Ben anlattıkça Gri Göz’ün bedeni tepki veriyordu.
Omuzları kasılıyor, nefesi düzensizleşiyor, çenesi sıkılıyordu.
Ama ağzını bıçak açmıyordu.
Beni dinliyordu. Sessizce. Ama içindeki öfke, suskunluğunun içinde fokurdayarak büyüyordu.
“Bebeğimi kaçırdıklarında hâlâ esirdim,” dedim, geçmişin yükü omuzlarımı ezerken.
“Bana ‘Sen bizim için çok değerli olacaksın’ dediler.”
”‘Senin gibi hamile kalan yok,’ diyerek kendilerince övüyorlardı.”
Bir an içimde öyle büyük bir nefret yükseldi ki… O zamanlar hissettiğim çaresizlik içimi bıçak gibi kesti.
“Ama gözlerim açılmıştı.”
“Artık beni kandırmalarına daha fazla alet olamazdım.”
Gözlerimi sıktım. “Bir gün, annem gibi cesur olmak istedim.”
“Bebeğim birkaç aylıktı.”
“Hâlâ süt emiyordu.”
Sesim titredi. Ama devam ettim.
“O kadar güzeldi ki.”
“Gözleri boncuk boncuktu.”
“Yüzü, tüm yaşadığım çirkinliklere, kirlenmelere rağmen o kadar temizdi ki.”
Bir an gözlerim doldu. Sanki hâlâ gözümün önündeydi.
Hâlâ kucağımdaydı.
Ellerim boş kucağıma gitti. Baksam onu orada görecekmişim gibi.
Ama yoktu.
Kucağım boştu.
Ve ben hâlâ, o boşluğu her gün taşıyordum.
“Zaten sadece emzirirken getirirlerdi yanıma.”
“Ben de annem gibi onu korumak istedim.”
“Bebeğimi alıp götürdüklerinde, onlara ‘Sizinle geleceğim ama bebeğime ben bakacağım’ dedim.”
“Tamam,” dediler.
“Biz, bir anneyi bebeğinden ayıracak kadar zalim, gaddar değiliz,” diye utanmadan nutuk attılar.
Gözlerim yandı. Bunları söylerken, o anları tekrar yaşamak her zerremi yakıyordu.
“İnanmıyordum tabii.”
Ama ona kavuşmak istiyordum.
“Bir anne olsaydın, ne demek istediğimi anlardın.”
“Bu, tüm duyguların ötesinde bir şey.”
Sonra, içimdeki acıyı bıçak gibi bilenerek ekledim:
“Onun için, sen beni anne olmamakla suçladığında sana o kadar çok kızdım ki anlatamam.”
Bu sözler Gri Göz’ü vurdu.
Yüzündeki o donuk öfke, yerini derin bir pişmanlığa bıraktı.
Onu en çok bu suçlamasının yaraladığını anladı.
Ben her şeyi onun için göze almışken…
Beni böyle suçlaması, bana yapılacak en büyük hakaretti.
Ve şimdi, bunu çok iyi anlıyordu.
“Beni, bebeğime götüreceğiz diyerek buralara kadar getirdiler.”
Gözlerim boşluğa daldı, içimdeki yangın bir an olsun durulmadı.
“Zaten kimsesizdim.”
“Hiçbir yere ait değildim.”
“Bu dağlarda yaşamak, bu dağlarda bebeğimin izinde olmak beni buraya ait hissettirmiyor.”
“Sadece… O ağlıyor mu? Karnı aç mı? Üşüyor mu? Hastalandı mı?”
“Başka bir şey düşünmüyorum.”
Artık gözyaşlarım durmuştu.
Çünkü onu düşünürken gözlerimin önüne gelen anılar, kalbimi her defasında yeniden kırsa da…
Onu sanki görüyormuş gibi yüzümde gülücükler beliriyordu.
“Beni bebeğime götürmek yerine oyaladıklarını anlayınca…”
Sesim sertleşti, gözlerimi doğrudan Gri Göz’ün gözlerine diktim.
“Geçen yaz, mağarada beraber kaldığım şerefsizleri bir gece havaya uçurdum.”
Sözlerim, soğuk havada buz gibi çarpıyordu.
Sonra hafifçe gülümsedim. “Eğer birkaç aydır buradaysan, o haberi mutlaka almışsındır.”
Gri Göz’ün gözleri kısıldı. Bunu hatırlıyordu.
Sonra gözleri büyüdü, şokla bana baktı.
“O teröristleri sen mi öldürmüştün?” diye sordu, hayretle.
İçimde bir kıvılcım yandı. Bana böyle bakmasını sevmiştim.
Gururlandım.
“Evet, onları ben öldürdüm.”
Aramızdaki sessizlikte, onun nefes alışlarını duyabiliyordum.
“Senin anlayacağın, onları cehenneme gönderen sadece sen değilsin.”
“Tek başıma, senden daha çoğunu öldürdüm.”
Gri Göz’ün kaşları hafifçe kalktı, artık bana başka bir gözle bakıyordu.
Ben devam ettim. “Ve onların sadece senden değil, benden de korktuklarını hatırlatmak isterim.”
Sonra hafifçe gülümsedim, gözlerim yeniden geçmişe daldı.
“Orası bir yaylaydı. Bu yüzden bana ‘Zozan’ lakabını verdiler.”
Gri Göz bir an bana baktı. Bakışı değişmişti.
Bu sefer sadece merak değil, hayranlık vardı gözlerinde.
“Sendin demek…” dedi, başını hafifçe sallayarak.
Bir süre sustu, sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Ben de hep merak ettim… O teröristleri öldürmemi engelleyen kim diye düşündüm hep.”
O an, içimde bir yerlerde, ona karşı duyduğum şeyin değiştiğini hissettim.
Ve onun da bana artık başka bir gözle baktığını gördüm.
“Geçen hafta peşinde olduğum teröristlerin sınırdan geçeceklerini öğrendim, ondan buraya kadar geldim.”
“Köylüler durumumdan şüphelenip beni esir ettiler.”
“Sonrasını biliyorsun işte.”
Sözlerim havada asılı kaldı.
Gri Göz’e baktım. Bir şeyler söylemesini, beni anlayıp desteklemesini istedim.
Belki bu intikam ateşini beraber harlayabilirdik.
Ama o sadece… beni sıkıca saran kollarını gevşetmeden, yorganın altında beni koruyormuş gibi tutmaya devam etti.
Başını kaldırıp ay ışığı altında parlayan, karlarla kaplı dağların zirvelerine baktı.
Yüzüme bile bakmadı.
Suskunluğu uzun sürdü.
Dayanamadım.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordum.
İçimde bir şüphe vardı. Acaba inanmadı mı?
Bir anda gözlerini üzerime dikti. Buz gibi sertti.
Ve beklemediğim bir şekilde konuştu:
“Buradan gideceksin.”
Kısa ve netti. Sanki bir emir gibi.
Yine yanılmıştım onun hakkında.
Kaşlarımı çatıp gözlerimi ondan kaçırmadan, dudaklarımı sıkarak cevap verdim:
“Gitmem.”
Gözleri gözlerime kilitlendi. Öfke mi vardı, hayal kırıklığı mı, yoksa bambaşka bir şey mi, anlayamıyordum.
Ama umurumda değildi.
“Bebeğimi almadan gitmem.”
Sesim titremedi. Gözlerimden çekinmeden, kararlılıkla söyledim.
Gri Göz daha da sertleşti. “Yarın seni bizzat kendim götüreceğim. Buralar sana göre değil,” dedi, kesin ve kararlı bir şekilde.
İçimde hayal kırıklığı büyüdü.
“Öyle mi?” dedim, acıyla gülümseyerek. “Tek başıma neler yaptığımı bildiğin halde, bana bunu mu söylüyorsun?”
Gözleri bir an üzerimde sabitlendi.
Sonra, “Sen küçük bir kızsın daha,” dedi.
O an, omzumu sıkan ellerini tuttum.
Titriyordum ama öfkeden.
“Üvey babam bana ilk yaklaştığında 14 yaşındaydım be,” dedim, gözyaşlarımı artık tutamayarak.
Gri Göz’ün gözlerinde bir şey kırıldı ama sesi hâlâ sertti.
“16 yaşında, beni sevdiğini söyleyip ‘Seni kurtaracağım’ diyen adamların gözünde de küçük müydüm?”
“Bebeğimi kucağıma aldığımda daha 17 bile olmamıştım.”
“18’imde bir grubu tek başıma yok ettim.”
Sözlerim sadece ona değil, dünyaya bir meydan okumaydı.
Ama o, bambaşka bir noktaya çekti konuyu.
“O zamanlar seni bir tehdit olarak görmüyorlardı da ondan. Ama şimdi seni tanıyorlar. Senin için geliyorlar.”
Sesinde ne merhamet vardı, ne de teselli.
Gerçek buydu.
“Sabah öldürdüklerimizden biri, senin ismini sayıkladı leş olmadan önce.”
İçime buz gibi bir ürperti yayıldı.
Ama belli etmedim.
“Burada seni koruyamam.”
Kızgınlıkla başımı kaldırdım.
“Senden koruma istemiyorum!”
Sesim yükselmişti.
“Başımın çaresine bakarım, yıllardır baktığım gibi!”
Onun beni küçümsemesine dayanamıyordum.
Ayağa kalkıp gitmek istedim.
Ama o, bileğimden tuttu.
“Yine de seni götüreceğim.”
Bileğimi çekip kurtardım, gözlerimi kısarak “Ben senin adamın değilim. Bana emir veremezsin,” dedim, sesimdeki kırgınlık saklanamayacak kadar belirgindi.
Arkamı dönüp uzaklaşmaya başladım.
“Vazgeçmeyeceğim.”
“Bana engel olma.”
Kararlıydım.
Ve o da biliyordu…
Ne yaparsa yapsın, beni durduramazdı.