13

2816 Kelimeler
Aslı Kayalı Rezalet bir başlangıç yaptığım günümün, aynı rezillikle devam edeceğini zannederken bu denli eğlenip keyif alacağımı düşünemezdim. Adile Teyze’nin Atilla İlhan’ı bana emanet etmesi, birlikte yemek yememiz ve aramızda geçen kısa diyaloglar sonrası bileğime krem sürmesi, eve dönmem… Bunların yanı sıra Ali Amca’ya yardıma gelmemiz ve dondurma maceramız. Hangi akla hizmet ona kendi dondurmamı tattırmıştım bilmiyorum, ama onun da tatması ayrı bir durumdu. Bunu yapacak cesareti nereden bulduğumu bilmiyorum. Genelde böyle hareketler yapan biri değilimdir. Cansu ve Can’ın imaları ve gülüşmeleri de gözümden kaçmamıştı tabi, onlara da özellikle Cansu’ya gün doğmuştu. İşten çıkma mevzusu da böylece uzatmadan kapanmıştı. “Onlara çıkıp tacize uğradım, ondan işten çıktım” diyemezdim. Bir yolunu bulup Cansu’nun da o işten ayrılmasını sağlamam gerekiyordu. Onun da böyle bir rezilliğe maruz kalmasına gönlüm el vermezdi. Hele ki onlardan bu kadar güzel dostluk, destek görmüşken… Başıma gelenlerin, Çetin pisliğinin benim haberim olmadan beni sattığını ona söylemeden, onun çıkmasını nasıl sağlıyacaktım? “Aslı, gelsene” diye seslenen Cansu ile daldığım düşüncelerden koptum. Sırtını denize dönmüş, fotoğraf çekmeye çalışıyordu. Hafif esen rüzgar saçlarını okşar gibi dağıtıyor, o ise hiç bıkmadan her defasında onları kulağının arkasına sıkıştırıyordu. Ben, Can ve Atilla ise bir bankta oturmuş, denizin kıyıya vuran nazlı dalgalarını izliyorduk. Ciğerlerimize dolan tuzlu koku, zihnimizin bulanık katmanlarını bir bir açıyordu. “Ben çekmesem olmaz mı?” diye itiraz etmek istedim. Ben fotoğraf çekmeyi sevmezdim ama Cansu bunu pek önemsemedi. “Olmaz, buraya gel hadi.” Off çekip isteksiz bir şekilde kalktığımda, ayaklarımı resmen sürüyerek ona doğru gittiğimde kocaman gülümseyip hemen kolunu koluma geçirdi. “Gülümse hadi!” Neşesi hiç tükenmez mi? Bir insanın enerjisi azalmaz mı? Bu kızın hiç azalmıyordu. “Put gibi durma kızım ya, gülümse!” diye kulağımın dibinde cırladığında, bende gülecek heves bırakmamıştı. “Ne bağırıyorsun, Cansu?” diye onu uyardı Can. “Bağırmadım abi, ses tonum yüksek, biliyorsun.” Bu doğruydu. Cansu normal konuşsa bile, sanki kızıyor, bağırıyor gibi düşünülebilirdi. Ben artık onun bu huyuna alıştığım için önemsemiyordum. “Bir ayar çekemedin o sesine zaten.” Can kardeşine kızsa bile, onu ne kadar çok sevdiği gözlerinden belli oluyordu. Cansu da abisiyle çok uğraşırdı ama aralarında çok güçlü bir bağ vardı. “Tamam abicim, çekerim ben sesime ayar, hadi siz de gelin, ışığı kaçırmayalım.” Elinde telefon sürekli açı kovalıyordu. Onları da çağırdığında Can ayaklandı ve Atilla İlhan’ı bizim olduğumuz tarafa sürmeye başladı. “Siz çekin beni, boş verin,” diyen Atilla İlhan’a delici bakışlar atan Cansu, beni bırakmaya hiç niyeti yoktu. Bunu sıkıp