Bölüm 18 - İtirafta Devrim

2896 Kelimeler
Öyle sessizce öldüm ki defalarca Hiç bir zaman anlaşılmadı yokluğum...                                        -Ümit Yaşar Oğuzcan                                      ----------------------------------------------------- 'Ne Tibet, Tibet. Seviyorum kızım seni, geberiyorum ulan. İstediğini al yanına, isteyen sevsin ben senden vazgeçmiyorum. Gerekirse hepsinin kafasına sıkarım! Sana bir şey diyim mi, şu kainat var ya, şu kainat şimdiye kadar sana yaklaşan birini öldürmediğim için bana madalya vermeli. Beraber büyümüşüz! Sikerim lan beraber büyümesini! Seni ilk öpen erkek benim! Ve son öpende ben olacağım! Anladın mı beni!' 'Öküz.' Doğa'nın şok içinde konuşmasıyla Tibet kaşlarını çatıp 'ciddi misin' dercesine kıza bakmıştı. 'Doğa şu itirafla kendini kaybetti gençler, e benden bu kadar, bana müsade.' Evrim kendi kendine konuştuğunda Tibet'den gözlerini çekmek üzereyken adamın bir anda atağa geçip Doğa'nın dudaklarına kapandığını görmüştü. Gözleri son raddesine kadar açılırken Doğa'nın da karşılık vermesiyle çenesi de harekete geçmişti. 'Lan bunlar zaten birbirine yanıkmış.' Emir'in konuşmasıyla Güneş'in başı aşağı yukarı şaşkınca sallandığında Evrim sırıtmaya başladı. 'Bilmiyor muydunuz?' 'Neyi?' 'Hiç, fasülye diyorum çok yararlı, baklagillerden sonuçta.' 'Evrim, bana Tibet'i alevlendirme oyununun içinde bize de oyun oynadığını söylemeyeceksin demi?' 'Aşk olsun ikiz, öyle bir şey söyler miyim?' 'Yaptın mı öyle bir şey?' Güneş bakışlarını Evrim'e çevirdiğinde kız anında çatmıştı kaşlarını. 'E karar verin söyleyim mi söylemeyim mi?' iki adama sorar gibi baksa da aslında üzerindeki gerilimi atmak istiyordu kız. Yoksa beş dakika içerisinde iki adam da kendine uçabilirdi, en azından o elektiriği hissedebiliyordu. 'Cidden şunu bize söylesen her şey daha kolay olmaz mıydı Evrim?' Güneş kaşlarını çatarak kıza baktığında hızlıca omuz silkmeyle karşılamıştı. 'Söylesem Tibet'e yetiştirirdiniz.' 'Senin sakar, genelde dağınık ve biraz kafasına eseni yapan kardeş olman gerek çünkü ben disiplinli bir adamım. Neden böyle şeyler yapıyorsun?' Emir mırıldanarak hala öpüşmeye devam eden iki bedene baktığında yüzünü buruşturup ikizine yeniden dönmüştü. Tamam öpüşmek güzel bir eylemdi ama başkasını izlerken pek iç açıcı olduğu söylenemezdi. 'Ben hala sakar, dağınık ve kafasına eseni yapan kız kardeşim ikiz, bunlar da kafama estiği için oldu zaten.' 'Sizce biri çıkmadan şunları ayırmalı mıyız?' Güneş'in sorusuyla eş zamanlı kapının açılma sesi duyulduğunda hepsi gözlerini belertip arkalarını dönmüşler, Vuslat ve Eymen'i görür görmez adamların üzerlerine yürümüşlerdi. 'Amcalarım!' Evrim duyurmak istercesine bağırdığında iki adam da kaş çatmıştı ama Emir ve Güneş aynı anda adamları geldikleri yöne geri çevirmişlerdi. 'Oğlum bıraksanıza, Tibet aldı kızcağızı gitti, ne yapıyor bu çocuk, çekilin bi.' 'Amcaların bir tanesi, gelmiş geçmiş en iyi Vuslat Barlas Kasırga, canımın içi, bırak onlar zaten manyak hallederler. Hem bu zamana kadar ettikleri kavgaya karışmadınız şimdi mi karışacaksınız.' 