15

2254 Kelimeler
KADIN Bir kadın doğurdu insanlığı. Sonra insanlık yok etti kadını. Haramdı sanki kadın olmak. Var olmak bu yaşamda. Kendi celladını yetiştirdi sonra kadın. Cennet bile bir kadının, ayağının altına layık görülmüşken. Dünyada cehennemi yaşadı kadın. Baharca_ezel Cennet de Cehennem de insanın kendi vicdanıymış… Bunu bir zamanlar babam söylemişti. Eğer başını yastığa koyduğunda için sakince susuyor, seni rahatsız edecek tek bir çığlık yükselmiyorsa… O gün zaten senin için Cennet olurmuş. İnsan, huzurun kıymetini ancak o sessizliğin değerini anlayınca fark edermiş. Ama daha yastığa uzanmadan vicdanın bağırmaya, seni geçmişin karanlığına çekmeye başlıyorsa… Geçmiş olsun. Cehennemin kapısına çoktan VIP bileti almışsındır. Çünkü insanı yakan alevler dışarıdan değil, içeriden yükselirmiş. Herkesin böyle bir vicdan azabı var mı bilmiyorum… Ama benimki hiç susmayan, gecenin en koyu saatlerinde bile kulağıma fısıldayan bir ses. Bazen nefesimi kesiyor, bazen uykularımı çalıyor. Ve en kötüsü… Ne kadar kaçarsam kaçayım, beni benden iyi tanıyor. Bir gün gelir de bu içimdeki ses susarsa, belki o zaman gerçekten özgür olurum. Ama şimdilik… Cennet de Cehennem de içimde. Ve ben, hangisinde yaşadığımı ayırt edemeyecek kadar yorgunum. Yorgunluğum sadece bedensel değildi. Bazen ruhumun usul usul çürüdüğünü düşünüyordum. Öyle ki o çürüyüşün kokusu, görünmeyen bir sis gibi tüm benliğime sinmiş, beni baştan ayağa esir almıştı. Sanki içimde bir yerlerde zaman çoktan durmuş, ben fark etmeden karanlık kendine yuva kurmuştu. Ruhum ağırlaştıkça nefesim bile taş kesiliyor, göğsümde görünmez bir el her geçen gün biraz daha sıkıyordu. Ve ben… İçimde çürüyen o sessizliğin altında ezilirken, bunu anlatacak bir kelime bile bulamıyordum. Karşımda, gözlerini hiç kaçırmadan bana bakan Can vardı. Bir şey söylememi bekliyordu… Ama ağzımı açacak hâlim bile yoktu. Ne diyebilirdim? Beni yakan kişinin, ailemi paramparça eden kişinin… sevdiğim ya da bir zamanlar sevdiğimi sandığım adam olma gerçeği… Bunu dile getirmek hiç kolay değildi. Boğazımda kocaman bir düğüm gibi duruyordu. Ne çözülüyor ne de geçip gidiyordu. "Aslı.” Can’ın sesi karanlık sokakta yankılandı. Bakışlarımı ona çevirdim ama sorusuna verecek bir cevabım yoktu. “Efendim…” “Efendim mi? Aslı, bana cevap vermeni bekliyorum.” İçimden bir ses, bir sor bakalım, bende verecek bir cevap var mı? diye haykırıyordu. Ama dilim tutulmuştu. Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Cevap veremeyince Can devam etti: “Aslı, seni yargılamıyorum, eleştirmiyorum. Sadece… can güvenliğinden endişe ediyorum.” Sesi yumuşak, ama kararlıydı. Gözleri hâlâ üzerimdeydi, her hareketimi okur gibi. İçimdeki o düğüm bir anlığına gevşedi, ama korku ve öfke birbirine karışmış bir şekilde hâlâ oradaydı. Ne diyebilirdim ki? Söyleyecek bir kelime bulamıyordum; dudaklarım kıpırdamıyor, kalbim göğsümü deliyordu. Her nefes alışım, her titreyen bakışım bana ihanet ediyormuş gibi geliyordu. Ve o bekleyiş… sanki zaman durmuştu, sadece ikimiz ve sessizlik vardı. Sonra… kafamın içinde bir ampul yandı. Sanırım uzun süredir greve çıkan beynim nihayet yeniden çalışmaya karar