durduğu kolumdan anlıyordum. Arkadaş, “sal beni, kaçmayacağım.” “Olmaz öyle kardeşim, bu günü ölümsüzleştirelim!” Yanımıza geldiklerinde, tekerlekli sandalye önümüzde, biz arkasında poz vermeye başladık. İlk başta isteksiz olsak da, biz de Cansu’ya ayak uydurmuştuk. Her pozda Cansu bizi yönlendiriyordu. “Abi, sen kolunu Aslı’nın omuzuna koy. Aslı, sen de kafanı abimin omuzuna yasla,” dediğinde bundan rahatsızlık duymadım. Can beni kardeşi gibi gördüğü için, bende onu abi, arkadaş olarak gördüğüm için sorun etmedim. “Olmaz!” Ben onun bu ani çıkışına bir anlam vermezken, o devam etti: “Yani Aslı rahatsız olabilir. En iyisi siz yer değiştirin, Cansu.” Sesi bu defa daha sakin çıkmıştı. Tepkisine bir anlam veremeyen bendim sanırım çünkü Cansu ve Can gayet normal, sıradan bir an gibi doğal davranıyordu. “Ben rahatsız olmam,” dedim, kafalarında soru işareti kalmasın diye. Rahatsız olacağım bir durum da yoktu. “Olursun,” keskin, net cümlesi kaşlarımı çatmama sebep oldu. “O değilde sen rahatsız olmuş gibisin be kardeşim.” Can sırıtarak bir bana, bir Atilla İlhan’a bakıyor, bu durumdan keyif alıyor gibiydi. Atilla İlhan bundan neden rahatsız olacak ki, o da ayrı soruydu. “Can, çenen fazla düşük sanki ha, kardeşim.” Atilla İlhan kızgın şekilde Can’a bakıyordu. Can onu pek taktı da değil zaten. “Yoo, valla düşük falan değil.” Can umursamaz bir şekilde konuşunca Atilla İlhan dişlerinin arasından sabır çekmişti. İkisinin arasında dönen mevzu neydi bilmiyorum ama Can bundan çok keyif alıyordu. Ama aynı şey Atilla İlhan için pek söylenemezdi. “Cansu, çek hadi şu fotoğrafı,” diye bıkkınca konuşunca Cansu sırıtıp onu onaylamıştı. “Hadi, poz verin, çekiyoruummm!” Harfleri uzatarak bizi uyarınca, biz de ona gülümsemiştik. Ben ve Can yan yana dururken, Atilla İlhan önümüzde, Cansu da onun önünde durmuş fotoğraf çekmişti. “Yaaa, çok güzel çıktık!” diye abartılı bir heyecanla konuşan Cansu’nun keyfine diyecek yoktu. “Bakım,” o öyle heyecanla fotoğraflara bakınca, bende merak etmiştim, elimde olmadan. “Bak bak Aslı, çok güzel çıkmışsın. Hele güneş saçlarına vurmuş ya, harika görünüyor!” dediği resimlere baktığımda gerçekten de çok güzel çıkmıştık. Sanki yıllardır bir aradaymışız gibi içten ve samimi görünüyorduk. Gerçi onlar yıllardır bir aradaydılar, aralarına sonradan katılan ben oldum. "Bir tane de uzaktan çeksek keşke," dedi, sonra sanki kafasının içinde bir ampul yanmış gibi gözleri parladı. Ben onun neye bu tepkiyi verdiğini düşünürken, o yoldan geçen bir grubun yanına doğru adımladı. "Pardon, affedersiniz, bir fotoğrafımızı çeker misiniz?" diye sorduğunda, 2'si kız, 3'ü erkek olan grup ona gayet sevecen bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Elbette, neden olmasın," dedi erkeklerden sarışın olan ve Cansu'nun elindeki telefonu aldı. "Ayy, teşekkür ederim," Cansu telefonu verip yanımıza geldiğinde, o da Can'ın diğer tarafına geçince poz verirken Can Atilla İlhan'ın üzerine doğru eğilince biz de eğildik. Şimdi Can'ın kafası Atilla İlhan'ın kafasının üzerindeyken, benim kafam sağ omuzuna, Cansu'nun kafası ise sol omuzuna gelmişti. Üçümüz Atilla İlhan'a sarılmış gibi yakın olmuştuk. Denizin ferah kokusu mu genzime dolan, yoksa Atilla İlhan'ın kendi kokusu mu bilmiyorum ama çok güzel kokuyordu. Ferah ve güzel kokuyordu. Boynundaki damarlar kabarınca dikkatim bir an oraya kaydı ve oraya bakmaya başladım. Neden böyle yaptığıma bir anlam vermezken, bir an kafasını bana doğru çevirince çok fazla yakın olmuştuk. Öyle ki nefesi yüzüme çarpıyordu. Göz göze gelince, yutkunma isteği ile sertçe yutkunduğumda, o da aynı eylemi gerçekleştirmişti. Neden böyle değişik bir durumda olduğumuzu düşünürken... "Tamamdır," diye bir ses duyduğumda, transtan çıkmış gibi kendime geldim. Tamam dedikleri şey fotoğraftı. Biz öyle saçma bir pozisyondayken çekilmişti fotoğraf. Ben daha konuşamadan, gruptan bir kızın sesi, benim sözümün başlamadan bitmesine sebep oldu. "Atilla İlhan!" Kızın gür sesi onu da kendine getirmiş olacak ki, bakışlarını benden çekip karşımızdaki esmer kıza çevirdi. Kız ve diğerlerinin yüzü şaşkın bir ifade alırken, Atilla İlhan donuk bir suratla onlara bakıyordu. Demin gülen adam gitmiş, beton gibi soğut bir ifadeye sahip biri gelmişti. "Didem!" Atilla İlhan'ın donuk yüzüne rağmen sesi şaşkın çıkmıştı. Birbirlerini tanıdıkları belli oluyordu. "Sensin, inanmıyorum!" diyen kız, gelip Atilla İlhan'ın boynuna sarılınca, neden bilmiyorum ama bu hoşuma gitmemişti. İşin tuhaf yanı, Atilla İlhan da bu durumdan memnun değildi ve hareketleri ile bunu belli ediyordu. Kız onun boynuna sarılmış olmasına rağmen Atilla İlhan tepki vermiyordu. "Uzun zaman oldu, seninle görüşmeyeli," kız, ahtapot gibi sardığı dokungaçlarını onun boynundan çekmişti. Onun ve yanındakilerin gülümseyen yüzlerine rağmen Atilla İlhan'ın yüzü beton gibi soğuktu. Hissiz ve ruhsuz. "Evet, öyle oldu," dedi düz bir sesle istemsiz. "Atilla İlhan, vayy kardeşim, fena görünmüyorsun." Bu nasıl bir üsluptu? Fena görünmüyorsun nedir. Kumral olan ona elini uzatınca Atilla İlhan gönülsüzce elini uzattı. Sırayla tokalaştılar. "Sağol Onur, sen de fena görünmüyorsun," dedi Can, imalı bir şekilde. "Atilla İlhan canım..." Bu kızlar neden ahtapot gibi onu sarmak zorunda ki, anlamıyorum. "Ayla..." "Çok uzun zaman olmuş görüşmeyeli ya, neredeyse tanıyamayacaktım seni." Arayıp sormadıkları için olabilir mi? "Evet, 5 yıl kadar bir zaman oldu, değil mi?" Demek, ahde dostlukları Atilla İlhan bu hale gelince bitmişti. Yazık, çıkarcı ve sahte dostluklar bu devrin en büyük oyunu olmuş. "Haklısın, hayat o kadar hızlı geçiyor ki, hiç fırsatımız olmadı," dedi diğer kız, adı Didem'di sanırım. "O zaman nedense sizi ayırmamış..." "Aaa, şey, biz malum üniversite bitince de ayrılmadık. Sen de kendini hayattan geri çekince koptuk." Onlar konuştukça ben öfkeleniyordum. Ona destek olmak için bir elimi omuzuna koydum, belki bizden güç alır diye. "Ben gayet hayata bağlıyım, Didem," dedi Atilla İlhan. O da elini benim elimin üzerine koyunca, bir an yanlış bir hamle yaptığımı düşündüm. "Öyle tabi, canım, benimki de laf işte," sırıtarak konuşan kıza baktıkça midem bulanıyordu. Bakışları sürekli ikimizin birleşmiş eline takılıp duruyordu. Diğerleri de bizim elimize bakıp birbirlerini dürtüp sırıtıyorlardı. "Seni böyle hayata bağlı görmek çok iyi, ben son olanlardan sonra iyice hayattan koparsın diye düşünmüştüm," dedi esmer olan kız. Bunlar gerçekten arkadaş falan değildi. "Ne oldu ki?" diye sordu Atilla İlhan. "Aaa, haberim yok mu?" Neden ağızlarından hayırlı bir şey çıkmayacak gibi hissediyorum. Umarım söyleyecekleri şey Atilla İlhan'ın canını yakacak bir şey değildir. "Neyden haberim yok mu?" "Neyse, biz gidelim. Atilla İlhan, geç oldu," diyen Can gerilmişti. Onu bu denli geren şey neydi bilmiyorum ama hayır, olmadığı belliydi. "Şule geçen gün nişanlandı." Can yumruklarını sıkarken, Cansu bariz şekilde öfkelenmişti. Şule kimdi ve Atilla İlhan neden put gibi donup kalmıştı? "Didem, yeter! Gidin buradan!" diye sesini yükseltti Cansu. "Aaa, biz ne dedik sanki?" "Ayla, buradaki herkes esas niyetinizi biliyor kesin artık ve yolunuza gidin," diye kızan bu defa Can olmuştu. Niyetleri iyi değildi, bu aşikardı ama Şule kimdi? Atilla İlhan'ın elimin altındaki omuzu gerilince bakışlarım onu buldu. Kucağında duran elleri yumruk olmuş ve eklem yerleri sıkılmaktan bembeyaz olmuştu. Daha fazla dayanamadım ve merakıma yenilip Cansu'ya biraz yaklaştım. Kulağına yaklaşıp sesizce fısıldadım: "Cansu, ne oluyor bunlar? Kim? Şule kim?" diye sordum. O da benim yaptığım gibi kulağıma fısıldadı: "Bunlar Atilla İlhan'ın üniversiteden sözde arkadaşları. Şule onun eski sevgilisi, evlenmeyi planladığı kişi." İçime öyle bir acı oturdu ki anlatamam. Şimdi Atilla İlhan'ın neden bu denli öfkelendiğini anlamıştım. Demek hala o kişiye karşı duyguları vardı. Bu onun için çok ağır olmalıydı. "Ki_kimle?" Bu neden önemliydi ki? "Atilla İlhan, boş ver kardeşim, hadi gidelim," dedi Can ama Atilla İlhan onu duyduğu pek söylenemezdi. Bakışları hâlâ karşısındaki beşli grupta sabitti. "Kiminle?" Bu defa biraz sesi yükselmişti. "Bu neden önemli, gidelim burdan," diye araya girdi Cansu. "Didem kiminle nişanladı?" Sesi bu defa o kadar sakin çıkmıştı ki bu sakinlik yüreğime korku düşmesine sebep oldu. İşin esas iğrenç yanı ise karşımdaki kişilerin hâlâ sırıtıp durmasıydı. "Emre ile nişanlandı," dedi adı Onur olan kişi. "Ha_hangi E_Emre?" "Bizim Emre işte." Atilla İlhan yumruk yaptığı elini sert bir şekilde bacağına vurduğunda, benim canım yandı ama o hissetmedi bile. "Atilla," diye uyarır bir tonda ikaz etti Can ama Atilla İlhan bir daha tekrarladı. "Demek haberin yoktu. Onlar iki yılı geçkin bir zamandır sevgiliydi zaten," dedi Ayla denen kız. "Kes, sesini yeter! Defolun buradan!" İlk defa Can'ı bu denli öfkeli gördüm. Gözlerinden resmen ateş çıkıyordu. "Aaa, biz ne yaptık be? Aşık olduğu kızla kankası nişanlanmış, siz bize atar yapıyorsunuz." Demek bu yüzden Atilla İlhan bu denli sinirlenmişti. Demek bir zamanlar sevdiği kişi ile dost dediği kişinin birlikte olması, ona ihanete uğramış gibi hissettirmişti. Gerçi tepkisine bakılırsa hâlâ seviyor. "Yeter Didem, defolun şurdan!" Can Atilla İlhan'ın önüne geçince, yumruk yaptığı ellerinin üzerine kendi ellerini koydu. Atilla'nın yumruklarını açmaya çalıştı ama sadece çalıştı. Atilla İlhan öyle kuvvetli şekilde sıkıyordu ki Can açmayı başaramadı. "Ne haliniz varsa görün," dedi Didem denilen kız ve utanmadan hâlâ gülen arkadaşları ile bizden uzaklaşmaya başladılar. "Atilla kardeşim, bana bak. Boşver, ikisi tencere kapak olmuş be oğlum. O kız zaten sana layık değildi," Can onun dikkatini çekmek için çabalıyordu. Demin olan öfkesini bacaklarına yansıtan adam gitmiş, yerine yine put kesilen adam gelmişti. "Can," dedi fısıldar gibi bir sesle. "Efendim kardeşim?" Can ondan tepki alınca gözleri parladı. "Beni eve götürür müsün?" Anlaşılan yine kabuğuna çekilecekti. Yıllardır olduğu gibi ama bu pek iyi bir fikir değildi. İnsan psikolojisinden elbette anlamazdım ama Atilla İlhan'ın şu an yalnız kalması hiç iyi olmayacaktı. "Gideriz be kardeşim, biraz daha hava alalım, olmaz mı?" Can da benim gibi düşünüyor olmalı ki onu eve götürmek istemiyordu. "Can, beni eve götür. Sen götürmezsen ben giderim," sesi buyurgan ve netti. Kesinlikle itiraz kabul etmez türden. Hala önünde diz çökmüş olan Can onu başıyla onayladı ve bir şey demeden ayaklanıp tekerlekli sandalyenin arkasına geçip onu itmeye başladı. "Hadi kızlar, gidiyoruz," dediğinde onu onayladık ama ben içimdeki öfkeyi birinin üzerine patlatmak istiyordum. Can tan adım atacaktı ki kolunu tutup adımlamasını engelledim. "Siz gidin, geliyoruz biz de," dedim ve Cansu'yu da çekerek tersi istikamette yürümeye başladım. "Aslı, ev o tarafta değil, yolu mu karıştırdın?" dediğinde ona dönmeden yürümeye devam ettim. Bir yandan bakışlarım etrafı tarıyordu. "Biliyorum, herhalde, Cansu." "Madem biliyorsun, nereye çekiyorsun beni be?" Onu dinlemeyip yürümeye devam ettim. Aradığımı attığım her adımda bulamayınca daha da öfkeleniyordum. "Ya Aslı, nereye gidiyoruz?" diye sorduğunda, tam ona cevap vereceğim zaman aradığımı bulmuştum. Dudaklarım keyifle kıvrılırken durdum ve Cansu'ya döndüm. "Kavgada nasılsın?" Bana anlamsız gözlerle "Ne diyor bu?" ifadesi ile baktı. "Ne kavgası Aslı, anlamadım?" "Diyorum ki kavga etsek dayak yermiyiz?" Şaşırdı. "Yani kavgada iyiyim ama bunu neden sordun ki? Hem biz seninle neden kavga edelim?" Zavallım, biz neden kavga edelim? "Biz kavga etmeyeceğiz. Yani biz edeceğiz ama birbirimizle etmeyeceğiz," dedim. "Kiminle edeceğiz?" Sinsi bir gülümseme ile ona cevap vermeden arkamı döndüm ve ilerde oturan gruba doğru yürümeye başladım. Onlara attığım her adımda öfkem damarlarımda dolaşmaya devam ediyordu. "Heyyy!" Onlara iyice yaklaşınca seslendiğimde, hepsi bana döndü. "Bize mi dedin?" diye sordu Onur denen onursuz. "Size dedim." Ben onlarla konuşmaya başladığımda, Cansu da sesizce yanımdaki yerini almıştı. "Ne istiyorsun?" Bu Didem denen kızdı. Zaten hiç sevmemiştim, şimdi iyice sinir oluyordum. "Sizin gibi ciğeri beş para etmeyen insan müsveddelerinden ne isteyebilirim bir düşüneyim," dedim, sonra düşünür gibi yaptım. "Ahh, bir düşündüm ama sizin gibi gereksizlerden isteyecek bir şey bulamadım," dediğimde hepsi ayaklanmıştı. Bir an tırstım ama bunu yüzüme yansıtmadım. "Ne diyorsun sen be, haddini bil," diyen Onur bana doğru bir adım attığında Cansu bir adım öne çıktı. "Hadi ya, bildir seni!" İşte bu be, afferim kız sana. "Vay vay, bak sen, bizim böcek büyümüş de sesi çıkar olmuş," düşündüm de, ben gerçekten bu Didem'e sinir oluyorum. "Böcek olmak, karaktersiz bir amip olmaktan iyidir ya," dedi Cansu, yine en güzelinden laf sokarak. Didem ona doğru tokat atacakken, ben ondan önce davrandım ve elini havada yakaladım. "Ah, hele o elin ona temas etsin, bak bakalım o toynaklarını o parmaklarından nasıl söküyorum tek tek," dediğimde, elini sert bir şekilde ittim. "Sen kimsin be?" diye sordu Ayla denen kız. "Kim olacak, o eziğin fedayisi baksana," dediğinde dilimi damağıma vurup şaklattım. Ezik dedikleri kişi Atilla İlhan ya kendisiydi. "Yazık size, kendinizden nasıl bu denli emin oluyorsunuz, söylesenize," dedim ama anlamadılar, anlayacaklarını da sanmıyordum zaten. "Buradan gittiğiniz zaman, hemen ilerde bir kaza geçirmeyeceğinizin ve kolunuzu, bacağınızı kaybetmeyeceğinizin, ya da başka bir şey olup, o demin acıyarak bakan gözlerinizi kaybetmeyeceğinizin garantisi var mı? Ben cevaplayayım: yok. Ama siz, dünkü her şey sizin etrafınızda dönüyor gibi, umursamazsınız. Yazık, gerçekten, sizi yetiştiren anne-babaya yazık," dediğimde kısa bir sessizlik oldu ama uzun sürmedi. "Sen kimsin be, Atilla İlhan'ın bakıcısı falan mı?" dediğinde bakışlarında çok bariz bir küçümseme vardı. "Bakıcısı değilim, arkadaşıyım. Ayrıca onun bir bakıcıya ihtiyacı yok," dediğimde, sesi bir şekilde gülmeye başladı. "Arkadaşı mı? Hah, bakıcılar ne zamandan beri arkadaş sayılıyor?" dedi Onur. Anlamadım, bakıcısı bile olsam bunun neresi komikti? "Söylesene, atına da yapıyor mu?" Bu soruyu sorup arkadaşları ile gülmeye devam eden Onur'un gülüşü fazla uzun sürmedi. Benden bağımsız havalanan elim onun suratında yer edinmişti. Az önce değim yerinde ise anırarak gülenler, şimdi buz kesmişlerdi. Cansu da bunu benden beklemiyor olacak ki eli ile ağzını kapatmıştı. "SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN LAANN!" diye böğüren Onur bana doğru hamle yapıp kaldırdığı yumruğunu yüzüme savurunca, o daha bana vuramadan bacak arasına tekmeyi geçirdim. Birden çektiği acı ile hayvan gibi böğürmeye başladı. "Aaaahhhh!" "Seni var ya..." diyen ve saçımı kavrayan diğer, adını bilmediğim adam ile kargaşa başladı. Cansu, benim saçımı tutan adamın üzerine tabiri caizse atlayıp saçlarını kavradığında ipler kopmuştu artık. "Bırak lan saçlarımı!" diye bağırdı. Ben ise ona tekmeler savuruyor, saçımı bırakması için uğraşıyordum. Ama attığım tekmeler yeterli gelmiyordu. "Sen arkadaşımın saçını bırak, ben de bırakırım," diyen Cansu ile canımın yanmasına rağmen tebessüm ettim. "Bırak lan, bırak!" Adamın boşluğundan yararlanıp saçlarımı kurtardığımda artık hamle sırası bana geçmişti. "Yedim oğlum seni şimdi!" O üzerindeki Cansu'dan kurtulmaya çalıştıkça, Cansu saçlarına daha sert asılıyordu. Diğerleri de Cansu'yu çekmeye çalışıyordu ama nafile. Kızlardan biri tam Cansu'ya vuracağı zaman, ben ondan önce davrandım ve saçlarını kavradım. "Aaaaa bırak, bırak!" diye cıyak cıyak bağırmaya başladı. Ayla denen kız kendini Cansu'nun üzerine atıp onu yere düşürdü. O düşünce, benim de dikkatim dağıldı ve yüzüme sert bir darbe aldım. Canımın acısı beynimde yer edinirken ben de dengemi kaybedip yere düştüm. Yere düşünce, üzerime doğru savrulan tekmeden kurtulmak için ellerimle kafamı, dizlerimle de karnımı korumaya aldım. Aldığım her darbe, bedenimde keskin ağrılara sebep olurken, Cansu'ya bakma fırsatı buldum; o da benimle aynı durumdaydı. Biz tekmelenirken, etraftaki kalabalık izlemekle yetiniyordu. Bir Allah'ın kulu da "Yapmayın" diye, insanlık için araya girmiyordu. Gerçi buna şaşırmak saçmaydı. Sadece kızlar değil, erkekler de bizi tekmeliyor; ağıza alınmayacak hakaretler ve küfürler savuruyorlardı. Kollarımı başımın etrafında biraz gevşetip baktığımda, insanlar film izler gibi bu halimizi izliyor, kimisi de kayıt ediyordu. Duyduğum sesle içim az da olsa rahatladı. Yediğimiz dayak bitecekti çünkü polis sirenlerinin sesi çok yakından geliyordu. Kolumu kafamdan çekmemle, kafama aldığım sert darbe aynı anda oldu. Dünya etrafımda dönmeye başladığında artık duyduğum sesler o kadar net değildi. Kulaklarım çınlamaya başladığında, zaten gevşettiğim kollarım iyice pelte kıvamını almış ve düşmüştü. Gözlerim ağırca kapandığında gördüğüm son şey, Cansu'nun yanına diz çöken polisin sırtı oldu. Anladım ki, biz kavgada hiç iyi değiliz. Aklımda ise sadece Atilla İlhan vardı. O ne durumdaydı?
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE