Beni anlamadın demeyeceğim.
Beni anladın.
Zaten en dayanılmaz acı buydu.
Sen beni anladın.
Anladığın halde canımı yaktın.
-Frida Kahlo
----------------------------------------------------
'Kendine dikkat et evlat.'
'Ederim, hakkını helal et baba.'
'Helal olsun paşam ama döneceksin Allah'ın izniyle, sende hakkını helal et.'
'Helal olsun babam.' Tibet başını sallayarak adamın omuzundan çekildiği gibi dışarı çıkıp kapıyı çekmiş koşar adımlarla arabasına yerleşerek gaza yüklenmişti. Olacakları az çok biliyordu, ister çete bassınlar, ister başka bir şey yapsınlar tüm duruma hakimdi ancak şimdi durun daha da vahimdi. Önceden kalbini susturarak sevdiği bir kız vardı şimdi dilini açtığıydı. Önceden babası bilmiyordu şimdi helalleşip evden çıkıyordu. Önceden uzaktı, ailesinden saklamak kolaydı...
Yaklaştığı ormanlık alanın beş yüz metre gerisine arabayı park ederek inmiş ardından bagajdaki siyah kamuflajı alarak üzerine geçirmişti. Kalın fermuarı gırtlağına kadar çektikten sonra altındaki çok cebli pantolona da bütün mühimmatları yerleştirip, çantasını atmıştı omuzuna. Arabayı kilitlerken telefonunu kapatsa da sıkkın nefesi çoktan sisli havaya dağılmıştı adamın. Çantanın güvenlik kemerlerini de sabitleyerek ulaşacağı alana koşmaya başladı bu kez. Daha gelir gelmez, üstelik hayatının en güzel anında telefonu çalmıştı. Bundan sonra da böyle olacaktı muhtemelen.
Karanlıkta bastığı yerden çıtırtı çıkmasın diye çıplak ayakla ilerlemeye başladığında gittikçe aydınlanan alana yaklaşmış en sonunda bir ağacı kendine siper alarak ayağına botlarını giymişti. Belindeki silahı çıkararak tek tek adamları saymaya başladığında dibinden gelen soluklanmayla kaş çattı. Başını yan tarafa çevirdiğinde ise her ne kadar eski olsa da Türkiye'nin havasına suyuna adapte olamamış Rıza'nın kızarmış suratıyla ona baktığını görmüştü.
'Komutanım-' adamın konuşmasıyla ensesinden çekilmesi bir olduğunda Tibet çatık kaşlarını üzerine dikti.
'Megafon vereyim mi ulan, ne bağrıyorsun. Lan varya sizi araziye çıkaran aklıma şaşıyım ben. Götüreceksin hepimizin kellesini.' Rıza yamuk duran haliyle başını onaylarcasına salladığında Tibet tek dizinin üzerine çöküp göz hapsine aldığı adamlara bakmıştı, ardından tekrar Rıza'ya baktığında onun kendini izlediğini gördü.
'Rıza, niye geldin sen?'
'Komutanım, Savaş komutanım yanınızda yer varmıymış diye gönderdi.'
'Ne yapacakmış koynuma mı girecek?' adam bu kez dudak büktüğünde Rıza geri geri kaçmaya başlamıştı ki gelen Savaş'la Tibet göz devirip hala hedefinde kalan eline çevirdi gözlerini.
'Hayırlı olsun Tibet komutanım.'
'Ne hayırlı olsun?'
'Kız istemeye gidecekmişiz ya.' adamın cümlesiyle Tibet'in kaşları havalanmış ağzını tam açmıştı ki bilekliğine gelen sinyalle silahın ucuna susturucuyu takıp en arkadakini indirmişti. Haliyle yığılan adamdan sonra bütün namlular oldukları yere dönerken iki adam da ağaçların arkasına tamamen siper alarak ateş açtılar.
'Eeee ne zaman istiyoruz kızı komutanım.' Savaş hem elindeki silahla hem de çenesiyle ateş ederken Tibet şarjörü değiştererek tekrar ateş etmişti.
'Lan siz kurum musunuz dedikodu grubu mu, nerden haberiniz oldu yarım saat önceki olaydan.'
'İstikbarat Fişek'ten, sağlam takibe düşmüşsün yani' Savaş sırıtarak ateş etmeye devam ederken arkadan dolaşıp kuşatan grupla ikisi de ellerindeki silahların emniyetlerini kapatmış bellerine yerleştirmişlerdi.
'Ben soracağım o Fişek'e.'
'Valla Fişek on dakika önce gitti Tibet, soramazsın.'
'Nereye gitti?'
'Yarın operasyon olabilirmiş, Moldov asıllı birileri bomba hazırlıyormuş, takibe takip dedi helikopteri çalıştırdı.'
'Lan ölsek kimsenin haberi olmaz, hadi kendi ülkem neyse de diğerlerinden bize ne bunu anlamıyorum.'
'Babana sorsana abi.'
'Git sen sor babana yiyorsa.'
'Peder sinirli bana, kafamı gövdemden ayırır.' Tibet yan bir gülüşle Savaş'a baktığında aralarına katılan Ayvaz, Cezmi ve İlker'le gülüşe gülüşe ana caddeye yürümeye başlamışlardı.
'Peder niye sinirli sana bakıyım?'
'215. sevgilimden ayrılmışım, ne zaman evlenecekmişim ben. Sanki her dakika tetikde adamı koynuna alacak hatun var da biz evlenmiyoruz.'
'Oğlum en azından kurucuların çocuklarıyız biz, şartsız istediğimizle evleneceğiz, ya diğerleri ne yapsın?' İlker'in konuşmasından sonra hepsi başını sallarken Savaş omuz silkmişti.
'Abi onların yerinde olsam evlenmem ki. Şunun üzerine gül koklamam hatta.' K2 9.19mm kalibreyi belinden çıkarıp ana cadde ışığından parlayan yüzeyini okşadığında adamların gülmesiyle tekrar beline yerleştirmişti Savaş silahı. Tibet ise arabaların yanlarına gelmeleriyle üzerindeki bütün ekipmanı çıkararak koltuğuna kurulmuş kısa bir kornadan sonra tekrar evin yolunu tutmuştu. Radyodaki şarkının sesini biraz daha yükselterek direksiyondaki parmakları ritme soktuğunda gözünün önüne gelen yüzlerce anıyı içindeki en güzel odanın duvarlarına asmıştı. Şarkının sözleriyle Emir'in bahsettiği parça olduğunu anlayıp hem ona hem de yola odaklanarak başını geriye attı adam.
'Sen hiç güneşle ayı gördün mü yan yana.
Güneş giderken ayı bırakır ardında...
Seni bir görsem,
Elini sevsem,
Bir kadeh içsem,
Ağlar mıyız hala???' tek başına olmanın verdiği rahatlıkla şarkıya eşlik ederken evin önüne arabayı park edip v yaka badisinin içine elini atıp zinciri çekmiş çıkan üç fotoğraflığın ortasındakini parmakları arasına alarak kapağını açmıştı. Çekik gözlü yüzün hafif tebessümü ile kendi de gülümsemişti. Kapağı tekrar kapatıp badisinin altındaki boşluğa bıraktığında derin bir nefes alıp arabadan inmişti. Çok anlamsızmışcasına görünen bir kolye olsa da tam ortadakinde sevdiği kadının, sağ tarafdakinde ailesinin bir arada olduğu bir fotoğraf vardı. Sol taraftaki sadece taşmış gibi duranın içinde ise bayrak arması ve babasından çocukluğundan beri emaneti olan Kur'an vardı. Bütün hayatını boynunda taşımak gibisi yoktu da ara sıra arbede arasında düşer mi korkusu yaşıyordu. Anahtarını sallayarak eve girdiğinde ortalığa çökmüş sakinliğe şükür çekip merdivenleri tırmandı anında. Odasının kapısını açtığında ise annesi ve babasının odasındaki ince başucu ışığının klik sesi de gelmiş gülüşüne gülüş eklemişti. Bütün çocukları evinde ve sağ salim olmadığı müddetçe gözünü kapatamayan bir babası , çocuklarına tutkun bir annesi, biraz deli biraz sinirli ama kocaman yürekli 4 kardeşi, kalbi atmasa dahi onu yaşatabilecek dostları vardı.
Geldi geleli aklı başında girdiği odanın ışığını aydınlatıp etrafa baktığında ilk hamlesi duvardaki çerçevelere yönelmek oldu. Odanın metalik gri duvarlarında kendilerini işaret eden vişne çürüğü çerçevelerde tüm benliği vardı adamın. Çerçevelerin bitişiyle başlayan kitaplığa döndü bu defa. Liseyi bitirdikten sonra bıraktığı ama dört yıl boyunca elinden geldiğince savaş verdiği Amerikan futbolunun ödüllerinde gözlerini gezdirdi. Üst raflara göz attığında orta raftan tavana kadar olan yerlerdeki kitapları izledi. Hepsini sıkılmadan okumuştu, tabi hastanede yattığı müddetçe fazlasıyla haşır neşir olmuştu adam sayfalarla. Öyle ki burnuna dayalı oksijen boruları canını sıksa da gelen kitaplar nefes almasını sağlamıştı. Orta rafa yasladığı elini çekerek bu kez alt katlara baktığında ise ufak antika model arabalarına ve aralara yerleşmiş voleybol, basketbol plaketlerine sırıtıp camın önündeki koltuğa atmıştı bedenini. Üzerini değişesi yoktu ama kalkıp duş alması gerektiğini biliyordu ama uçuşun verdiği yorgunluk, koşuşturma ve itirafı derken ilk kez bedeni yorgun düşerek uykuya düşmüştü ve bu fırsatı duşun etkisiyle kaçırmaya hiç niyeti yoktu adamın. Hatta bedenini attığı koltuktan kaldırıp yatağına gitmeyi aklından bile geçirmemişti. Gözleri usul usul kapanırken elini kolyesinin hizasına yerleştirip derin bir karanlığa hapis etti bedenini.
Hiç pes etmeden devam eden telefonun ibrasyonuna mırıldanarak küfür savurduğunda kolunu koltuğun yaslanacak yerine atmıştı. Sonunda sustu derken cebindeki telefon yeniden ibrasyona girdiğinde sinirle açtı gözlerini.
'Has... Emir sensen ölümden ölüm beğen.' sıkkın sesiyle arka cebindeki telefonu çıkarıp ekrana baktığında Kedi göz yazısı anında doğrulmasını sağlamıştı. Doğruluğunu ölçmek istercesine avcunun içiyle gözünü kaşıyıp tekrar baktı ekrana, yine kedi göz yazısını gördüğünde telefonu meşgule alıp kilidi açmış kızın cevapsız çağrısına basarak kendi aramıştı.
'Günaydın...'
'Günaydın kedi göz.'
'İtiraf ediyoruz hala mı kedi göz?' kızın yarı neşeli yarı da gıcık olmuş sesiyle Tibet gülüp bedenini yaydı iyiden iyiye.
'Bak sen Doğa Yıldıray'a... Trip mi atasın var senin yavrum.'
'Yoktu ama var oldu, bir sevgilim bir canım ne bileyim hiç olmadı aşkım demeni bekliyordum.'
'Ben sana anlamı bulunmamış kelimelerle sesleneceğim ruhumun ekvator çizgisi.' adamın konuşması işe yaramış olacak ki Doğa'nın kıkırdaması duyulmuştu hattın ucundan, ardından gelen kızgın bağrışı da bir olmuştu.
'Evrim tepenin üzerine düşeceksin! İn yatakdan!' saniyesinde gelen çığlık ve kütürtüyle Tibet kaşlarını çatmış, Doğa'da kıkırdamıştı.
'Kara kaşlım kara gözlüm, ben şu Evrim'in kolunu bacağını kontrol edeyim sen de hazırlan...'
'Neye?' Tibet gülüşünü boş odaya göstererek dirseklerini kollarına yasladı bu defa.
'Kahvaltıya... Yarım saate bütün ekibi topluyorum, öptüm.' alel acele telefon kapatılmış Tibet ayaklanarak odadaki banyoya atmıştı bedenini. Hızlı bir duşun ardından kıyafetlerini giyip aynada kendini kontrol ettiğinde kapının açılma sesi ve gürültü eşliğinde koca bir ailenin bir araya toplanışının sesleri belirivermişti. Adam sandalye masasındaki deri çeketini alıp odadan çıktığında ablasının açık kapısına bakmıştı. Normalde Tuanna'nın böyle bir alışkanlığı olmayacağını biliyordu, bakışlarını içeride gezdirdiğinde saçlarını karıştırarak berjere bedenini bırakan kızın halini izledi bir süre. Müdahale etmekle, etmemek arasında kaldığında derin bir nefes alarak açık kapının ahşabına vurmuştu parmaklarını.
'Gelebilir miyim?' kız karıştırdığı saçlarını sırtına savurup başını sakince salladığında Tibet'de içeri girip kapıyı kapattı. Sessiz olması gerekmese de sanki bebek uyuyormuşcasına adımlar atarak ablasının dibine geldiğinde önünde dizlerinin üzerine çökmüştü.
'Neyin var?'
'A-teş'in babası- pes etmekten korkuyorum.' adam hafifce tebessüm ederken Tuanna gözlerini kaçırarak kucağındaki ellerine çevirdi bakışlarını. Tibet ise usulca kızın iki elini de avuçları arasına alarak kendine bakmasını sağladığında güç verircesine gülümsemeye başlamıştı.
'Pes etmekten korkma, pes etmeyi dahi düşünme. Seviyorsan başarırsın, biz yanınızdayız abla.'
'Ateş bana zarar vermesinden korkuyor, bu korkusu ona herşeyi yaptırır, biliyorum, tanıyorum onu ufaklık. Ben, ben onu sevsem de onu büyüten adamla kötü olmasını istemiyorum.'
'Abla, bazı şeyler fedakarlık ister, eğer dizlerin kanamazsa bisiklet sürmek basit gelirdi. Alt tarafı bir kaç damla kan, biraz acı sayesinde unutamayacağın şeyleri öğrendin. Size kimse hızlı ve acısız olacak demedi ki, belki henüz sevmeyi dahi bilmediğinizden böyle oluyor. Yani belki hepimiz yanılıyoruz, baksana anneme, babama. Ne denli acılar yaşadılar, belki sevmek böyle öğreniliyor? Olamaz mı? Bırak kanasın, acısın canınız. Yaralarınızı sarmak için biz varız. Senin de, gerekirse Ateş'in de. Zaten babam babası ile kötü olmasına izin vermez, bir yolunu mutlaka bulacaktır. Hem ne dedi Teoman, bunlar iyi günlerimiz daha beter olacak her şey.'
'Bazen çok fırlamasın ama kardeşim olman beni mutlu ediyor.'
'Benim gibi bir adamın kardeşi olmaktan tabi ki mutlu olacaksın. Tibet Kasırga'dan bahsediyoruz, Vuslat ve Buğlem Kasırga iş birliğiyle yapıldık.' kız kıkırdamaya başladığında Tibet göz kırparak oturduğu dizlerinin üzerinden kalkmış ardından başına dudaklarını basıp sakince odadan çıkmıştı. Kapıyı kapatarak yönünü merdivenlere çevirdiğinde annesini kolunun altına çekmiş babasıyla göz göze geldi. İkisinin de yüzündeki hem memnun hem gurur duyan gülümseme dünyalara bedel olsa da bir şey söylemeyeceklerini anlayarak gülerek merdivenleri inmişti adam. Bu gün fazla işi vardı, ki dakikliği de herşeyi daha kötü hale sokuyordu. Tibet için verilmiş bütün sözler veya randevular geciktirilmemesi gereken şartname kuralları gibi bir şeydi. Salondaki genç ve yaşlı grubun birbirine karışmışlığına bakarak Doğa'ya bir adım atsa da Eymen gözlerini üzerine öyle bir dikmişti ki hafif bir baş selamı vererek olduğu yere çakılmıştı.
'Öğlen ameliyatım var ve eksik yoksa çıkalım mı?' Emir'in sesinden sonra gençler hareketlense de Vuslat'ın ve Buğlem'in merdivenlerden inmesiyle adama baktılar.
'Nereye yine?'
'Klasik akraba oturması büyükbaba' Alaz'ın cümlesi kıkırdamalara yok açsa da Tibet ayaklanmış gruba bakarak kaşlarını çattı anında.
'Derin nerede?' soruyla birlikte ortama koca bir sessizlik düşmüştü.
'Biraz önce buradaydı.' Miray'ın da cevabı geldiğinde hepsinin bakışları Alev ve Vedat'a dönse de Tibet şöminenin dibindeki gizli kapağın aralığına bakmış hızlıca babasının gözlerine dönerek başını sağa sola sallamıştı. Herkes kendi akıllarından fikir yürütse de Tibet anında elindeki çeketi fırlatıp bahçe kapısından çıkmıştı. Ardındaki bağrışlar önemli değildi şuan için. Çitten atlayarak Vedat'ların evine koşsa da arkasından gelen patırtılar bir kaç kişinin daha koşuştuğunu tescilliyordu.
Emir'in koşuşu daha da hızlanırken kolunu çizip geçtiği çalıları veya çarptığı ağaçları önemsememişti. Kızaran yüzüne, azalan ve randıman alamadığı nefesine rağmen bir an bile durmayı aklından geçirmedi adam. Bir kaç metre sonra istediği yere ulaşacakken pes ederim ve geç kalabilirim korkusu sarmıştı dört yanını. Son ağaca son anda tutunup durdu anında. Gözleri irileşirken sırtı dönük kıza bir iki adım atmıştı.
'Derin!' bağrışı ne kadar yeri yerinden oynatmasa da Derin'in korkudan çırpınan kalbini sıçratmaya yetmişti. Şuan Emir'in gözlerine bakarsa olacakları biliyordu, o yüzden olduğu gibi kalıp tek istediğini dile getirmeye karar verdi kız.
'Emir, lütfen git.'
'Bana dön, yüzünü bana dön Derin.'
'Yapamam...' fısıldayarak konuştuğunda yanaklarına kadar süzülen damlalarda bir olmuştu. Beklemiyordu, bu kadar kısa sürede farkına varacaklarını düşünmüyordu, durup düşünmesi hataydı zaten. Bir kurşunluk canını bu denli oyalaması kendi için bir sorunmuş gibi gözüküyordu.
'Bırakacak mısın?' adam sorusuna cevap alamadığında bir adım daha atarak kızaran gözlerindeki yaşı da serbest bırakmıştı.
'Bırakacak mısın ellerimi? Bu kadar mı güçsüzsün sen? Benim sevdiğim kız, Derin, benim canımın içi dediğim kız, ben elini tutmaya çekinirken elimi tutan o cesaretli kız bu kadar güçsüz mü?' Derin sessizliği içinde boğulurken Emir bedenini kaldırmakta zorlanan ayaklarına rağmen bir adım daha atmıştı.
'Neyden korkup kaçıyorsun? Ben seni hala bi çocuğun pamuk şekeri sevmesi kadar seviyorum, baban annen senden vazgeçmediler, asla da vaz geçmeyecekler. Sen neden hayatın iplerini bırakıyorsun?'
'Emir... Yapamıyorum.' kız infaz edercesine göz yaşlarını bir bir uçurumlardan atarken Emir başını sağa sola sallayarak derin bir nefes almıştı.
'Öleceksin öyle mi? Yani bir kurşun sıkacaksın, kafana göğsüne gırtlağına ve öleceksin öyle mi? Böyle mi zannediyorsun sen? Bizim ne olacağımızı düşünüyorsun, ölülerden farkımız kalacak mı? Yeliz teyzem unutulmamışken sen unutulacak mısın sanıyorsun? Adın gibi biliyorsun, hiç birimiz onun mezarı başında ağlamadan duramıyoruz, sen bize aynısını tekrar tekrar mı yaşatmak istiyorsun Derin?'
'Emir... Ne olur git.'
'Gitmem, madem öyle istiyorsun, yani madem öleceksin, kabul. Ama gitmeyeceğim, ilk önce beni öldüreceksin sonra kendini. Ben seninle bu denli hayat dolmuşken sensiz olduğumda yaşayamam. Ya beraber ya hiç Derin.' adam gözlerini kapamış kızın yanında durup usulca kendine dönderdiğinde göğsünün ortasındaki silaha bakmış ardından elini elinin üzerine yerleştirerek namluyu kendine çevirmişti ki hıçkırış duyuldu kızın. Ölüm belki de basitti, ufacık bir ateşin koca ormanı kül edişi kadar basit... Ancak öldürmek, hele ki sevdiğin adamı öldürmek iki yakanın bir araya gelmesinden daha zordu.
'Gözlerime bak.' Derin ne kadar konuşmayı red etse de bakmaktan da kaçınmıştı. O boncuk boncuk bakan gözlere, gözyaşlarının ıslattığı yerdeki hafif kırmızılığa baksa yıkılırdı biliyordu. Gözlerini diktiği ahşap zeminde daha da odaklı kalmaya devam ettiğinde Emir usulca boştaki elini kaldırıp kızın saçlarının üzerine yerleştirip baş parmağı ile okşamıştı.
'Gözlerime bak ve çek tetiği Derin huzurum, bitir, bu korkutucu ama gerçek hikayeyi bitirelim. Hep mutlu son olmak zorunda değil. Hadi yap şunu.' hala tuttuğu eli kalbine daha çok bastırdığında Derin'in eli usulca kaymış beraberinde başını Emir'in göğsüne yaslayarak zemindeki kütürtüye bir hıçkırık bahşetmişti.
'Ya-pamıyorum... Sa-sanırım ha-mileyim, Emir, katlanamıyorum.' başını gömdüğü sert göğüsde konuşurken sesi boğuk çıksa da dudakları kapandığından değildi, bütün boğazı ilmek ilmek olmuştu, her adımı bir düğüm, her nefesi katran olup yüreğine akıyordu kızın.
'Hamile değilsin, bu mümkün değil. Raporlarında önleminin alındığı not edilmiş... Ama boşver bunu, benimle ol, hayatını benimle devam ettir, sen bana yeni doğmuş çocuktan daha temizsin, yüreğini saflığıyla bana evet de. Evlen benimle Derin huzurum, beraber silelim.'
'Sana bunu yapamam...' yumruk yaptığı elinin arasındaki badiyi iyice sıkmıştı kız, Emir'le hayalleri vardı, gece uyumadan önce kurduğu hayalleri, sadece ona ait olmak, bir tek onun dokunuşunu bilmek istiyordu ancak artık mümkün değildi. İntiharı düşünecek kadar bozuk bir psikolojiye sahipken Emir'e bunu yapıp adamı yaralayamazdı. Başının üzerindeki dudakları hissedince sessizliğin geldiğini düşünse de yine konuştu adam.
'Yap, bana bunu yap, beni dünyadaki milyonlarca adam içinden en mutlusu, en huzurlusu yap. Bırak, ya zamanın yaşattıklarını sikeyim bırak hepsini. Beraber yazalım en baştan, bütün hikayeyi başa alalım ve herkese gösterelim imkansız denecek herşeyi, her kırık kalbin, her canı yanmışın tekrar umut edebileceğini.' kız sessizliğe gömülürken Emir hiç düşünmeden ufak yüzü avuçları arasına alıp gözlerine bakmasını sağlamıştı.
'Çok ciddiyim Derin, evlen benimle. İnanmıyorsan evet de şu an gidip nişan kararı aldığımızı açıklayalım. İki gün içinde takalım yüzüğümüzü. Ben sana bi teneke parçasıyla bağlı değilim bunu bil, o yüzük olsa da olmasa da sen benim başımın tacı gönlümün sultanısın. Ben şuyum, ben buyum, ben Emir'le olamam, onu üzemem düşüncelerini çıkar kafandan, sen değilsen evleneceğim kişi, kimse başkasıyla baş göz edemez beni. Ne diyorsun? Evlenecek misin benimle?' kızarmış yüzü, hala dökülen gözyaşları ve buğulu gözleri olsa da Emir'in gözbebeklerinin dahi parlaması Derin'e umut olmuştu.
'Önemsemiyor musun yani?'
'Neyi? Gerdek adı altında baskı kurulup güya kadının namusunu gösteren şeyi mi? İncecik bir zarı mı önemseyeceğim? Ben doktorum, bırak kızım doktor olmamı, o kadar hatun var sokakta, saysan bir elinin parmağını geçmez hala o zara sahip olan. Lan iki damla kan mı seni sevmeme engel olacak. Bana ihanet ettin mi Derin? Ben seni severken, sen benimle birlikteyken gidip başka adamla gününü gün etmeyi bırak başka adama gözün kaydı mı?' Emir cevabını bir baş sallamasından aldığında 'işte bu' demek istercesine gözlerini belertmişti.
'O zaman benim önemsemem gereken başka bir şey yok. Sen benim seçeneksizliğim değil tercihimsin. Bak üç olacak, son kez soruyorum diyeceğim yalan olacak da neyse, evlenecek misin benimle?'
'Evleneceğim.' adam gülmeye başladığında kızın alnına dudaklarını basıp tekrardan bedeni sıkı sıkı sarmıştı. Tamam damdan düşme bir evlilik teklifiydi ancak daha iyisini yapmayacağı anlamına gelmiyordu. Aklına gelen ayrıntıyla kızdan ayrılarak yere düşmüş silahı aldığı gibi beline yerleştirdi daha sonra da Derin'in sırtını sarıp destek almasını sağladı.
'Kurallara gelelim, bir daha böyle bir sahne yaşamak istemiyorum, ayrıca sessiz sakin Derin'i de istemiyorum. Benim hatun burnunun dikine gider, yok öyle susup kenara çekilmek. Benimle etek yüzünden kavga etmez de kabul edersen ne cazibesi kalır o ilişkinin? Eve kapanmakta yok, o okula gidilecek. Nişanı yaptıktan sonra ben de işlemlerimi hızlandıracağım, eğitimime burada devam edeceğim. Zaten bir sene, bir seneden sonra da evleniriz, öyle ben iki sene istiyordum, biraz daha beklesek anlamam.' Emir'in çabası takdire şayanken Derin kaşlarını çatıp adama bakışlarını çevirmişti. Usul usul ağaçların arasından yürümeye başlayınca Emir ağzını açacaktı ki Derin adamın dudakları üzerine elini yerleştirdi anında.
'Bir sene çok kısa, hangi birine yetişeceğiz, senin okul bitsin sonra düğüne bakalım. Benim dersler nasılsa hafif, şimdi sen raporlarını hazırlarken ben tek başıma o organizasyon şirketinden bir diğerine koşamam. Az önce beraber ölecektiysek bu işleri de beraber yürüteceğiz.'
'Oho... Oldu mu bu şimdi, bak ruhumun kıyısı, kayalık kalbime çarpıp duran hırçın dalgam, bu siz hatunların işi. Evde tonla kız var, toplaşıp yapın, ben bekarlığa vedamla ilgilenirim.'
'Asıl o oldu mu şimdi? Ne bekarlığa vedası pardon? Eğer sen yaparsan ben de yaparım, dansöz oynatırsan ben de erkek dansöz oynatırım.'
'Orada dur işte. Elin herifi ne yapıcak kızım senin yanında, oynayacağım ayağına yaklaşacak falan.'
'Sana da yok o zaman.'
'Tamam, dansöz olmasın.'
'Sırf dansöz değil, karı kız, direk dansı, bilimum erkeklerin gözlerini büyüttüğü her dans çeşidi yasak.'
'Vay arkadaş, bir kez evleneceğiz onda da bir elveda bile diyemiyoruz bekarlığımıza.' Emir'in güldürme çabaları sonuç verdiğinde eve de gelmişlerdi ki bahçede voltalarına volta katıp titreyen eliyle telefonda numara tuşlamaya çalışan Tibet'e baktılar. Adamın bakışları onları bulduğunda ise yüzündeki rahatlama her şeye bedel olmuştu.
'Abi bir gelsene.' Emir usulca işaret verdiğinde Tibet kaş çatarak içerdeki gergin aileye bakmış ardından kör noktada durmuş iki bedene yaklaşmıştı.
'Ne oldu, nerdesin kızım sen? Emir sen ağladın mı?'
'Boşver o kısımları, sana bir şey soracağım.' adam başını sallayıp onay vermişti bu kez.
'Biz evlenmeye karar verdikde içeri girip söylesek çok mu abes kaçar?'
'Lan oğlum sen amcamı kalpten mi götüreceksin. Olmaz öyle şey, çıkıp kahvaltımızı yapalım, ben size adam akıllı bir fikir bulurum. Öyle langadanak biz evleniyoruz derseniz aha da bunu alırsınız.' Tibet işaret ve orta parmağı arasına baş parmağını yerleştirip Emir'e gösterdiğinde adam gülerek başını sallayıp sarmaş dolaş olduğu kızdan ayrılmıştı. Halbuki ne güzel gelmişti adama, rahat rahat böyle yakınken araya boşluk girmesi balkan soğuğu gelmiş gibi hissettirmişti Emir'in bedenine.
İçeri girip, telefonumu unutmuşum diye basit bir yalan ortaya sürüldükten sonra gençler toplanarak dışarı çıkmışlardı anında. Yarım saatlik bir yolla beraber ormanın içindeki kahvaltı salonuna gelip yerleşince hiç birinin keyfine diyecek laf kalmamıştı.
'Aha buldum!'
'Newton bu kadar sevinmedi.' Tibet'in gözleri parlarken Evrim anında adama laf sokup gülümsemişti.
'Sus kız sakar. Şurada hayırlı bir iş yapacağız.'
'Hayırdır abi? Evrim Amerika'ya falan gidiyor da kurtuluyor muyuz?'
'Aşk olsun Güneş!' kız cırlayıp bir anda adama döndüğünde dibindeki su bardağına da çarpmış yine ve yine Evrim'liğini göstermişti.
'Su soğukmuş be! Tüm geleceğim dondu şuan.' Güneş yüzünü buruştursa da Evrim omuz silkerek tekrar Tibet'e baktı. Altı üstü bir bardak su dökmüştü, sonuç olarak daha önce bile isteye Güneş'in kafasından aşağı bir demlik çay da dökmüşlüğü vardı, bir fincan sıcak kahve de, su sadece ufacık bir detaydı yaptıklarının yanında.
'Şimdi, Emir, sen amcamla konuş akşam ama yengemde olsun yanınızda. Düşünceni söyle. Derin, sen de, sen dur, bir şey yapma sen. Can parem, sana işim düştü.' Doğa can parem lafından sonra erimiş çikolataya döndüğünde masadakilerden de 'oooo' sesleri yükselmiş ama Tibet bir bakışıyla susturmuştu. Tamam adamlar kötü bir şey yapmıyordu ama Doğa'nın utanmasını istemiyordu. Çünkü genelde kız utanınca elleriyle yüzünü kapatıyor, Tibet ise bir saniye bile olsa o sıfattan mahrum kalıyordu.
'Ne yapacağım ki?'
'Sen Alev teyzemle konuşacaksın, Derin'in çekindiğini bu yüzden de Emir'in sürekli teklifi ertelediğini söyleyeceksin.'
'Ne teklifi, dur bir dakika! Emir Derin'e evlenme teklifi mi etti!' Doğa'nın bağrışı ile bir kaç masa onlara dönse de Evrim kaşlarını havalandırıp bir ikizine bir de Derin'e bakmıştı. Gözleri kızın parmağına kaydığında ise anında baydı bakışlarını.
'Yok be yiyor bunlar bizi, yüzük nerede teklif ettiyse?'
'Acil oldu biraz, yüzük meselesi için organize olacağız.' Emir'in cevabı gecikmediğinde Evrim alt dudağını büküp kırpıştırdığı gözleri ile bakmaya devam etti adama.
'Ne yani, benim ikizim evlenecek mi şimdi?'
'Evde kaldın demenin inanılmaz yolu. Emir bile evlendi, yakında sinemalarda.' Barlas sırıtarak konuştuğunda Evrim adamın omuzuna sertçe vurup bakışlarını Derin'e çevirerek az önceki modundan çıkmıştı.
'Derin benim yengem mi oluyor? Ay kalkın gidin yarın basın nikahı, böyle yengeye can kurban.' herkes kıkırdasa da Tibet kendine çektiği Doğa' ile etrafdaki 100 dereceye gelmiş kaynama noktasındaki ortama bakmıştı.
'Bende sana edeyim teklif?'
'Etme, senin okulun bitmesine bir ay kaldı, benim önümde bir sene var daha.'
'Yine okursun.'
'Seni tanımıyorum sanki, ilk sene çocuk demezsen adım Doğa değil benim.' kız anında Tibet'in gözlerine baktığında adam sırıtmaya başlamıştı bile.
'Derim, şimdi yalana ne gerek var. Çocuk evin neşesi, benimde baskıdan kurtulmamın yegane emeli olacak.'
'Bak biliyorum işte.' kız başını sallarken Tibet göğsündeki bedene hafifce yaklaşmıştı ki Emir'in sesiyle Tibet kızın burnuna aynı anda dudaklarını basmıştı.
'Sizde alıştınız halka açık ortamda dudak dudağa olmaya ha... Ana... Çok tatlılar ya.'
'Emir, sevimliyim, tatlı tatlı geçiniyorum diye ipi eline alma. En nihayetinde Tibet Kasırga'yım.'
'Tamam be abi, hadi anlat ne yapacak Doğa?'
'İşte teklifi ertelediğini söyleyecek Doğa Alev teyzeme, sonra da ama beklemez daha fazla adımız konulsun diyor sen istersen Vedat amcama çıtlat diyecek. Derin sen de annen babana çıtlatıyor mu kontrol edeceksin. Sonra da Emir'in evlenme teklifi ettiğini söyleyeceksin ve yüzüğü göstereceksin. Tabi Emir o zamana güzel bir evlenme teklifi hazırlarsa. Böylece Vedat amcam kız vermeye kendini hazırlamış olacak haliyle ayar olmayacak Emir'e.'
'Valla Vuslat amcam Yavuz abiye ayar olduysa Vedat amcam Emir'e her türlü uyuz olur.' Güneş tepkisini ortaya koyduğunda herkes omuz silkse de Emir sadece geriye yaslanıp Derin'e sıkıca sarılmıştı. Kızın kokusu yanındayken daha romantik bir evlenme teklifi bulabilmeyi diliyordu.
Kahvaltı evlenme üzerine ilerlese de sonunda noktalanmış masadakiler bir bir işlere dağılmıştı. Tibet oturduğu koltukta derin bir nefes aldığında yanmaya başlayan göz kapaklarını da kaşıyıp elindeki kalemi çevirdi. Altı saattir sözleşmeleri inceliyordu. Her birinin en ince ayrıntısına kadar bakmayı o kadar alışkanlık haline getirmişti ki bırakıpta bir fincan kahve içememişti. Tümden yazılardan sapan gözlerini kapatıp başını elleri arasına aldığında kapısı bir gürültüyle açılmış Emir uçar gibi içeri girmişti.
'Abi yeminle buldum bu kez.' cümlesiyle birlikte Tibet başını bir anda masaya bırakınca Emir kaş çatıp adamın yanına ilerlemiş yorgun ama açık gözlerine başını sola yatırarak bakmıştı.
'Altı saatte 45 kez arayıp bu kez buldum dedin. Eğer ilgi çekici değilse göz kırpmadan seni terasa çıkarır ve aşağı atarım.'
'Bu yorgunlukla mı?' sorudan sonra başını usulca kaldırıp onaylarcasına salladı bu kez. Altı saattir Emir 45 kez aramıştı da Doğa üç kat üstten çıkıp bir gelmemişti. Tibet'de sözleşmelerin mecburiyeti yüzünden çıkamamıştı.
'Hemen anlat ve hayatımın gidişatına burada nokta koyalım.'
'Dinle abi.' elindeki telefonla uğraşarak masanın önündeki koltuğa ilerleyip bedenini bıraktığında telefondaki parçayı da açıp masanın üzerine bırakmıştı. Tibet göz devirerek dinlemee başladığında sözlerine daha da derinden kulak verdi. Belli ki bu kez sınavı şarkı sözünden olacaktı. Hala elinde tuttuğu kalemle ritme uymaya başladığında her kelimede de Doğa gözünün önüne gelmişti. Sonunda parça bittiğinde Emir adamın gözünün iine bakmaya başladı.
'Güzel şarkıymış.'
'Bu mu yani? Abi şarkı çok anlamlı, bak şimdi, ben diyorum ki Derin evlenme teklifi edeceğimi biliyor süpriz olmayacak o yüzden biz yatı ayarlayalım ama hep yaptığımız gibi bizim tayfa arasında olan eğlence gibi. Sonra ben bir yüzük alayım, ki burada Doğa, Evrim, Işık ve Miray giriyor devreye, neyse işte, şu şarkıya da azıcık çalışayım. Orada evlenme teklifi edeyim? Nasıl?'
'Fikir güzel de çok sade.'
'Napıyım abi, helikopterle atlayalım paraşüt açılınca evlenme teklifi ediyim dedim oha dedin, dalış yapalım denizin dibinde ediyim dedim klişe dedin, ormana götürüyüm birbirimizi kaybetmiş gibi yapayım bir anda çıkıp teklif edeyim dedim sen salaksın harbiden kaybedersin dedin, yemek ayarlıyım başbaşa dedim çok basit dedin. Bende de fikir bir yere kadar.'
'Işık organizasyoncumuz değil mi oğlum, tamam bu fikrin güzel. Yat mat, hem ilginç gelmez, geri kalanı Miray'a bırak, yüzüğü de Evrim ve Işık'la seç.'
'Doğa'da olsun, Derin'le zevkleri benziyor. Hem parmak ölçüleri aynı, geçen Doğa bulaşık yıkıyordu yüzüğünü Derin'e verdi tam oluyor.'
'Doğa benimle Emir, bizi bi rahat bırakın, çiçeği burnunda sevgiliyiz, daha yeni açılmışız günümüzü gün edelim.'
'Çok belli gününüzü gün ettiğiniz.' Emir adamın önündeki sözleşmeleri işaret ettiğinde odanın kapısı çalınmış ardından Doğa gülümseyen yüzüyle başını uzatıp iki adama bakmıştı.
'Gelebilir miyim?'
'İyi insan lafının üzerineyi mi, yoksa yılanın istemediği otu mu tercih edersin?' Emir kıza takılsa da Tibet anında koltuğundan kalkıp ensesine vurmuş sonra da içeri giren kıza yaklaşarak sıkıca sarılmıştı. Kokusunu ciğerlerine depo edermişcesine çektiğinde yavaşca geri ayrılarak kızın tebessümüne baktı.
'Altı saattir şu herif 45 kez aradı, bana 6 kez kahve geldi ve hepsi soğudu, lanet sözleşmelerden 13 tanesini her kelimesine kadar ezberledim ve sen gelince bütün yorgunluğum uçup gitti. Doğaüstü bir olay bu, kokun cennetin demosu resmen.' Doğa bakışlarını kaçırmaya başladığında Emir'de derin bir nefesle ayaklanmıştı.
'O zaman bana müsade. Size de iyi muhabbetler.'anında odayı terk edince iki bedende arkasından gülerek baktı. Emir'in bazen fırlamalığı tutsa da nerede ne yapacağını bilmesi, kalması gereken yerde kalması ve durdurması gereken bir hareketi noktalaması dakik bir işti. Bu yüzden olsa gerek iyi bir doktordu adam, daha da ötesi insanlara gülen yüzünü gösteren bir doktordu.
'Yemeğe çıkalım mı?' gelen soruyla adam başını sallayarak kenara bıraktığı çeketini aldı anında.
'Hadi çıkalım.' kapıyı açmalarıyla karşılarına dikilen Güneş bir olduğunda Tibet adamın elindeki dosyaya bakmış sonra tekrar yüzüne ve tekrar dosyaya devam ettirmişti.
'Yarın ki anlaşma toplantısının sözleşmeyi Tibet bey.'
'Akşam yemeğine ne dersin?' kız yine mırıldanarak havalanmış kaşlarla dosyaya baktığında Tibet sakince başını sallayıp henüz çıkamadığı odanın kapısından dönmüştü geri. Üçü de koltuklarda yerini alınca iki adam koyu bir programlamaya girmişler, Doğa'ysa gözlerini ayırmadan onları izlemişti.
Tibet'in normal zamanda dahi yüzüne her bakışında heyecanlanıyordu ama bu defa olan bambaşka bir durumdu. Adamın duruşunu göz ardı etse giyimi takılıyordu gözüne, hiç olmadı arada bir dönderdiği kalem ilgisini çekiyordu. Tibet öyle bir adamdı ki yaptığı her hareket dikkat çektikçe çekiyor, kadınların gönlünü feth edebiliyordu. Bir çok yayının adamın hakkında haberlerle doluşturulmasının ana nedenide buydu zaten.
Doğa oturduğundan beri yaptığı gibi adamı tekrar süzmeye başlamıştı. İlk gözüne sevilesi gelen yer elmecık kemikleriyken usulca adamın yzünde gezdi gözleri. Hafif aralık bıraktığı dudakları, düşünürken birbirine sürdüğü işaret ve baş parmağı, gözlerini arada kısarak detaylara dikkat edişi. Adam başlı başına şahesermişcesine görünüyordu Doğa'nın gözüne. Hafif mavi dar kesim gömlek kol kaslarının tamamını belli ediyor, sanki yetmezmiş gibi kanat kaslarının gerginliği de ben buradayım dercesine el sallıyordu. Elini saatinin kordonuna atarak hafifce oynattığında Doğa'nın hem mimikleri hem de duyguları yerinden oynuyordu. Tibet yine Güneş'e odaklanıp bir kaç cümle kursa da Doğa'nın kafasında oluşan o müzikalden ne dediğini dahi anlayamamıştı adamın ki son bir cümleyi tamamen silip yeni kelimeler karaladığında bıraktı elindeki dosyayı. Yüzünü sıvazlayarak elindeki kupayı dudaklarına yapıştırmış ama öylece kalmış Doğa'ya çevirdi bakışlarını.
'Yangınımın başladığı yer, neye daldın sen öyle?' cümlesi sonunda kızın kupadan ayırılıp şaşkın şaşkın sırıtmasını sağladığında Tibet iyiden iyiyie havalandırmıştı kaşlarını.
'Bilmem, gözüm kalmıştır.' panik haliyle verdiği yanıttan sonra buz gibi oluş kahveden bir yudum aldı anında. Tibet ise elindeki kalemi de dosyanın yanına bırakıp kızın pürüzsüz elini tutup fincanı aldığı gibi ayaklanmasını sağlamıştı.
'Abi, sırası değil ama sen küfür edip kovmadan önce eklemek istiyorum. Bizimkiler hep beraber yemeğe çıkacaklarmış. Büyükler yani, babam da ne haltları varsa yesinler demiş, siz başbaşa mı takılırsınız yoksa bizde hep beraber evde masa hazırlar mıyız?' Güneş'in hem ayaklanarak hem de hızlıca konuşmasıyla kurduğu cümlenin sonunda Tibet'in gözleri usulca kıza dönmüştü.
'Öğlenden beri yemeğe çıkalım diyoruz, bence Aras amcam haklı, bırakalım ne haltları varsa yesinler.' kolunu kızın beline sardığında Doğa bir kaç saniye derin derin bakmıştı iç ısıtan harelere ardından Güneş'in cevap bekleyen haline dönüp tekrar mest eden bakışlara yönelmişti.
'Film gecesi yaparız, hem uzun zamandır uzaksın, biz yarım çıkarız yemeğe. Olmaz mı?'
'Pekala... Hep beraber yemek hazırlarız.' iki beden yapışık gibi dursa dahi gözleri Güneş'e döndüğünde adam işaret ve orta parmağını birleştirip başına yerleştirerek bir selam çakmış ardından dosyayı da alarak odadan çıkmıştı. Gidişini izledikten sonra kollarındaki kıza tekrar döndüğünde onun yüzüne düşen saçı hafifce kenara çekişini izleyerek şakağına anında dudaklarını bastırdı.
'Ne çok sevipde söyleyememişim ben be.' Doğa'nın tebessümü hafifçe yüzüne yayılırken adamın yanağına elini yerleştirerek baş parmağıyla okşamıştı.
'O da bir şey mi, adını duyduğum an aklım gidiyor benim. Ki söylemediğin her şey sırf bu yüzden değerli oluyor bazen.' adamın sert yutkunuşu adem elmasından belli olduğunda başını Doğa'nın eline doğru hafifçe yatırıp gözlerine bakmıştı. Bazen uzaklık mesafelerle ölçülmezdi işte, yanıbaşımızdaki insanlarla aramızda denizler, hatta okyanuslar olabilirdi. Tibet'de Doğa'da bunu yeterince net görmüşken şuan tek kelam etmeden birbirlerinin gözlerine bakmak, üstelik herşeyi bilerek bakmak bambaşka bir histi. Hatta öyle bir histi ki, güneş batıpta gökyüzü zifiri karanlık olmadan sevdiği üzerindeki her tonu ezberlemeliydi deli tutkun bir adam. Gecenin karası bulaşsa dahi tuttuğu elin parmağındaki oje renginden yüzündeki hafif pembeliğe kadar hatırlayabilmeliydi. O derin bakan gözleri hesaba katmak dahi doğru olamazdı söz konusu sevmekse. Yüreği sevdada kavrulmuş biri gözlerini kapattığında dahi hatırlayamıyorsa sevdiği kadının göz rengini boşuna sevmemeliydi. Çünkü an gelir hatırlayamadığı o göz rengini bir daha hiç göremeyecek hale düşerdi.