'Evrim Tibet'in bakışları bakış değildi, yiğenimi tanıyorum delirmiş gibiydi, çekilin kızın şuradan.' Eymen'in de tepkisi gecikmediğinde kız Emir ve Güneş'in kollarından tutup iki adamın önüne set kurdurmuş ardından arka tarafda kalan Doğa ve Tibet'e bakmıştı ki onların hızlıca arabaya bindiklerini görerek gülümsemesini genişletti. 'E gidiyorlar, yetişemezsiniz.' sırıtarak tekrar iki adamın omuzundan amcalarına baktığında Eymen ve Vuslat kaş çatsa da Evrim kaşlarını havalandırıp şirin gülümsemesiyle tekrar indirdi. 'Yemeğe devam edelim mi?' 'Kenan masada ve kızımın arkadaşı, sevmesemde ne dememiz gerektiğini bilmiyorum.' Eymen kaşlarını derinlemesine çattığında Evrim anında adamın koluna girip yanağına dudaklarını bastı. 'Şöyle ki Kenan'ı sevmesende olur çünkü kızının gerçekten sadece arkadaşı. Yani sandığın gibi erkek arkadaş meselesi değil amcam... Ayrıca... Uyumludur kendisi.' 'O zaman ailemizin yemek yediği masada ne işi var?' bu kez Vuslat sorusunu yönelttiğinde kız bakışlarıyla anlatmayı dileyerek bakmıştı Vuslat'a. Öyle ki yalvarmada üstün başarı belgesi verilse kesin Evrim havalandırırdı plaketi. 'Anlaşıldı...' adam göz devirip eve tekrar girdiğinde Evrim'de Eymen'i çekerek yürümesini sağlamıştı. Masaya tekrar yerleştiklerinde ise herkes hala Kenan'ın sakin haline şaşırsa da en rahat olanlar Evrim ve Vuslat'tı bu masada. Adam sonunda geldikleri sahilin taş duvarına oturarak ayaklarını aşağı salladığında Doğa'nın hala yanına gelmediğini fark ederek arkasına bakmıştı ki kızın elbiseli olduğunu görerek üzerindeki çeketi çıkarıp ona uzattı. 'Teşekkür ederim.' mırıldanmasından sonra çeketi aldığı gibi beline bağlayarak o da Tibet'in yanına oturduğunda çıkardığı topuklularını da yanına bırakarak derinden bir nefes aldı tuzlu ve yosunlu kokudan. İkisinin de gözleri karşının ışıklı manzarasındayken sadece dalgaların hışırtılı sesi yankı uyandırıyordu, bir de yürüyen insanların sesleri vardı tabi ama ikisine göre de fazla sessizdi ortam. Bu gerginlik bile aşırı gelmişti bünyelerine, en çokta sıkkın nefeslerini aynı anda savurmalarından anlaşılıyordu. Yol boyunca zaten dudaklarına dikiş atmışlarcasına susmayı tercih ettiklerinden trafo hattı gibiydiler şimdi de böylesine olması bunalımlardan bunalımlara koşuştu. Zamanla arası zaten pek iyi olmamış bir Tibet varken üstelik işleyen dakikaların sıkıntısı da haddini aşarcasına davranıyordu. Bir nebze de olsa şu an kendini şanslı sayabilmesi vardı, yalnız kalmakla ilgili bir sorunu olmasa da sevdiği birinin nefesinin yakınlarında olması da umut etmesini sağlıyordu. En azından Doğa'nın hala koca bir tokatı suratına patlatıp aldığı solukları da yanına takarak çekip gitmeyişi armağandı. Zaten zaman nefes almakla geçen günler değil de, hoş zaman birinin aklında olmakla ilgiliydi birazda... Tibet'in de Doğa'nın da emin olduğu bir şey var ise birbirlerini düşündüklerini bilmekti. Hal böyle olunca da hayatın kum saatini kendilerinin değil, yakınlarındakinin tuttuğunu daha iyi anlıyorlardı. Zaten gecenin iyi veya kötü olmasını sağlayan şey geçmişimiz değil miydi? 1 dakikai 2 saat, 6 yıl veya her ne kadar önceyse artık, yaşanılan olay mutlu veya mutsuz yapmıyor muydu insanı. Adamın saydığı kadarıyla 20 dakika 10 saniye önce Doğa'nın sıcak nefesi dudaklarındaydı, eğer yanılmıyorsa 20 dakika 15 saniye önce yaşadığı dokunuş sayesinde mutluydu. 'Büyüdük mü biz şimdi? Daha önce öptüğünde böyle hissetmemiştim de.' Doğa'nın sessizlikde boğulan kısık sesiyle Tibet yutkunmuştu. '25' 'Hala sayıyorsun.' adam başını sallayarak onayladığında kız gözlerini ışıklardan çekerek yanındaki bedene çevirmişti. 'Benim için önemli olan her şeyi sayarım, önemli olan yeni bir şeye kadar. Aslına bakarsan sorun büyümek değil sanırım, hissedecek kadar büyümekde değil problem. En büyük derdimiz büyürken unuttuklarımız. Biz birbirimizi unuttuk Doğa.' adamın derin nefesler eşliğinde konuşmasıyla parmakları saçlarının arasından geçirip tekrar ışıldayan şehre dönmüştü. 'Bana sakin halinle ilk kez Doğa diyorsun.' 'Dışım sakin içim fırtına.' 'Bazen küçük şeylerin dile gelinmez derinliği oluyor.' usul usul başını sallayarak fısıldadığında Tibet'de sakince başını sallamıştı. Haklıydı Doğa, git kelimesinin, kaldırılan bir elin, gözden düşen bir damlanın ve gözden düşen bir insanın derinliği fazlasıyla büyü olurdu, ki anlatması daha zor olurdu. Telefon melodisiyle Doğa sakince beline sardığı ceketin cebinden telefonu çıkarıp Tibet'e uzattı. 'Amcam.' 'Meşgule alsana.' 'Merak etmiştir, nasılsa susmayı seviyoruz konuş istersen.' adam başını sallayıp telefonu aldığı gibi yanıtlamış sıkkın nefesini havaya savurup gelecek bir kelime beklemişti. 'Paşa.' 'Efendim baba.' 'Neredesiniz bakıyım.' Tibet gözlerini etrafda gezdirdiğinde bakışları dondurma dükkanını bulmuştu anında. 'Bize hep dondurma aldığın yerin oradaki parkta.' 'Fazla çatışmayın, sonu ne olursa olsun birbirinizin yüzünüze bakacaksınız unutma, fazla da gecikmeyin, Eymen'in kafana namlu dayaması pek tercihim olmaz.' 'Peki... İstediğin başka bir şey var mı?' 'Gelirken dondurma alın.' Tibet güldüğünde telefondaki sinyal sesini duyarak tekrar Doğa'ya uzatmıştı telefonu. Kız aldığı cebe atıp geldiğinden beri otuz kez yaptığı gibi tekrar saçlarını karıştırdı yine. 'Dondurma yer misin?' 'Dondurmadan önce konuşmamız gerekenler var sanırım Tibet. Başka şeylere yönelerek kaçamayız değil mi?' 'Belki kaçabiliriz, denesek bir?' adamın çocuklaştırdığı mimiklerinden sonra Doğa gülerek ona baksa da kaşlarını havalandırıp geri indirmişti. Kesin red cevabı geldiğine göre Tibet'in bundan sonraki tek şansı yerkürenin yaratılış hikayesine kadar uzanabilirdi herhalde. 'Benim anlattığım, yani sana anlattığım o kız sensin.' 'Şansa bak benim anlattığım, yani sana anlattığım o adam da sensin ama ikimizde bazı şeyleri net görüyoruz herhalde.' 'İstemediğim kadar net.' 'Kendi içimde yaşarken herşey daha güzelmiş. Yani, duygularımızın karşılıklı olduğunu öğrenmek işleri kolaylaştırmıyor sanırım. Ailemize ihanet edecekmişim gibi hissediyorum. En çok da babama. O çocukluğumuzdan beri bizi birbirimizden uzak tutmaya çalıştı, onaylamayacağını bile düşünüyorum.' 'Bende ondan korkuyorum ya. Seni seviyorum ama ailemiz ters yaparsa onlara sırt dönemeyiz bunu biliyorum.' kız sakince onay verse de içlerini kemiren hisden uzaklaşmaları pek mümkün olamıyordu. Tibet ise dudaklarına kadar gelen ama her seferinde zorla susturduğu soruyla ikilemde kalmıştı resmen. 'Vaz mı geçmemiz gerekiyor?' 