vermişti. Can’ın az önce söylediği o kelime zihnimde yankılandı: “Can güvenliğinden endişe ediyorum.” Neden? Can neden benim can güvenliğimden endişelensin ki? Sonuçta benim yanmama sebep olabilecek sayısız neden ve ihtimal vardı ve hiçbiri onun bu cümleyi kurmasını gerektirmezdi. Bu düşünceler beynimde küçük bir kasırgaya dönüşürken dilimden tek bir kelime bile dökülmedi. Tek bir ihtimal kaldı geriye: Can’ın beni araştırmış olması. Benim hakkımdaki bilgilere ulaşmak onun için çocuk oyuncağı olurdu; sonuçta o bir polisti. Ve polisler, gerçekleri öğrenmeyi alışkanlık hâline getiren insanlardı. “Can…” Sadece bunu söyleyebildim. Gerisi yoktu. Kelime aradım, cümle aradım, ama sanki yalan yüzüme çarpmış da bütün kelimelerim küle dönmüş gibiydi. Dilimin ucunda duran her şey kül olup savruluyordu. “Aslı… Savaş Demir o mu? Buna sebep olan o mu?” Can’ın sözleri havayı kesip geçtiğinde elimde olmadan irkildim. Celladımın adını duymayalı uzun zaman olmuştu. En son mahkemede, herkesin önünde kendini temize çıkarışını izlerken hem yüzünü görmüş hem de adını duymuştum. O günden beri adını bile anmaktan kaçıyordum. Korkuyordum… hem de delicesine. Kim celladından, kendi Azrail’inden korkmazdı ki? Ben de korkuyordum… hem de her şeyden çok. O benim cehennemimin zebanisiyken, ben nasıl olur da cennetin hayalini kurabilirdim? Gözlerim yanmaya başladığında bakışlarımı Can’dan çektim. Ona bakmazsam… belki gözyaşlarım akmazdı. Belki kendimi daha sıkı tutabilirdim. Ama ne gözyaşlarımın durmak gibi bir niyeti vardı… Ne de benim Can’ın gözlerine bakacak cesaretim. Can bir adım daha yaklaştı. Gölgesi üzerime düşerken, nefesimi kesiyor, kalbimi sıkıştırıyordu. “Bak Aslı,” dedi, sesi buz gibi sert ve keskin. Gözlerimi yere diktiğimde bile hissediyordum onun bakışlarını. Her adımıyla üzerime gelen ağırlık, bedenimi yerle bir ediyordu. “Ben… ben…” Sesim boğuk, kelimelerse yutulmuştu. İçimdeki korku, öfke ve çaresizlik birbirine karışıyor, beni parçalıyor gibiydi. “Düşünme, cevap ver!” Can’ın sesi bir tokat gibi çarptı kulaklarıma. Kalbim duracak gibi olmuştu. Ama sözler hâlâ ağzımda düğümlenmiş, bir türlü çıkamıyordu. Bir an… gözlerimi kapadım ve düşündüm. Ona bakmak, ona gerçeği söylemek… hepsi bir ölüm fısıltısı gibi geliyordu. Ve o an anladım ki: Kaçmak mümkün değildi. Can önümde duruyordu ve bu defa ben, sessizliğime sığınamayacaktım. Gözlerimi kapadım, nefesimi tuttum. İçimde bir fırtına kopuyordu; korku, öfke, suçluluk… Hepsi birbirine karışmış, bedenimi ele geçirmişti. “Artık dayanamayacağım,” diye fısıldadım kendi kendime.Bu suçluluk beni mezara koyacaktı zaten. Ve sonra… kelimeler boğazımdan zorla döküldü: “Evet… her şeyi biliyorsun, bunun farkındayım Can.” Sözlerim, hem bir itiraf hem bir meydan okumaydı. Kalbim deli gibi çarpıyor, ellerim titriyordu. Ama artık susamazdım. İçimdeki sessizlik kırılmış, yerini keskin bir çığlığa bırakmıştı. Can’ın gözleri daraldı, sert bakışları hâlâ üzerimdeydi. Ama bu kez durdu. Sanki beklediği tek şey buydu: sessizliğimden çıkan ilk kelimeler. Ve ben… içimdeki tüm korkuyu, tüm çaresizliği, tüm öfkeyi tek bir cümlede topladım. “Beni yakan… her şeyin sebebi o…” Söyledim. Ve o an… hem özgür, hem de mahvolmuş hissettim. Çünkü gerçeği söylemek, bazen en büyük cehennemle yüzleşmek demekti. Tutamadım ne yaşlarımı nede hıçkırıklarımı. Kolay değildi hiç kolay değildi bunu dile getirmek. İsyanım artık sadece içinde kalmamış ve dilime de yansımıştı. "O… Benim yanıklarımın sebebi… Annesiz, babasız kalmamızın sebebi… O! Ama kimse inanamadı. Serbest bıraktılar." Hıçkırdığımda sesim karanlık sokak lambasının ancak aydınlattığı sokakta yankılanıyor gibiydi. Can konuşmadı; sanki benim çözülmem onun susmasına bağlıymış gibi bu defa sadece susup dinliyordu. Sokaklar karanlıktı ama benim içim ve zihnim daha da karanlıktı. “Mahkemede söyledim… ‘Benim ailemi o canavar yaktı,’ dedim. Dinlemediler. Bana deli muamelesi yaptılar. Ben deli değildim! O kendi ağzıyla itiraf etti… Ben hastanede acı içinde kıvranırken.” Bir insan başka bir insanın acısından zevk duyabilir mi? Duyuyormuş. Hastanede yattığım zaman Savaş elinde koca bir demet karanfille gelmişti. Karanfilleri çok severdim ama o gün nefret ettim. Bir demet beyaz karanfili bana kana bulayıp getirmişti. O gün kurduğu cümleler hâlâ zihnimin bir köşesine kazınmış durumda; unutmak mümkün değil. Geçmiş Zaman – Yazar Anlatımı Genç kız, tamamen sarılmış bir hâlde yattığı yatakta acı içinde inliyordu. Ne verilen ilaçlar acısını dindiriyordu ne de zihninde durmadan dönen korkunç görüntüler. Gözlerini her kapattığında annesiyle babasının yanan bedenleri yeniden canlanıyordu. Annesinin açık kalan gözleri, babasının alev almış sırtı hepsi bir filmin sahnesi gibi zihninde dönüp duruyordu. Kardeşi, ağır bir kriz sonrası psikiyatri servisine yatırılmış; Aslı ise yanık ünitesindeydi. Havanın soğuk ve karlı olması, sağlıkçıların deyimiyle bir “şanstı.” Birkaç derece daha sıcak olsa bu yanıklara rağmen hayatta kalamayacağı söyleniyordu. Soğuk, bedenini şoka sokmuş ve onu bilincin eşiğinde tutmuştu. Bir gün sonra gelen itfaiye raporunda yangının sobadan çıktığı yazıyordu. Aslı itiraz etmişti; çünkü iki gündür evlerinde soba yanmıyordu. Odunları bitmişti ve ancak babası maaşı alınca yeni odun alacaklardı. Ama kimse onu dinlemedi. Belki işlerine öyle geliyordu. Üç gün geçmişti. Aslı acıya alışmış, acı da ona. Kapısı tıklatıldığında bakışlarını kapıya çevirdi. Rapor sonrası kimse onu dinlemeyince sanki susmaya yemin etmiş gibi tek kelime etmez olmuştu. Doktorların sorularına bile cevap vermiyordu. Kapı açılıp içeri, elinde koca bir çiçek demetiyle Savaş girince Aslı istemsizce gerildi. Ondan korkuyordu. Bunu saklamaya çalışsa da beden dili ele veriyordu. Savaş kapıyı sakince kapattı. Steril odanın beyaz ışıkları, onun siyah saçlarını daha da koyu gösteriyordu. Aslı, onu görmeye alışınca gerginliği biraz azaldı ama zihni karışmaya başladı. “Ben bu adamı nasıl sevdim?” diye düşündü. Bu adam normal değildi. Aslı bunu çok geç ve çok acı şekilde öğrenmişti… ve öğrenmeye devam edecekti. “Minik karanfilim…” Bir zamanlar hoşuna giden bu hitap artık tiksinti veriyordu. Aslı bakışlarını ondan kaçırıp boş duvara çevirdi. Bu tavır Savaş’ın hoşuna gitmedi ama şimdilik sineye çekti. “Benim küçük karanfilim…” İç çekecek gibi oldu. “Ne hâle gelmişsin böyle?” dediğinde Aslı tepki bile vermedi. “Ah… Küstün mü bana? Halbuki sana başsağlığı için gelmiştim. Hatta anne ve baban için yaptırdığım helvadan getirdim.” şeytan eğer vücut bulmuş olsaydı bu kesinlikle Savaş olurdu Aslı'ya göre. Aslı… benim küçük karanfilim. Sen… benden gidemezsin, hâlâ anlayamadın mı?” Savaş’ın parmakları Aslı’nın saçlarının arasından kayarken sesi neredeyse fısıltıya benziyordu. Aslı ise bütün acısına rağmen tek kelime etmedi. Bu suskunluk, Savaş’ın damarlarında dolaşan öfkeyi daha da körükledi. “Bana bak! Sana bana bak dedim!” Dişlerini sıkarak kızın saçlarını eline doladı. Aslı’nın canı yanınca dudaklarından ince bir inilti döküldü. “Ahh…” “Ahh yaa… Hiç akıllanmayacaksın, değil mi?” diye tısladı. Avucundaki tutuşu daha da sertleşti. “Senin benden başka yolun yok. Bunu artık anla.” Kızın yüzünü zorla kendisine çevirirken Aslı, acıya rağmen sadece nefesini tuttu. Şaşırmıyordu. Çoktan alışmıştı Savaş’ın bu hallerine. Bir zamanlar onu pamuklara saran adam, şimdi canını yakmayı alışkanlık edinmişti. “Sana daha önce de söyledim. Aramıza kim girmeye kalkarsa… sonu olurum,” diye fısıldadı, sesi buz gibiydi. “Ama dinlemedin. Hâlâ da akıllanmıyorsun. Ne yapayım ha? Söyle bana. Elinde Asya’dan başka kimsen kalmadı… Onu da mı alayım elinden? Onu da mı yakayım?” Aslı’nın gözleri dehşetle açıldı. Bu kadar ileri gitmiş olamaz… Ama Savaş’ın yüzündeki o karanlık ifade, bunun bir ihtimal değil, bir gerçek olduğunu haykırıyordu. “Se… sen… ya… yaptın…” Kelimeler boğazına düğümlenerek çıktı. Savaş, şeytana özgü sinsi bir gülüşle karşılık verdi. “Ah, benim küçük karanfilim… Bunu bu kadar geç mi anladın? Yazık. Zekân gerilemiş sanırım, sen ne dersin?” Aslı buz kesmişti. Yanan saç derisi umurunda değildi artık; kendi canı bile değildi umurunda olan. Tek düşündüğü şey, duyduğu o korkunç cümlelerdi. “N… neden? Bunu… neden yaptın?” diye fısıldadı titreyerek. “Neden mi?” Savaş’ın sesi birden yükseldi. “Çünkü onlar seni benden ayırmak istedi! Bundan daha iyi bir neden olabilir mi?!” Aslı başını iki yana salladı, sessizce ağlayarak. “Onlar değil… ben… ben senden ayrıldım…” “Onlar yüzünden benden gittin!” dedi Savaş, öfkeyi kelimelere dökerek. “Ben de onlara hak ettikleri cezayı verdim. Sen de… sadece bu cezanın bir parçası oldun.” Aslı nefes almayı bırakmıştı artık onun yüzünden ölmüştü anne, babası o sebep olmuştu. Sırf o Savaş'ı sevdi diye olmuştu bunlar. Eğer o Savaş'ı sevmeseydi bunlar başına gelmez ailesi yok olmazdı. Biliyor musun,” diye devam etti adam, eli yorganın üzerine kayarken, “seni böyle görmek hoşuma gitmedi. Yok… bunu sen yapmadın. Ben yaptım. Benim yüzümden oldun böyle.” Yüzünde bir pişmanlık değil, garip bir gurur vardı. “Demek ki seni korumakta yetersiz kalmışım.” Koruma… "O harabeye benzini döktüğüm de bilerek senin odanın olduğu tarafa dökmedim ama yinede de yandın" Aslı’nın nefesi hızlandı. Monitör bip bip diye alarm vermeye başladı. Savaş başını kaldırdı, ekrana baktı ve gülümsedi. “Kalbin hâlâ beni görünce delice atıyor. Demek ki… hâlâ benden vazgeçmemişsin.” aşk değildi Savaş'ın ki hastalıktı hemde ölümcül bir hastalık. “Gi… git…” dedi. Aslı’nın sesi kısıktı, nefes gibiydi. Yanık boğazı konuşurken acıyla yanıyordu. Savaş yavaşça eğildi. Elini Aslı’nın yanağına götürdü ama dokunmadı. Dokunursa canının yanacağını biliyordu ve işin kötüsü bunu umursamayacak kadar delirmişti. “Gitmem,” dedi fısıltıyla. “Sen nefes aldığın sürece, ben yanındayım.” Tam o sırada kapı kolu hafifçe oynadı. Hemşire geliyordu. Savaş geri çekildi, yüzünü soğukkanlı bir maskeye bürüdü. Kapı açılır açılmaz ayağa kalkıp pencerenin kenarına geçti. Hemşire içeri girip monitöre bakınca dönüp adama anlamlandıramadığı bir bakış attı. “Bu saatte ziyaretçi alınmıyor… siz kimsiniz?” Savaş, sakin bir şekilde gülümsedi. “Sadece merak eden bir yakınıyım.” Hemşirenin gözleri şüpheyle kısıldı. “Hastayı bu hâlde görmeniz doğru değil, lütfen çıkın.” Savaş birkaç saniye boyunca hemşirenin gözlerinin içine baktı. Tehdit barındıran bir sessizlik oluştu. Sonunda ağır adımlarla Aslı’ya döndü. “Geleceğim,” dedi sessizce. “Sen benim yarım kalmış hikâyemsin, Aslı. Ve hikâyeler böyle bitmez.” Dedi. Adam çıktığında Aslı’nın gözlerinden yaşlar sessizce akmaya başladı. Yanık yerleri acıyordu, ama en çok içindeki korku acıtıyordu. Vicdanı yağlı bir urgan olmuş boynuna dolanmıştı. Biliyordu kaçarı yoktu kurtuluşu yoktu. Şimdiki Zaman “Aslı…” dedi ama cümlenin devamı boğazında düğümlendi. Ne söylese eksik kalacak, hangi kelimeyi seçse yüzündeki acıyı daha da derinleştirecek gibiydi. Doktorun, Aslı’nın yanıklarından bahsederken dudaklarına yerleşen o ağır ifade hâlâ aklından çıkmıyordu. Dayanamamış, herkesin sustuğu o karanlık gerçeği kendi başına araştırmıştı. Karşısına çıkan bilgiler… okudukları… insanın içini delip geçen, bir insanın kolay kolay taşıyamayacağı türdendi. İnanılır gibi değildi. Aslı’nın buna rağmen hâlâ nefes alıyor olması bile bir mucizeydi. “Ne Can? Başka ne öğrenmek istersin?” dedi Aslı, sitem dolu bir nefesle. Sesindeki kırılma, gözlerindeki dolgunluk taşmanın habercisiydi. Bir anda yanaklarından iki sıcak damla süzülmeye başladı; sessiz, ince ama her şeyi anlatan bir isyan gibi. Can, onun bu hâline bakamadı. İçinde bir şey acıyla büküldü. Adımları kontrolsüzce onu Aslı’ya çekti. Sanki bütün dünya ikisinin etrafında çökmüş, ayakta kalabilmenin tek yolu birbirlerine tutunmakmış gibi kollarını Aslı’nın etrafına doladı. Onu kendine çekip sıkıca sarıldı.Aslı, Can’ın göğsüne yaslanırken sadece bir şey düşünüyordu: Artık sırrı sır değildi. Bir onlar değildi acıyla kavrulan… Karanlık bir balkonun gölgesine gizlenmiş, sessizliğin içinde nefes almaya çalışan başka biri daha vardı. Gecenin serinliğine rağmen alnından süzülen ter damlaları, içinde büyüyen fırtınanın dışa vurumu gibiydi. Gerçekliğiyle savaş hâlindeki o çift göz, onları izliyordu. Her bakışta biraz daha kırılıyor, biraz daha yanıyor, biraz daha kendinden geçiyordu. Gölgenin ardında saklanan kişi, içini kemiren o yakıcı duyguya karşı koyamıyordu. Sanki bir çığlık boğazında düğümlenmiş, çıkmaya çalıştıkça onu içten içe paramparça ediyordu. Ve izledikçe… Acısının şekli değişiyor, anlamı derinleşiyor, karanlıkla aydınlığın arasında sıkışıp kalmış biri gibi nefesi kesiliyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE