnını kapı pervazına yaslamıştı. Eninde sonunda Tibet'in yenilgiyi tadacağını biliyordu ama iyi giden olayların ardından bu ihtimali düşünememişti işte. Buğlem'in ne olduğunu anlamak istercesine bakmaya başlamasıyla alnını yasladığı sert zeminden çekerek hali kalmamış oğluna yöneldi. Omuzuna elini yerleştirip hafifçe sıktığında ise iki bedenin birbirinden ayrılıp kendine dönmesi bir oldu.
'Ben, baba ben nasıl söyleyeceğim?'