'Vaz geçersek sevgimizi değil ne kadar basit bağlarla bağlı olduğumuzu kanıtlamış oluruz. Ki ben Vuslat Kasırga tarafından öldürülmeyi göze alamam. Amcam sevgi konusunda cani biraz.' 'Yani vazgeçmiyor muyuz?' 'Vazgeçmeye taktın sende ama!' kızın çemkirişinden sonra Tibet anında kaşlarını havalandırıp yüzüne bakmıştı. Anlamıyordu nasıl davranacağını, onunla olup olmayacağını nereden bilecekti ki şimdi. Kafasında onlarca sorunun cevabını nasıl alacaktı? 'Yani birbirimizin miyiz?' 'Teklif etmediğine göre henüz değiliz.' omuz silkişle karşılaştığında kaşlarını çatıp anlamadığı olayı algılamaya çalışsa da gözü arkadaki bankta gece karanlığına rağmen hem gazete hemde gözlüklerin arkasına saklanmış dört bedeni bulmuştu. 'Sana bir şey soracağım.' mırıldanmasıyla Doğa parlayan gözlerle ona dönüp başını onaylarcasına salladı anında. 'Şunlar bizimkiler mi?' 'Öküz, hem de tescilli öküz!' bir anda cırlamasıyla beraber beton duvardan kalkması bir olduğunda belindeki çeketi de çıkarıp Tibet'in yanına bıramış ardından kendilerini fazlaca belli eden gençlere ilerlemeye başlamıştı ki onların hızlıca ayaklanıp kol kola girip yan yan yürümeye başlamalarını önlerinde tuttukları gazeteyi çekerek durdurmuştu kız. 'Aaaaa! Doğa! Ne işin var senin burada!' Evrim'in şirin gülümsemesinden sonra Doğa tek kaşını kaldırıp kızla beraber gülen Güneş, Emir ve Derin'e bakmıştı. 'Şansa bak, nasıl burada karşılaştık acaba? Bence takip etmemişsinizdir.' 'Yok takip etmedik, günümüz teknolojisi GPS işte, işe yarar şekilde kullanırsan iyi şey şu icatlar.' Emir telefon ekranındaki takip programını işaret ettiğinde Derin anında eline vurup indirmesini sağlamıştı. 'Biz tam gidiyorduk' Derin sırıtarak yanındakileri iteklediğinde Doğa anında kızın kolunu tutup derinden nefesini ciğerine doldurmuştu. 'Ne öküzlük yaptım ben şimdi?' Tibet'de şaşkınca olaya müdahale olduğunda Emir ve Güneş dudak bükse de üç kız ateş saçan bakışlarını adama yönlendirmişlerdi. Tibet ise o anda tusunami olmasını ve o dalgalarla savaşmayı yeğelemişti. Şuan için hırçın dalgalar daha kolay aşılacakmış gibi görünüyordu ama kızların gözlerindeki ateş öyle miydi, resmen kızarmış tavuğa dönderirlerdi. 'Sen gelsene benimle bir' Evrim koluna girerek adamı çekiştirdiğinde Doğa hala karşısındaki üç gence baksa da kulağı Evrim ve Tibet'in ortasında onlarla ilerlemişti. 'Tibet, bak kardeş diyip bağrıma bastığım, ayağına iğne batmış fil gibi tepinen dostum... Kız sana teklif etmedin diyor, soru sor diyor yani.' 'Ne soruyum peki?' 'Tibet Allah aşkına ya zeki değilsin anladım da salaklığı hobi olarak mı yapıyorsun yoksa kronik hastalık mı?' 'Ne diyorsun kızım sen.' kaşlarını çatarak ters ters bakmaya başladığında Evrim tek kaşını kaldırıp omuzlarını düşürmüştü. 'Ya kıza sevgilim ol desene benim best of yakışıklım, çok mu zor bunu düşünmek?' 'İyi de ben bu zamana kadar birine sevgilim ol demedim ki, yani nasıl söyleniyor? Gidip elini tutsam benimsin desem yeter mi?' 'Yetmez yüksek dağların salak kartalı yetmez! Ya benimsin ya kara toprağın de sen.' 'O tehdit eder gibi olmaz mı?' adamın son sorusundan sonra Evrim yalancı bir ağlamayla omuzlarını düşürüp avcunu alnına yaslamıştı. 'Ya tabi öyle demeyeceksin, Tibet aslında vallahi zekisinde konu Doğa olunca geri zekalı oluyorsun, çocukken kafana fazla vurmadık aslında ama nasıl bu hale geldiysen. Neyse, bi plan yapalım şimdi ama harfi harfine yapacaksın tamam mı?' Tibet'in ışıldayan gözleri anında gün yüzüne çıktığında suratındaki anlamamışlık ifadesinin yerine gülümsemesi gelmişti. Onların fısıldayışlarından sonra ikisi de gülerek diğerlerinin yanına döndüğünde Tibet sıkkın nefesini havaya savurarak baktı kıza. 'Kedi göz, bi gelsen ya benimle.' 'Öküzlük yapmayacağına söz ver.' 'Söz' adam izci işareti çakarak kıza gülümsediğinde Doğa'da kıkırdayarak ilerlemeye başlamıştı. Tibet'in hala gelmediğini fark edince anında duraksadı. 'Nereye gidiyor?' mırıldanarak Evrim'e yönelttiği sorudan sonra Doğa'nın dönüp kendine bakmasıyla kaşlarını havalandırdı anında. 'Bi gelsen dedin geliyorum, hadi.' anında kaşları havalandığında Doğa'nın gittiği yönün tam tersini göstererek sırıtmıştı. 'Bu tarafa gitsek?' usulca baş sallamasından onayı da almıştı Tibet. Ellerini kotunun ceplerine yerleştirerek sakin sakin yürümeye başladıklarında kıza ilerdeki sahilin üzerine yakılmış ateşi işaret etmişti. Yine ses seda çıkmadan gidip çakılların üzerine kurulduklarında Doğa'nın çaktırmamaya çalışan ama üşüyen haline gülümsedi. Sakince üzerindeki çeketi çıkarmış kızın omuzuna bıraktığıştı ki onun hafif tebessüm eden yüzüne karşın gülümsemesini genişletti. Doğa mümkünse gülmesindi, gülünce taş çakıllar dahi yerinden kıpırdıyordu mutlulukdan resmen, olmazdı ki böyle, kız böylesine masum bakıp bir de üzerine gülünce Tibet'in cümlesi boğazına diziliyordu. 'Teşekkür ederim. E... neden geldik buraya?' mırıldanmasından sonra Tibet boynundaki bütün gerginliği gidermek istercesine kütürdettiğinde bakışlarının ona hızlıca döndüğünü görerek bağdaş kurduğu zeminde batan taşlara rağmen ona dönmüştü. Doğa'nın da aynı şekilde döndüğünü fark ettiğinde yumruklarını kızın dizlerine yerleştirerek onun anlamaya çalışır gözlerine bakmış ardından yumruklarını açarak ellerinin tutulmasını beklemişti. Doğa elini tuttuğu anda ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi gerçi ama şimdilik bunu bir sonraki plana saklamayı aklına yazdı adam. Karşısında yeşil çekik gözlü, tıpı kediler gibi uysallaşan bakışları olan bu hatun varken şimdi geberip gidemezdi. Deniz gelgitlerinden dahada soğuk olmaya başlayan rüzgarın kesintisini hissettiğinde baktığı harelerden ellerine çevirmiş avcundaki narin dokunuşa gülümseyerek tepki göstermişti. 'Romantik olmadığımı ikimizde biliyoruz, yani biraz öküz olabilirim, tabi hanzoluğum da var, e söz konusu sen olunca salaklaştığımı da defalarca kanıtladım. Ne kadar Vuslat Barlas Kasırga'nın oğlu olsam da ağzım onun kadar iyi laf yapamıyor. Ama yakışıklıyım onu kabul edelim.' yine saçmalamaya giden konuşmasıyla suratını buruşturup gözlerini anında kaçırmıştı ki hayatı boyunca duymaktan sıkılmayacağı kıkırdamayı duyduğunda anında Doğa'ya baktı. 'Değil miyim yakışıklı?' 'Yakışıklısın.' güven verircesine gözlerini kapatıp açan kızdan sonra adam elinin birini çenesine götürüp yeni tıraş ettiği cildini sıvazlamıştı, tekrar Doğa'nın boşta bıraktığı elini tuttu. 'Sen içimdeki çocuğun ellerini bıraktığından beri dizlerim yara bere dolu benim. Unutmak istemediğim ama unutulmaya yüz tutmuş, en azından başkalarınca, onlarca anıyı hatırlayıp yaşama tutundum. Umut etmeyi senden öğrendim, öğrendim dediysem anlatmadın belki ama yaşattın. Tabi unutmamak lazım hayat kısa, parağraf soruları uzun sonuçta ama sigara ve biranın bırakıldığını senin asla bırakılmadığını öğrenmek için uzun zaman harcadım. Yani kısa hayatımın büyük zaman diliminin ağzına tükürdüm.' kızın bakışları gittikçe yumuşadığında başıda hafifce sol omuzuna doğru eğilmiş Tibet'in kahvenin en can alıcı tonundaki gözlerine bakarak gülüşünü kıkırdamaya çevirmişti. Parağraf sorusunun şu anla nasıl bir bağlantısı olduğunu bilmese de adamın telaşlı haline gülebiliyordu. Tibet ise dudaklarını diliyle hafifce ıslatıp tekrar derin bir nefes almıştı. 'Aslında gülüşünü çok kıskandım o boşa harcadığım zamanda, yürüyüşünü, bakışını, saçını savuruşunu öğrendim. Ama ezberlemedim. Bilirsin ezber lanet bir şey, yani işin bitince ezberini de unutursun, ben o kadar basit olsun istemedim. Basit yaşamak istemedim. Mesela hediyelerini sardığın paket kağıtların, okula başladığımız ilk gün saçındaki siyah fiyonklu toka, lisede sıkıldığın derste kalemi vurarak ufak izler çıkardığın kağıt, yıldızları izlerken bakan dalgın gözlerin, en sevdiğin ve her tatilde mutlaka bir kez giydiğin uçuk mavi badimi hala saklarım. Tatillere de sırf sen giyiyorsun diye getiriyorum zaten. Eskisi gibi olmayı özlüyorum, sana rahat rahat sarılabilmeyi, kahkahalara boğulmayı, gülüşüne dalıp gitmeyi özlüyorum. Sanki sen yokken eksik kalıyor bir yanım, yani sağ tarafımdaki boşlukta 9.1 şiddetinde deprem oluyor. Bu zaman kadar her şeyi elde ettim ben, mal mülk, araba, şan, şöhret, hatta istemediğim halde playboy etiketini dahi elde ettim ama benim sadece sana ihtiyacım var Doğa, sesine, gülüşüne, gözlerine, mesajlarına ve cümlelerine... Ben başka bir sen bulamam. Tek istediğim ölene kadar sana sarılmak. Bütün sahip olduklarımı bir kenara bırakıp ölene kadar sana sarılabilirim ama benden başka sana sarılmak isteyenler olacak biliyorsun değil mi?' ilk başlarda iyiden iyiye duyguya girip yumuşayan hareleri şimdi ters bakışlar atmaya başlamıştı ki Doğa burun kıvırıp başını onaylarcasına salladı. Tibet ise anında çeketinin cebindeki sigaradan bir dal yakarak sonuna yaklaştığı konuşmayı bitirmeyi umut etti. Yoksa sabaha kadar bir hengame alır başını giderdi. 'Lütfen onları öldür, cezasını dert etme, ben yatarım. Demem o ki; hayat mucizeleri bekleyecek kadar uzun değil ve ben 'başkasıyla mutlu ol' diyecek kadar az sevmedim seni. Hep söylemek istedim şimdi söyleyeceğim, ya benimsin ya da kara toprağın müstakbel Kasırga.' 'Dedi bay öküz ve o hiç sevmedi sanılan kadın aslında adamın sigara tutuşuna kadar sevdalandı.' ikiside gülmeye başladığında Tibet sigarasını dudakları arasına sıkıştırıp ayağa kalkmış daha sonra destek çıkarak Doğa'nın da kalkmasına yardım etmişti. İkisi de toparlandıklarında Tibet dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarasını parmaklarının arasındaki eklemleriyle tuttuğu gibi Doğa'yı kollarının arasına çekmiş ardından yüreğindeki söylemenin ferahlığıyla sıkıca bastı göğsüne.  Yaşadığı yaşayacağı her şeye rağmen Tibet için hayat bundan sonra başka bir felsefi bakış açısıydı. Adam göğsündeki soluğun, belini kollarıyla sarmış kızın saçlarından derince bir soluk çektiğinde diledi nefessiz kalmayı. Eğer insan nefesi kesilirken ölecekse tam da sevdiğinin kokusunu çektiğinde ölmeliydi, çünkü soluksuz kalmak aslında hava alamamakla değil ciğere alınan havayı dışarı tenefüs edememekte gizlilik kılmıştı. Ciğer dolu olduğu için dışardan alınan nefes tıkar, içerdeki ise çıkmamak için üstün başarı gösterirdi. İşte Tibet tam da böyle bir anda yorulan ciğerlerinin pes etmesini dileyebilirdi. Romantik anın tamamen içine tüküren telefon melodisiyle adam sıkkın nefesini savurdu hemen. 'Hazır deniz var, atsana şu telefonu.' sinirlice mırıldandığında Doğa kıkırdayarak omuzundaki çeketin cebine elini atmış ardındankayıtlı olmayan numarayı Tibet'in yüzüne doğru kaldırıp gözlerinin içini süzmüştü. Adamın anında değişen yüz hatlarıyla ne olduğunu anlamasa da hızlıca telefonu aldığı gibi yanıtladı. 'Söyleyin.' bir kaç saniye dinlediğinde göz kapaklarını yavaşca düşürerek kapattı. 'Hemen mi?' 'Peki, kırk dakikaya oradayım.' konuşmayı sonlandırıp kapattığı gözlerini açtığında Doğa ne oldu dercesine baksa da adam sahilin çıkışına yönlenmelerini sağlayarak yapacağı açıklamayı düşünmeye başlamıştı bile. 'Sorun mu var?' 'İşle ilgili, dondurma alalım, seni eve bırakıyım, sonra geçerim.' 'Canın sıkıldı ama.' 'Can bu sıkılmazsa rahat edemiyor işte.' yarım yamalak gülüşü ardına sakladığı gerginlikle adam babasının istediği gibi dondurmayı paketletmiş ardından arabaya bindikleri gibi eve gelmişlerdi. Emir'in arabasını gördüklerinde onların beklemediğini de anlayarak sakince eve girdiler. Salona yayılmış aileye göz attıklarında hepsinin gözü televizyon ekranından hızlıca iki gence dönmüştü. 'Neredesiniz oğlum siz?' Eymen anında oturduğu koltuktan ayaklanırken Tibet elindeki paketi sehbaya bırakmış bakışlarını amca dediği adama çevirmişti ama kararlıydı, kayınbaba bile diyecekti Eymen'e de şu an pek uygun gözükmüyordu. 'Saygısızca davrandım kusura bakmayın, konuşmam gereken bir konu vardı sadece.' Tibet'in sakin tavrıyla herkes sessiz kalınca adamın bakışları bu kez Vuslat'ı buldu. 'Baba benim çıkmam gerek, işim var biraz.' Vuslat ise anında usulca başını sallamış oğlunun merdivenleri koşar adım çıkışını izlemişti. On dakika içinde Tibet tekrar aşağı indiğinde elindeki siyah ve giri arasındaki sırt çantasını omuzuna atıp kapıya yöneldi. Ardından gelen ayak seslerinden biliyordu ki babasıydı. Onun gözlerine baktığında her şeyi anlayabilen bir adam sırt çantasıyla sokağa düşerse adımlarına kadar yapacağı her şeyi dahi çıkarabilirdi elbette. 'Tibet' kapının koluna basıp ardındaki bedene döndüğünde Vuslat sertçe yutkunup bir adım daha yaklaştı oğluna. Ensesini kavrayarak gözlerine baktığında Tibet bu sahneyi daha fazla izlemek istemezcesine adama sıkıca sarılmıştı. 'Kendine dikkat et evlat.' 'Ederim, hakkını helal et baba.' 'Helal olsun paşam ama döneceksin Allah'ın izniyle, sende hakkını helal et.' 'Helal olsun babam.' 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE