14

2476 Kelimeler
Aslı Kayalı Aldığım nefes ciğerlerime sığmadığında, ağırlaşmış göz kapaklarımı aralamak istedim ama olmadı. Sanki binlerce ton ağırlık gözlerimin üzerine çökmüş, beni karanlığın içine mühürlemişti. Nefesim giderek sıklaşırken bir çığlık duyuldu; öyle bir çığlıktı ki, ne uykuyu bıraktı ne karanlığı... Annemin sesiydi. Acıdan, korkudan ve çaresizlikten yırtılmış bir feryat. Oysa uyuduğumuzda mutluyduk. Annemi uykusunda böylesine dehşete düşüren ne olabilirdi ki? Zihnimi uyanmaya zorladığım anda kötü bir öksürük tuttu beni. Sanki saatlerdir nefessiz kalmış gibiydim; derin nefes almaya çalıştıkça ciğerlerimin kapıları birer birer kapanıyordu. Yataktan doğrulmayı başardığımda gözlerim odanın içine yansıyan kızıl ışığa takıldı. Kapının camından sızan turuncu alevler, boyası solmuş duvarda titrek gölgeler oluşturuyordu. "Biz gece ışıkları kapatmıştık..." diye fısıldadım kendi kendime. Bir şey yanıyordu. Hem de çok yakında. Ayaklarımı yatağın kenarına sarkıttığımda başımın dönmesi dengemi bozdu, ama annemin çığlıkları giderek daha da yükseliyordu. Sanki evin içine değil, ruhumun derinliklerine çarpıyordu o ses. Neden bize feryat figan sesleniyordu? Neden böyle panikle çağırıyordu? Her adımda sıcaklık artıyordu. Oysa bu gece sobayı yakmamıştık; odunlarımız bitmişti. Yaklaştığım kapının koluna uzandığım an, içimde garip bir korku kabardı. Açacağım kapının arkasında beni cehennemin karşılayacağını bilmiyordum. "Anne?" Sesim çıkmadı ama yine de denedim. Yine olmadı. "ASLI! ASYA!" Anemin sesi parçalanmıştı. "Kalkın yavrularım! Kızım açın gözlerinizi, ne olur!" Annemi duydukça kalbim göğsümde çırpınıyordu. Uykuyla ölümün sınırında sıkışmış gibiydim. "Anne... anne..." Boğazımı yakan öksürükle birlikte neredeyse yalvardım. Odalarımızı birbirine bağlayan küçük hol, kıpkızıl alevlere teslim olmuştu. Annemin sesi artık daha uzak geliyordu... ya da artık ben duyamıyordum. O ses, zihnimin duvarlarına kazınmış bir feryat olarak kalmıştı yalnızca. "Aslı!" Annemin sesi bir kez daha yükseldi. "Kardeşini... Asya'yı kurtar! Çabuk kaçın kızım... kaçın!" Cehenneme düşmüş biri kaçabilir miydi? Peki ben... kardeşimi bu ateşten nasıl kurtaracaktım? "Anne... korkuyorum!" diye fısıldadım. Ama annem beni duymadı. Belki artık duyamıyordu. Titreyen dizlerimle Asya'nın odasına yöneldiğimde sıcaklık yüzümü kavuruyordu. Cehennem kollarını açmıştı; alevler üzerime doğru yürüyordu. Ama kalbimdeki başka bir cehennemi henüz kimse bilmiyordu - buzdan, sessiz bir ölüm korkusunu. Tam o sırada, havayı yaran bir koku geldi burnuma. Öyle keskin, öyle mide bulandırıcı bir koku ki... Yanan ahşabın dumanını bile bastırıyordu. Et kokusu... İnsan eti. Bu koku annemle babamın odasından geliyordu. O an, zihnimde bir şey kırıldı. Kardeşimi kurtarma düşüncesi bile bir anlığına yok oldu. Sadece o koku ve o korku kaldı. Kaybetme korkusu. Alevlerin arasından anne-babamın odasına doğru sendeleyerek ilerledim. Kapıyı ittiğimde, alev almış kapı yerinden kopup üstüme düştü. Yanan ahşabın sıcaklığı omuzlarımı kavurdu. Ama üzerime çöken ağırlık kapının kendisi değildi. Ağır olan... gözlerimin önünde yanan anne ve babamdı. Annemin boş, donuk bakışları... Babamın alev almış sırtı... Yanan bedenleri... Çaresizce kıvrılan siluetleri... Ben tenimin yandığını hissetmiyordum artık. Kalbim daha çok yakıyordu canımı. "Anne..." diye inledim, sesim alevlerin arasında kayboldu. "Anne, beni duy... ne olur..." Açık kalan gözleri bana bakıyordu sanki. O bakışları nasıl kapatacaktım ben? Bu görüntüyü kim silecekti zihnimden? "Baba... baba lütfen..." Yanan havanın içinde sesim yok olmak üzereydi. "Beni bırakmayın..." O an anladım. Artık ne gözyaşım ne de edeceğim dualar bu cehennemi söndürebilirdi. Bu suçluluk ve bu yangın... ruhuma mühürlenmişti artık. Alevler duvarları bir canavarın iştahıyla yalarken, üzerimdeki kapıyı güçlükle kenara ittim. Gözlerim yaşla doluysa da, artık ağlamanın bile faydası yoktu. Boğazım yanıyor, ciğerlerim keskin bir ateşle doluyordu. Ama hâlâ hareket edebiliyordum. Kardeşim... Asya hâlâ o odadaydı. "Dayan Asya... ablan geliyor..." diye fısıldadım, belki de kendime yalan söyledim. Dizlerim titreye titreye koridorun karanlığa gömülen ucuna doğru yürüdüm. Alevlerin ışığı duvarlarda dans ederken, her adımda öncekinden daha fazla yanıyordu tenimin üzerindeki dünya. Tüm bedenim is kokmuştu. Birden arkamdan bir ses geldi; fısıltı gibi, rüzgâr gibi... anne sesine benzeyen bir uğultu. "Aslı... kızım... git..." Olduğum yerde donakaldım. Dilim damağım kurumuştu. "Anne?" Ama arkamı dönecek cesareti bulamadım. Duyduğum şey gerçek miydi, yoksa yanan evin uğultusu zihnimle mi oynuyordu bilmiyordum. Fakat korku, beni olduğum yere zincirledi. Birkaç saniye öylece kaldım; sonra aklıma Asya geldi ve korku yerini çaresiz bir öfkeye bıraktı. "Hayır," dedim dişlerimin arasından. "Kimseyi bırakamam. Asya'yı da seni de... kimseyi bırakmayacağım." Alevlerin arasından kardeşimin odasına doğru koştum. Kapının altından yoğun bir duman bulutu çıkıyordu; odanın içi karanlık ve sessizdi. "ASYA!" Cevap yoktu. Kalbim göğsümü delip çıkacak sandım. Kapıyı var gücümle ittim ama alev kapının kenarlarını çoktan sömürmüş, ahşabı yumuşatmıştı. Bir vuruşta kırıldı. İçeri girdiğimde göz gözü görmüyordu. Duman her şeyi yutmuştu. "ASYA! Ses ver bana kuzum! Lütfen!" Bir hıçkırık duyuldu. O an dizlerimin bağı çözüldü. "Aslı... abla..." Kısık, korkmuş, titrek bir ses. Sesin geldiği yöne doğru sürünerek ilerledim. Duman yüzünden gözlerim yanıyor, her nefes alışımda ciğerlerime bıçak saplanıyordu. Yatağının yanında çökmüş, dizlerini karnına çekmişti. Küçük yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklamdı. "Asya!" Ona sarılırken içimdeki buz biraz eridi. Kardeşimin küçücük bedeni avuçlarımda titriyordu. "Abla... anne... anne nerde?" Bu sorunun cevabını bilmiyordum. Söyleyemezdim. "Asya, şimdi konuşamayız," dedim, boğazım düğümlenirken onu kucağıma alarak. "Sana söz veriyorum... seni buradan çıkaracağım." Çok geçmeden tavanın ahşap desteklerinden biri büyük bir gürültüyle çöktü. Alevler yılan gibi üzerimize doğruldu. "Gitmemiz lazım," dedim hırıltılı bir sesle. "Sıkı tutun bana." Asya boynuma sarıldı. Onu yanımdan ayırmayı asla düşünmedim. Koridora çıktığımızda sıcak hava yüzümüzü kırbaç gibi vurdu. Alevler iki yana doğru ilerliyor, ev küçülüyor, daralıyor, bizi içeri hapsetmek istiyordu. Duman o kadar yoğundu ki, nereye adım attığımı bilmiyordum. "Aslı... korkuyorum..." Asya'nın sesi ince bir ip gibi titredi. "Ben de korkuyorum," dedim dürüstçe. "Ama korku bizi durdurmayacak. Bana bak Asya... nefesini tutup gözlerini kapat. Birlikte koşacağız." Kafasını salladı, gözlerini yumdu ve nefesini tuttu. Ben de ciğerlerime çekebildiğim son temiz havayı yuttum. Ve koşmaya başladık. Alevlerin arasından geçerken bir çatırtı daha duyuldu. Tavanın büyük bir kısmı çöktü; kıvılcımlar çığlık çığlığa üzerimize yağdı. Asya'yı kollarımla tamamen kapattım, kendimi siper ettim. "Dayan Asya!" Ayaklarım sanki eriyen asfalta basıyormuş gibi yanıyordu. Kalbim boğazımda çarpıyordu. Sonunda... kapıyı gördüm. Alevlerin kıskacında küçücük kalmış karanlık bir çıkış. "Orası! Dayan!" diye bağırdım. Kapıya ulaştığımda son gücümle tekme attım. Ahşap zayıftı; bir vuruşta parçalandı. Gece soğuğu yüzüme vurdu. Temiz hava ilk kez ciğerlerime doldu. "Asya, nefes al! Nefes al kuzum!" Dışarı çıktığımız anda, karla kaplı zemine dizlerimin üzerine çöktüm. Asya'yı kucağıma sıkı sıkı bastırdım. Evin çatırtıları, alevlerin yükselen uğultusu, karanlığın içindeki korkular arkada kaldı. Ama içimdeki cehennem... Hiçbir zaman sönmeyecekti. Asya bana baktı. "Anne... baba da gelecek mi abla?" O an, içimde bir şey daha yandı. Savaşamayacağım bir şey. Onun gözlerinin içine bakamadım. Kollarımı sıkıca sardım. "Ben buradayım," dedim sessizce. "Sana bir şey olmayacak... bir daha asla." Ama ikimizin de bildiği tek gerçek vardı: O gece... artık hiçbirimiz aynı olmayacaktık. "Anne... Baba..." diye fısıldadım. Sanki bedenim hâlâ yanıyormuş gibi, keskin acılara mahkûm olmuştu. Bir el usulca omzuma dokundu. Dokunuş öylesine hafifti ki, sanki canımı yakmaktan korkuyordu. Ardından tanıdık bir ses kulağıma ilişti: "Aslı, beni duyuyor musun? Kabus görüyorsun, aç gözlerini." Kabus mu? Ben o kabusu canlı canlı yaşamıştım. İlmek ilmek, iliklerime kadar... Gözlerim açılmamak için direniyordu. "Abi, rahat bırak, uyusun..." Bu ses... biliyordum. Cansu ve Can buradaydı. Cansu'yla birlikte dayak yemiştik, değil mi? Peki şimdi neredeydik? "Sen sus Cansu. Daha hesap sırası sana gelmedi." Can'ın sesi bu defa çok daha katıydı. "Abi..." "Sus Cansu. Kendi iyiliğin için sus." Sanırım benim yüzümden onun da başı belaya girmişti. Ne yapayım... o an yaptığım şeyin doğru olduğunu düşünmüştüm. Onlar Atilla İlhan'ın canını acıtınca, ben de onların canını yakmak istemiştim. Ama sonunda canı yanan biz olmuştuk: ben ve Cansu. Can, Cansu'ya daha fazla yüklenmesin diye uyandığımı belli etmek için hafifçe kımıldandım. "Aahhh!" Kafamda patlayan keskin acıyla bir inilti döküldü dudaklarımdan. "Aslı... dur, dur! Ani hareket etme," dedi Can ve kolumdan tutup beni doğrulttu. Oturur pozisyona geldiğimde Cansu'nun gözleri kızarmış, endişeyle bana bakıyordu. Can ise kızmak ve acımak arasında sıkışmış gibiydi. "Nasıl hissediyorsun?" diye sordu. "Biraz canım acıyor ama iyiyim," dedim ve bakışlarımı Cansu'ya çevirdim. "Cansu, sen nasılsın?" Dudakları büküldü. "Aslı... bana çok pis vurdular ya... Ne anladım biliyor musun? Ben kavgada iyi değilim." Bu konuda yalnız değildi. "Keşke kafanızı kırsalardı..." Can'ın sesi duyulduğunda kısa bir sessizlik çöktü. Sözleri sınırlıydı ama öfkesi sınır tanımıyordu. Kafamdaki ağrı zonklarken, bedenimin geri kalanı da ondan aşağı kalmıyordu. Yine de sormadan duramadım: "Atilla İlhan... o nerede?" Yanımızdan ayrıldığında hiç iyi değildi. Hem ruhen hem bedenen çökmüş gibiydi. Ruhunda çoktan fırtınalar kopuyordu. "O iyi. Eve bıraktım. Sonra anonsta sizin adınızı duyunca kimseye bir şey demeden çıktım geldim işte." Demek bizden haberi yoktu. Bu iyi olmuştu. Gelseydi... "Bunu hangi sıfatla yaptın?" diye sorsa cevap veremezdim. "O iyi değildi..." dedi Cansu, benim söylemeye çekindiğimi dile getirerek. Oda soğuk değildi belki ama konuştuğumuz konu buzdan da soğuktu. "İyi olacak. Daha önce oldu yine olur," dedi Can, net ve keskin bir tonla. Cansu'nun gözleri doldu. Can yanına gidip oturunca Cansu, gözyaşlarını daha fazla tutamadı; hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. "Abi... O çok zor toparladı... Bu defa yıkıldı, görmedin mi? Unuttun mu?" Cansu'nun bu denli endişeli olması kalbimi kemirdi. Can onu sakinleştirmek için sarıldı. Cansu, abisinin güvenli kollarında çocuk gibi ağlıyordu. "Cansu... tamam kardeşim... Bırakmayız onu. Daha önce bırakmadık, yine bırakmayız." Kaza sonrası Atilla İlhan'ın ağır şeyler yaşadığını tahmin ediyordum. Ama Cansu'yu bile böylesine ağlatacak ne olmuştu? "Mahvoldu abi... Atilla İlhan'ı mahvettiler... O bunu hak etmedi..." Sözleri içimdeki fırtınaların çığ olup kopmasına sebep oldu. Dışarıdan bakınca insanlar ne kadar mutlu, dertsiz görünür... Ama kapılar aralanınca o kapıların ardındaki feryatlar birer birer dışarıya taşar. "Cansu yeter artık. Bitmedi mi? Hem o sana o gözle bakmıyor. Bırak artık bu sevdanın peşini." Can'ın sözleri boğazımda koca bir yumruya dönüştü. Cansu... O Atilla İlhan'ı seviyordu. Üstelik sadece arkadaş olarak değil... Cansu, Atilla İlhan'a aşıktı. "Çok... çok seviyorum abi... Gitmiyor. Bitmiyor içimdeki acısı... O mutlu olsun, gülsün istiyorum... Ama o hep ağlıyor..." Bu kadar mı severdi insan? Gözü kapalı, karşılıksız, sessiz... Peki Atilla... bunu biliyor muydu? Nefesim ciğerlerime uğramaz olmuştu. Boğazıma oturan yumru büyüdükçe büyüyordu. "Biliyorum kardeşim ama olmaz Cansu'm, olmaz. O sana o gözle bakmaz. Sen de biliyorsun; seni her zaman kardeşi olarak gördü." Can'ın sözleri yumuşacıktı. Saçlarını okşarken Cansu, içindeki tüm kırgınlığı abisinin kollarına bıraktı. Benimse gözlerim yanmaya başlamıştı. Artık tutamazdım. "Neden abi? Neden? Ben onu bu kadar çok severken o neden bir kere olsun görmedi beni? Bir kere neden o gözle bakmadı? Onun her hâline razıyken... neden benim aciz kalbime bir umut bile ekmedi?" Bu acının tarifi yoktu. Cansu bu kadar severken Atilla İlhan nasıl kör olabiliyordu? "Cansu, biz kardeş gibi büyüdük. O gururuna yedirir mi sana o gözle bakmayı? O'nun nasıl bir adam olduğunu bilmez misin?" Ah, erkekler ve gururları... Ve gururları yüzünden acı çeken biz kadınlar... Bu hikâyede kim acı çekiyordu şimdi? Aldatılıp terk edilen Atilla İlhan mı? Yoksa yıllardır kalbinde onu taşıyan Cansu mu? İkisi de başka bir bataklığın içinde boğuluyordu. Aşk bu kadar mı yakardı insanın canını? "Abi... çok canım yanıyor... Ona arkadaşmış gibi davrandıkça ruhum paramparça oluyor... Herkes beni umursamaz sanıyor ama benim umursadığım tek kişi o..." Bu sözlere şahit olmasam inanmazdım. Cansu dışarıdan umursamaz görünürdü hep... Yine görüntüye aldanmıştım. "Tamam kardeşim... geçecek. Sen daha yolun başındasın. Elbet unutacaksın. Yeter ki kendine yeni bir yol çiz." Keşke bu kadar kolay olsaydı... Ama Can bir abi olarak onu korumaya çalışıyordu. O an Can'a bir kez daha saygı duydum. "Hadi, iyiseniz toparlanın, eve gidelim. Ben emniyete geçeceğim; o işe yaramazların ifadesini alacağım." Can bana bakınca onu onayladım. Sonra yanıma geldi. "Aslı... lütfen bu duydukların aramızda kalsın. Atilla İlhan bunu bilmiyor." "Merak etme, kimse bilmeyecek," dedim. Minnet dolu bir tebessüm sundu bana. "Can... onlar yakalandı mı?" diye sordum. "Evet, kavga için gelen ekip tutuklamış. Ben 'ifadelerini ben alacağım' deyince de bekletmeye başladılar." Demek Can onları sorgulayacaktı. "Can... başını belaya sokacak bir şey yapma olur mu?" Onun öfkeyle oraya gitmesinin tehlikeli olduğunu çok iyi biliyordum. "Merak etme," dedi ama içim rahatlamadı. "Can..." dedim yine ama nafile. "Hadi, siz beni merak etmeyin. İkiniz başımıza Rambo kesilmişsiniz. Bari dayak yemeseydiniz," deyince hafifçe tebessüm ettim. İçerideki kasvetli havayı dağıtmıştı. "Onlar kalabalıktı!" dedim kendimizi savunmaya çalışarak. "Bahane." "Hiç de değil." "Merkeze gittiğimde umarım onların da bir yerlerinde hasar vardır. Yoksa ikinci posta dayağı benden yersiniz." Cansu, hâlâ ağlamaktan kızarmış gözleriyle hafifçe gülümsedi. "Var tabii... Bizim de elimiz armut toplamıyordu," dedi, sesi biraz olsun normale dönerek. "Göreceğiz bakalım Cansu Hanım," dedi ve bana döndü. "Siz kapıya çıkın, ben arabayı acilin önüne çekiyorum." Onaylayınca hızla kalktı, kapıdan çıkıp gitti. Odada şimdi yalnızca ben, Cansu ve onun derin acısı kalmıştı. "Acınası değil mi?" diye fısıldadı Cansu. Bir an yutkundum. Kendini acınası hisseden birine ne diyebilirdim ki? "Hayır. Birini sevmek ne zamandan beri acınası oldu?" dedim, boğazımdaki yumruyu zorla yutarak. "Biliyor musun, şu hayatta hiçbir şey karşılıksız aşk kadar can yakmıyor." Sesi hâlâ titriyordu. Karşılıksız aşk can yakar mı bilmem ama sadistlik sadece canı değil, hayatı yakıyordu. Bunu herkesten iyi biliyordum. "Cansu, senin sevgin çok kutsal. Farkında mısın?" diye sordum. "Kutsal..." diye tekrar etti alayla. "Ben on dört yaşımdan beri beni görmeyen bir adama aşığım Aslı. Kutsal mı bilmiyorum ama cehenneme açılan bir kapı olduğuna eminim." Cehennem... "Cehennemi yaşamanı istemem Cansu. Çünkü cehennem aldığını yakmadan bırakmaz," dedim. Kaşları çatıldı. "Öyle söyledin ki cehennemi görmüş gibisin." Görmek mi? Ben o cehennemde canlı canlı yanmıştım. Bir gecede allım pullum hayatımı küle çevirmişti. Hem de beni sevdiğini söyleyen adam tarafından. "Yok, cehennemi yaşarken kim görmüş," dedim. "Hadi gidelim, Can beklemesin." Ayağa kalktığımızda gözüm duvardaki saate kaydı. Saat 03.45'ti. O anda Asya geldi aklıma. Bunca saat ortada yoktum; kim bilir ne kadar korkmuştu. Ne çantam vardı ne telefonum. "Cansu, eşyalarımız nerede?" diye sordum. "Abimin arabasında," dedi. Sonra ekledi: "Asya'ya benim rahatsızlandığımı ve senin bana refakat ettiğini söyledim. Telefonunun da şarjı bitmiş. Korkmamış." Derin bir nefes aldım, incecik bir rahatlama. "Can mı söylemiş?" dedim. "Evet." Koridoru geçip acil kapısına vardığımızda Can bizi bekliyordu. İşlemleri çoktan halletmişti. Cansu öne, ben arkaya bindim. Motor çalışınca başımı cama yasladım. Gecenin karanlığında yol akıp giderken şehrin ışıkları birer yıldız gibi parlıyordu. Hiçbirimiz konuşmuyorduk. Sanki kelime söyleyecek gücümüz yoktu. Bazı acılar hem bedene hem ruha ağır gelir; bu da onlardan biriydi. Sonra arabada bir melodi yankılandı. Ender Balkır'ın sesi... Bizim hâlimizi anlatan türkü. Bu nasıl bir derttir, dermanı yoktur... Bedenimde değil, ruhumda sızı... Hepimizin bir yarası vardı. Kimi kurşunsuz, kimi kansız. Ama kesin olan bir şey vardı: sızı bedenimizde değil, ruhumuzdaydı. Derin bir iç çektim. Öyle bir iç çekişti ki ruhumdaki tüm yaralar yeniden kanamaya başladı. Peki Atilla İlhan... o ne durumdaydı? Doktoru yok, lokmanı yok, ilacı yok... Hiçbir tabip buna bulamaz çare... Kaç feryat, kaç çığlık yeterdi ruhumuzdaki yarayı kapatmaya? Hiç bilmiyordum. Araba yavaşladığında düşüncelerim dağıldı. Mahallemize gelmiştik. Sokak sessizdi, evler karanlık. Başımı kaldırıp Atilla'nın balkonuna baktım. Zifiri karanlıktı; tıpkı zihnim gibi. "Sağ ol Can, bu kadar uğraştın," dedim mahcupça. "Saçmalama." Sonra bana döndü. "Biraz beklesene Aslı, seninle bir şey konuşacağım." Cansu'nun hastanedeki hâli aklıma geldi, konuyu tahmin ettim. "Ne konuşacaksın abi Aslı ile?" Cansu söylenirken Can elini beline koyup onu eve yönlendirdi. "Sen içeri geç, önemli bir şey değil," dedi ve kapıyı kapatıp yanıma döndü. Sokak lambasının soluk sarı ışığı yüzüne vuruyor, gerginliğini daha belirgin gösteriyordu. "Aslı, bir şey soracağım ama..." dedi. "Ama?" "Yanlış anlamandan korkuyorum." "Sor, yanlış anlamam." "Hastanede seni muayene eden doktor bana bir şey söyledi." İçim ürperdi. "Ne söyledi?" "Vücudunun büyük bir bölümü yanıkmış. Üstelik eski değilmiş." Bir an nefes almayı unuttum. Sokak daraldı, dünya üstüme çöktü. Hayatımın nasıl yandığını nasıl anlatacaktım? Ruhumun bir gecede cehennem ateşlerine atıldığını... O cehennemin sahibi olan adamın bir zamanlar sevdiğim adam olduğunu nasıl söyleyecektim? Ve söylesem... kim inanırdı? Can'ın sesi, içimdeki karanlığı yardı: "Aslı... sen nasıl yandın?"
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE