Aslı Kayalı
Bugün o gecenin üzerinden tam dört gün geçmişti. Dört gündür eve kapanmış haldeydim. Sakladığım geçmiş, yıllardır kaçtığım gerçeklik bir anda yüzüme çarpmıştı. Can'a itiraf ederken kendimi tutamamış, sonunda gözyaşlarıma yenik düşmüştüm. Ama o, beni sorgulamak yerine hiç tereddüt etmeden sıkıca sarılmıştı.
Henüz uzun zaman olmamıştı tanışalı ama onda güven veren o şeyi görmüştüm. Bir abi şefkatiyle sarıldığında içimde tuttuğum her şey çözüldü ve hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladım.
O ise tek kelime etmeden, sadece sakinleşmemi bekledi. Kendime geldiğimde yine konuşmadı; beni eve bıraktı ve kendi yoluna gitti.
O günden beri, dört gündür onu hiç görmedim. Zaten ben de dışarı adım atmıyordum. Bu yüzden görmemem çok da şaşırtıcı değildi.
Kendime yeni bir dünya kurmaya çabaladıkça, geçmişim o dünyanın duvarlarına yüklenip hepsini yeniden başıma yıkıyordu. Sanki nefes alışım bile onu rahatsız ediyordu. Ne kadar uzaklaşsam, o kadar ensemde buluyordum gölgesini.
Bir şey daha anladım: Bana gülmek haramdı.
Bir gün... sadece bir gün içimden gelen gerçek bir gülüşüm oldu. O bile burnumdan geldi. Mutluluk bana uğramak istemiyor, ucundan dokunup hemen geri çekiliyordu sanki.
Gerçi yanan sadece ben değildim. Bu dört gün boyunca Cansu'nun o geceki hali bir an bile aklımdan çıkmadı. Eğer kendi ağzından duymamış olsaydım, onun Atilla İlhan'a bu kadar derin bir aşkla bağlı olduğuna asla inanmazdım.
Dışarıdan bakınca kaygısız, umursamaz, dünyaya meydan okuyan biri gibi görünürdü. Ama o gece... hıçkırıkları, titreyen sesi, gözlerinden dökülen yaşlar hâlâ kulaklarımda.
Ve en kötüsü, onun gözünden süzülen her damla benim içime bir kaya gibi oturuyordu. Sanki kendi acım yetmiyormuş gibi, onun acısı da kalbime çöreklenmişti.
Can'ın onu teselli edişi ise gözümün önünden gitmiyordu. Normalde ikisi de umursamaz görünür ama o gece ikisi de zırhlarını indirmişti. Cansu'nun omuzları titrerken, Can'ın sessizce başını göğsüne çekişi, saçlarını okşayışı... O an anladım; Can dışarıya sert görünse de içinde kocaman bir sabır taşıyordu.
Atilla İlhan'ın bu denli kör oluşu ise başka bir yaraydı. Cansu onun için eriyor, yanıyor, tükeniyordu... ama o?
O, başka biri için kahroluyordu.
Cansu'nun bakışlarında "beni gör" diye bağıran sessiz bir çığlık vardı ama Atilla, o sesi duymayacak kadar kapalıydı gerçeğe.
İnsan bazen en yakındaki acıyı bile fark etmiyor... belki de görmek işine gelmiyordu. Ama o gece şunu anladım: Cansu sadece aşık değildi. O adamı kalbinin en kırılgan yerine koymuştu. Ve o kırılgan yer paramparça olurken ben sadece izlemek zorunda kalmıştım.
"Abla... abla!"
Asya'nın sesi kulaklarımda çınlayınca zihnimde kopan fırtınaya bir süreliğine ara verip başımı ona çevirdim. Salonda oturmuş, camdan dışarıyı izliyordum.
"Efendim?" dedim. Bana endişeyle bakıp yanıma oturdu. O gece hastanede olduğumdan haberi yoktu. Sabah uyandığında patlamış dudağımı ve şişmiş elmacık kemiğimi görünce attığı o çığlık hâlâ kulaklarımda. İyi olduğuma onu zor ikna etmiştim.
"Efendim mi? Abla, yarım saattir sana sesleniyorum."
Kendi karmaşama o kadar gömülmüşüm ki sesini bile duymamışım.
"Dalmışım canım, kusura bakma. Bir şey mi oldu?"
Gözlerime öyle bir bakıyordu ki sanki zihnimi okuyacak sandım. Ona gerginliğimi belli etmemek için dudaklarımı zorlayarak kırık bir tebessüm kondurdum.
"Adile teyze seni soruyordu," dedi. Biraz daha yaklaşıp elini koluma koydu, hafifçe sıvazladı.
"Abla... sen iyi misin?"
İyi miydim?
Bilmiyordum. Kendimi kaybolmuş gibi hissediyordum. İçimdeki fırtınalar yetmiyormuş gibi, başkalarının derdini de omuzlarıma yüklemiştim sanki.
Onu daha fazla endişelendirmemek için uzanıp yanağından öptüm.
"İyiyim ablacığım. Neden iyi olmayayım ki?" dedim, sahte bir gülüşle.
"Bilmiyorum ama... son günlerde hiç iyi görünmüyorsun. Bir sorun mu var abla?"
Sorun mu?
En büyük sorun bendim.
Benim varlığım varken başka bir soruna gerek bile yoktu.
Derin bir nefes aldım. Asya'nın gözlerindeki kaygı, içimde saklamaya çalıştığım yüklerin üzerine bir yenisini daha ekliyordu. Ona doğruları anlatmak istedim ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Beni daha fazla üzmemek için bekleyen o büyük gözlere yalan söylemek bile ağır geliyordu.
"Yok bir şey Asya, gerçekten," dedim.
Ama sesim bile beni ele veriyordu; titrek, yorgun ve acı çekmekten bıkmış bir hâlde...
Asya başını hafifçe yana eğdi.
"Abla... sen ne zaman böyle konuşsan, hep bir şey saklıyorsun."
Bu cümle kalbime ince bir bıçak gibi saplandı. O kadar alışmıştım güçlü görünmeye, kimseye yük olmamaya, dimdik durmaya... Şimdi karşımda, saf bir endişeyle beni süzen bir çocuk vardı ve ben ona bile doğruyu anlatamıyordum.
Yutkundum.
"Bazen... sadece yoruluyorum," diyebildim.
Gerçekten de öyleydi. Hem bedenim hem ruhum tükenmişti. İnsan kendinden kaçmayı ne kadar başarabilirdi ki?
Asya başını omzuma yasladı.
"Ben buradayım abla," dedi fısıltıyla. "Sen bana baktığın gibi, ben de sana bakarım."
O an içimde bir şeyler kırıldı; sessiz, kimsenin duymadığı bir çatlama sesi...
Küçük bir kızın omzuma yaslanan başı bile beni ayakta tutacak gücü bulamadığım bir anda destek oluyordu.
Elimi onun saçlarına götürdüm, yumuşacık telleri okşarken gözlerimi kısa bir an kapattım.
"Biliyorum," dedim. "İyi ki varsın."
Asya gülümsedi, sonra doğrulup elimi tuttu.
"Adile teyze seni bekliyor, hadi gel. Biraz hava alırsın belki... yüzün çok solmuş."
"Hava..." diye mırıldandım.
Dört gündür evin dışına adım atmamıştım. Belki gerçekten temiz bir hava, zihnimdeki sisin bir kısmını dağıtırdı. Belki...
Yavaşça kalktım.
Camdan dışarı süzülen ışık, odanın içine ince bir huzme düşürüyordu.
Dağınık saçlarımı toparlayıp yüzüme hafifçe dokundum; morluklarım artık eskisi kadar belirgin değildi ama içimdeki ezikler hâlâ tazeydi.
"Asya, sen önden git," dedim. "Ben geliyorum."
O koşar adım salondan çıkarken, derin bir nefes aldım.
Kendimi toparlamaya çalışıyordum... ama içimde hâlâ bir şeyler yerinden oynamıyordu.
Kapıya yöneldiğim sırada telefonum masada titremeye başladı.
Ekranda beliren ismi görünce, boğazımdan yukarı doğru keskin bir acı yükseldi.
"Can arıyor..."
Ekranda Can'ın adını görünce elim istemsizce titredi. Onunla konuşmak artık hiç kolay olmayacaktı. Telefon uzun uzun çaldı ama açmaya cesaretim yoktu. Ekran söndüğünde sanki ilk defa nefes alıyormuşum gibi derin bir soluk çektim. Ama kısa sürdü; telefon yeniden çalmaya başladı.
Derin bir nefes aldım ve yeşil tuşa basıp telefonu kulağıma götürdüm.
"Alo..." Sesim beklediğimden daha titrek çıktı.
"Alo, Aslı."
"E... Efendim..." Kendimden nefret ettim; sesim korkak ve kırılgandı.
"Aslı, nasılsın?"
Onunla nasıl konuşmam gerektiğini bilmiyordum.
"İyiyim... sen nasılsın?" dedim, sesimle cesaretimi zar zor topluyordum.
"Aslı, rica etsem Cansu ile birlikte karakola uğrayabilir misiniz? İradeniz alınacak."
Kavga yüzünden aramıştı. İçime serin bir su serpilmiş gibi oldu; beklenmedik bir rahatlama hissettim.
"Olur, Cansu ile gelirim," dedim. Telefonun diğer ucundan telsiz sesleri ve konuşmalar geliyordu, olayın ağırlığını hissettiriyordu.
"Aslı..." dedi bir an durakladı. Bu suskunlukta saklı milyonlarca soru işareti vardı. Ben de sessizliğine eşlik ettim, ama o fazla uzatmadı.
"Aslı, sırın bende güvende. İçin rahat olsun, kimse bilmeyecek."
Boğazıma koca bir yumru takıldı. Can'ın yumuşak, merhamet dolu sesi bile yetmemişti.
"Sağ ol..." Tek kelime zar zor boğazımdan çıktı.
"Aslı, rahatsız olmayacaksan bir şey sorabilir miyim?"
İşte beklediğim soru gelmişti.
"Sor," dedim, ama kalbim deli gibi çarpıyordu. Aldığı derin nefesi duyunca, onun için de kolay olmadığını anladım.
"Bu şerefsiz... hâlâ senin peşinde mi?"
Zorla yutkundum. Peşindeydi ve beni mezara koymadan bırakmayacaktı; bunu çok iyi biliyordum.
"Aslı, seni koruyabilmek için soruyorum."
Beni korumak mı? Onu durduracak hiçbir güç yoktu. Eninde sonunda istediğini elde edecekti; bunu biliyordum.
"Can, azrailden kaçmak mümkün mü?" diye sordum, kendime bile inanamadan.
Sustu. İkimiz de bu sorunun cevabını çok iyi biliyorduk; sessizlik, cevabın kendisinden daha ağırdı.
"Bu konuyu sonra yüz yüze konuşalım" dediğinde onun da verecek cevabı olmadığı aşıkardı.
"Olur"
"Aslı yanlız değilsin bunu sakın unutma olur'mu? " yanlız değilsin. Gerçekten yanlız değilmiydim.
Telefonun diğer tarafında da anlık bir sessizlik olduğunda dışardan Asya'nın çığlığını duydum. Acı dolu değildi. Aksine yardım ister gibiydi. O ses, içimdeki tüm dengeleri altüst etmeye yetmişti.
"Can benim kapatmam lazım, Cansu ile gelirim," dedim. Onun bir şey demesini beklemeden telefonu kapattığım gibi koşarak çıkmıştım içerden. Ayaklarım yere değmiyor gibiydi, tek bildiğim o sese ulaşmam gerektiğiydi.
"Ablaaa, ablaaa!"
Asya hâlâ bağırıp beni çağırıyordu. Dış kapıya geldiğimde sesinin üst kattan geldiğini duymamla hızla merdivenleri tırmandım. Kalbim deli gibi atıyordu, sanki göğüs kafesimden çıkıp kulaklarımda çarpıyordu. Asya neden bu denli bağırıyordu? Birine mi? Bir şey mi olmuştu? Kafamda dünya kadar soru vardı ve hiçbirinin cevabı yoktu. Merdivenleri birer, ikişer çıkıp kapıya geldiğimde kapının açık olduğunu gördüm. Bu detay, içimdeki huzursuzluğu daha da büyüttü.
"Asya, Adile teyze!"
Adile teyzeye bir şey olmuş olabilirdi ya da... düşünmek istemiyordum ama Atilla İlhan'a bir şey olma korkusu içimi sarmıştı. Neden bu denli bir korku sardı beni bilmiyordum ama ona bir şey olma fikri bile mideme bir yumruk gibi oturmuştu. İçeri girdiğimde kimse yoktu. Evin sessizliği, bağıran bir gürültü gibiydi.
"Asya!"
Korkuyla seslendiğim anda yukarıdan bir patırtı koptu. Evleri dubleksti. Üst kata çıkmak için merdivenlere koştuğumda neredeyse düşecek kadar hızlı çıkıyordum. Ara hole geldiğimde gördüğüm manzara gözlerimin büyümesine sebep oldu. Adile teyze yerde baygındı ve Timuçin ile Asya onu ayıltmaya çalışıyordu. Yüzleri bembeyazdı.
"Asya, ne oldu Adile teyzeye?"
Sorumla birlikte ikisi de başlarını kaldırıp bana baktı. Asya'nın gözlerinde tedirginlik vardı, ama Timuçin'in gözlerinde... bariz bir korku. O korku, söze dökülmeyen bir felaketin habercisi gibiydi.
"Abla yardım et," dediğinde yanlarına diz çöktüm. Tam o sırada Atilla'nın odasından gelen gürültüyle korkuyla o tarafa döndüm. Aynı anda Timuçin hıçkırmıştı. O hıçkırık, içimi parçaladı.
"Timuçin, ne oldu Allah aşkına?"
Sesim yalvarır gibi çıkmıştı. Gözleri yaş doluydu. Önce abisinin kapısına, sonra da annesine baktı. Dudakları titriyordu.
"İyiydi... iyi olmuştu. Ne oldu anlamadık."
Bakışları annesindeyken konuşuyordu. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Elimi omzuna koyup dikkatini bana vermesini sağladım.
"Timuçin, sakin ol."
Ama gözleri sürekli abisinin ve annesinin üzerinde gidip geliyordu, yerinde duramıyordu.
"Abim... o iyi değil Aslı abla, ke... Kendine bir şey yapacak."
Timuçin'in son cümlesi resmen beynimin içinde yankılandı. Kendine bir şey yapacak... Ne demekti bu? O kızı hâlâ bu denli mi seviyordu? Bu ihtimal boğazımı sıktı.
Hızla olduğum yerden kalkıp Atilla'nın kapısına vurmaya başladım.
"Atilla! Atilla aç kapıyı!"
Kapıyı defalarca zorlamama rağmen açılmadı. İşin kötü yanı, içerden artık ses de gelmiyordu. Sessizlik, en korkunç ihtimalleri fısıldıyordu.
"Timuçin! Hemen polis, itfaiye, ambulans... neresi gerekiyorsa ara!"
Bağırmamla oturduğu yerden fırlayıp koşarak alt kata indi.
"Atilla bak annen hiç iyi değil, aç kapıyı. Konuşalım, yapma böyle."
Beni duyuyor muydu emin değildim ama içimde büyüyen korku nefes almamı zorlaştırıyordu.
"Atilla, Atilla bak aç kapıyı konuşalım. El kızı için aileni mahvetmeye değmez."
Ne diyeceğimi, onu nasıl ikna edeceğimi şaşırmıştım. İçerden ses gelmedikçe korkum an be an büyüyordu.
"Atilla Allah rızası için ses ver!"
Çaresizlik beni çepeçevrelemişti. Bu çaresizliği iki yıl önce, o yangın gecesi yaşamıştım. Yine elim kolum bağlı gibiydi, yine zaman aleyhime akıyordu.
"Abla ne yapacağız?"
Kardeşim de çok korkmuştu. Göz bebekleri titrerken ağlamamak için kendini zorladığını görebiliyordum.
Timuçin gittiği gibi koşarak merdivenleri çıkınca aklıma gelen fikirle ayağa fırladım.
"Timuçin, merdiven var mı?"
Şaşkınca bana baktı. Eminim şu an ne diyor bu deli diye düşünüyordu ama benim bir planım vardı ve başka çaremiz yoktu.
"Abla, merdiveni ne yapacaksın?" diye bağırdı Asya.
"Lazım ablam, lazım."
Bakışlarımı yeniden Timuçin'e çevirdiğimde başını salladı.
"Arka bahçede var."
Onun başka bir şey demesini beklemeden hemen aşağıya indim. Basamakları gördüğümden bile emin değildim, Allah'a emanet koşuyordum sadece. Arka bahçeye girdiğimde hızla sağa sola baktım. Duvar dibine bırakılmış büyük merdiveni gördüğüm an içimden bir oh çektim.
"Hah, işte burada."
Merdivenin olduğu yere koştum.
Madem Atilla efendi bizi kapıdan içeri almıyordu, biz de bacadan girerdik odasına. Merdiveni alıp kaldırdığımda biraz ağırdı ama taşıyamayacağım kadar değil. Hızla hareket edince sarkmış bir dalı fark edemedim ve dal yanağımı çizdi.
"Ahh!"
Keskin acıyla derin bir çizik olduğunu anladım ama kaybedecek vaktim yoktu. Zor da olsa merdiveni ön tarafa taşımıştım. Merdiveni Atilla'nın balkonuna dayadığımda cam balkonun açık olması benim için bir şanstı. O an, belki de her şeyin değişebileceğini hissettim.Zamanında belki anne, babamı kurtaramadım ama onu kurtaracaktım.
Telefonun diğer tarafında da anlık bir sessizlik olduğunda dışardan Asya'nın çığlığını duydum. Acı dolu değildi. Aksine yardım ister gibiydi. O ses, içimdeki tüm dengeleri altüst etmeye yetmişti.
"Can benim kapatmam lazım, Cansu ile gelirim," dedim. Onun bir şey demesini beklemeden telefonu kapattığım gibi koşarak çıkmıştım içerden. Ayaklarım yere değmiyor gibiydi, tek bildiğim o sese ulaşmam gerektiğiydi.
"Ablaaa, ablaaa!"
Asya hâlâ bağırıp beni çağırıyordu. Dış kapıya geldiğimde sesinin üst kattan geldiğini duymamla hızla merdivenleri tırmandım. Kalbim deli gibi atıyordu, sanki göğüs kafesimden çıkıp kulaklarımda çarpıyordu. Asya neden bu denli bağırıyordu? Birine mi? Bir şey mi olmuştu? Kafamda dünya kadar soru vardı ve hiçbirinin cevabı yoktu. Merdivenleri birer, ikişer çıkıp kapıya geldiğimde kapının açık olduğunu gördüm. Bu detay, içimdeki huzursuzluğu daha da büyüttü.
"Asya, Adile teyze!"
Adile teyzeye bir şey olmuş olabilirdi ya da... düşünmek istemiyordum ama Atilla İlhan'a bir şey olma korkusu içimi sarmıştı. Neden bu denli bir korku sardı beni bilmiyordum ama ona bir şey olma fikri bile mideme bir yumruk gibi oturmuştu. İçeri girdiğimde kimse yoktu. Evin sessizliği, bağıran bir gürültü gibiydi.
"Asya!"
Korkuyla seslendiğim anda yukarıdan bir patırtı koptu. Evleri dubleksti. Üst kata çıkmak için merdivenlere koştuğumda neredeyse düşecek kadar hızlı çıkıyordum. Ara hole geldiğimde gördüğüm manzara gözlerimin büyümesine sebep oldu. Adile teyze yerde baygındı ve Timuçin ile Asya onu ayıltmaya çalışıyordu. Yüzleri bembeyazdı.
"Asya, ne oldu Adile teyzeye?"
Sorumla birlikte ikisi de başlarını kaldırıp bana baktı. Asya'nın gözlerinde tedirginlik vardı, ama Timuçin'in gözlerinde... bariz bir korku. O korku, söze dökülmeyen bir felaketin habercisi gibiydi.
"Abla yardım et," dediğinde yanlarına diz çöktüm. Tam o sırada Atilla'nın odasından gelen gürültüyle korkuyla o tarafa döndüm. Aynı anda Timuçin hıçkırmıştı. O hıçkırık, içimi parçaladı.
"Timuçin, ne oldu Allah aşkına?"
Sesim yalvarır gibi çıkmıştı. Gözleri yaş doluydu. Önce abisinin kapısına, sonra da annesine baktı. Dudakları titriyordu.
"İyiydi... iyi olmuştu. Ne oldu anlamadık."
Bakışları annesindeyken konuşuyordu. Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Elimi omzuna koyup dikkatini bana vermesini sağladım.
"Timuçin, sakin ol."
Ama gözleri sürekli abisinin ve annesinin üzerinde gidip geliyordu, yerinde duramıyordu.
"Abim... o iyi değil Aslı abla, ke... Kendine bir şey yapacak."
Timuçin'in son cümlesi resmen beynimin içinde yankılandı. Kendine bir şey yapacak... Ne demekti bu? O kızı hâlâ bu denli mi seviyordu? Bu ihtimal boğazımı sıktı.
Hızla olduğum yerden kalkıp Atilla'nın kapısına vurmaya başladım.
"Atilla! Atilla aç kapıyı!"
Kapıyı defalarca zorlamama rağmen açılmadı. İşin kötü yanı, içerden artık ses de gelmiyordu. Sessizlik, en korkunç ihtimalleri fısıldıyordu.
"Timuçin! Hemen polis, itfaiye, ambulans... neresi gerekiyorsa ara!"
Bağırmamla oturduğu yerden fırlayıp koşarak alt kata indi.
"Atilla bak annen hiç iyi değil, aç kapıyı. Konuşalım, yapma böyle."
Beni duyuyor muydu emin değildim ama içimde büyüyen korku nefes almamı zorlaştırıyordu.
"Atilla, Atilla bak aç kapıyı konuşalım. El kızı için aileni mahvetmeye değmez."
Ne diyeceğimi, onu nasıl ikna edeceğimi şaşırmıştım. İçerden ses gelmedikçe korkum an be an büyüyordu.
"Atilla Allah rızası için ses ver!"
Çaresizlik beni çepeçevrelemişti. Bu çaresizliği iki yıl önce, o yangın gecesi yaşamıştım. Yine elim kolum bağlı gibiydi, yine zaman aleyhime akıyordu.
"Abla ne yapacağız?"
Kardeşim de çok korkmuştu. Göz bebekleri titrerken ağlamamak için kendini zorladığını görebiliyordum.
Timuçin gittiği gibi koşarak merdivenleri çıkınca aklıma gelen fikirle ayağa fırladım.
"Timuçin, merdiven var mı?"
Şaşkınca bana baktı. Eminim şu an ne diyor bu deli diye düşünüyordu ama benim bir planım vardı ve başka çaremiz yoktu.
"Abla, merdiveni ne yapacaksın?" diye bağırdı Asya.
"Lazım ablam, lazım."
Bakışlarımı yeniden Timuçin'e çevirdiğimde başını salladı.
"Arka bahçede var."
Onun başka bir şey demesini beklemeden hemen aşağıya indim. Basamakları gördüğümden bile emin değildim, Allah'a emanet koşuyordum sadece. Arka bahçeye girdiğimde hızla sağa sola baktım. Duvar dibine bırakılmış büyük merdiveni gördüğüm an içimden bir oh çektim.
"Hah, işte burada."
Merdivenin olduğu yere koştum.
Madem Atilla efendi bizi kapıdan içeri almıyordu, biz de bacadan girerdik odasına. Merdiveni alıp kaldırdığımda biraz ağırdı ama taşıyamayacağım kadar değil. Hızla hareket edince sarkmış bir dalı fark edemedim ve dal yanağımı çizdi.
"Ahh!"
Keskin acıyla derin bir çizik olduğunu anladım ama kaybedecek vaktim yoktu. Zor da olsa merdiveni ön tarafa taşımıştım. Merdiveni Atilla'nın balkonuna dayadığımda cam balkonun açık olması benim için bir şanstı. O an, belki de her şeyin değişebileceğini hissettim.
Merdivenleri tek tek tımandığımda nefesim boğazıma takılmıştı.
Merdivenin son basamağına bastığımda dizlerim titremedi. Titremesine izin vermedim. Balkona tutunup içeri geçtiğimde camın soğukluğu avuç içimi yaktı. Odaya adım attığım anda burnuma ağır bir metal kokusu doldu. Kan kokusu... O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu ama geri adım atmadım.
"Atilla..."
Sesim sandığımdan daha sakindi. Kendi kulağıma bile yabancı geldi.
Oda loştu. Perdeler yarı kapalıydı. Yatağın kenarı darmadağınıktı. Zeminde devrilmiş boyalar ve bir köşede devrilmiş tekerlekli sandalyesi vardı. Gözlerim panikle etrafı tararken onu gördüm. Duvara sırtını vermiş, yere çökmüştü. Bir eli bileğinde, diğeri yerdeydi.Yan yaragında duran makas kesinlikle suç aletiydi. Başını kaldırdığında yüzündeki ifade... o ifade insanın içini paramparça ediyordu. Ne öfke vardı ne de pişmanlık. Sadece tükenmişlik.
"Ne yaptın sen?"
Bu kez sesim titredi ama durduramadım.
Bileğine bastırdığı bez kanla iyice koyulaşmıştı. Gözlerim o noktaya takıldığında içimdeki her şey koptu. Hızla yanına çöküp elini tuttum.
"Bak bana Atilla! Bana bak!"
Gözleri ağır ağır bana döndü. Donuktu. Sanki buradan çoktan gitmiş gibiydi. Gözleri kapanıyordu.
"Yapma kapatma gözlerini..." diye fısıldadı.
" Aslı." Diye fısıldayarak andı adımı.
O an öfkeyle karışık bir korku yükseldi içimde. Elini daha sıkı kavradım.
"Dayan."
Sesim sertti. Tavizsizdi.
"Çünkü annen aşağıda baygın yatıyor. Kardeşin ağlıyor. Ve sen burada, bir kadının arkasından kendini yok etmeye çalışıyorsun."
Başını çevirdi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. O yaş, her şeyden daha ağırdı.
"Ben bittim..."
"Hayır," dedim keskin bir tonla.
"Bitmek böyle olmaz. Bu kaçmak Atilla."
"Sen bitmeyi nerden bilirsin" bitmeyi en iyi ben bilirdim. Dediğini önemsememeye çalışıp bileğine bastım.
"Bas şuna. Şimdi. Yardım geliyor."
Karşı koymaya çalıştı ama gücü yoktu. Elini bastırdığım yerde daha fazla kan akıyordu.
"Bak bana," dedim bu kez daha alçak ama ölümcül bir ciddiyetle.
"Sen bugün ölürsen, annen yarın ölür. Kardeşin de seninle birlikte gömülür. Bunun vicdanını taşıyabilecek misin?"
Gözleri doldu, çenesi kasıldı. İlk defa gerçekten beni duyduğunu hissettim.
Aşağıdan siren sesleri gelmeye başladığında derin bir nefes aldım ama elim hâlâ onun bileğindeydi. Bırakmıyordum. Bırakamazdım.
"Geçti," dedim fısıltıyla.
"Ben buradayım. Şimdi sus ve sadece yaşa."
Aşağıdan siren sesleri duyulmaya başladığında zaman yeniden akmaya başladı sanki. O ana kadar her şey durmuştu. Elim hâlâ Atilla'nın bileğindeydi, kan parmaklarımın arasından sızıyordu. Sıcaktı. Çok sıcaktı.
"Bak bana," dedim dişlerimi sıkarak.
"Şimdi sakın gözlerini kapatma. Bir saniye bile."
Kapıya doğru seslendim.
"Çabuk olun!"
Ayak sesleri merdivenlerde yankılanırken Atilla'nın başı geriye düştü. Refleksle yüzünü avuçlarımın arasına aldım.
"Hayır! Sakın!"
Sesim bu kez sert değildi. Korkuydu. Çıplak bir korku.
"Yoruldum Aslı..."
Fısıltısı, bıçak gibi içime saplandı.
"Yorulmak ölmek değil!" diye çıkıştım.
"Yorulmak durup nefes almaktır. Sen nefes almadan kaçmaya çalışıyorsun." Dedim ve sadece bir anlığına bileğini bırakıp kapının kilidini çevirdim ve yine onun yanına gelip bileğini sıkıca tuttum.
Kapı bir anda açıldı. İki sağlık görevlisi odaya girdi. Biri hızla yanımıza çökerken diğeri telsizle konuşmaya başladı. O an ilk defa geri çekildim. Ama tamamen değil. Dizlerimin üzerine çökmüş hâlde onları izliyordum.
"Kesik derin," dedi biri.
"Zamanında gelmişiz."
Zamanında...
Bu kelimeyle dizlerimin bağı çözüldü. Ellerim titremeye başladı. Az kalsın geç kalıyorduk. Bir dakika, belki daha az... düşünmek istemedim.
Atilla'yı sedyeye alırlarken aşağıdan bir çığlık daha yükseldi. Bu kez Asya'nın değil.
"Atillaaaa!"
Adile teyze...
Ayılmıştı. O sesi duyduğum an boğazım düğümlendi. Bir annenin korkusu evin duvarlarına çarpıp geri dönüyordu.
"Anne..." dedi Atilla kısık bir sesle.
Gözleri kapalıydı ama dudaklarından çıkan o tek kelime, onun hâlâ burada olduğunun kanıtıydı.
Merdivenlerden inerken ev darmadağındı. Timuçin duvara yaslanmıştı, yüzü bembeyazdı. Asya ellerini ağzına kapatmış ağlıyordu. Kimse kimseye dokunamıyordu sanki. Herkes kırılacak gibiydi.
Sedye kapıdan çıkarken Adile teyze dizlerinin üzerine çöktü. Onu tutmaya çalıştım ama güçsüzdü. Hepimiz güçsüzdük.
"Ben nerede yanlış yaptım?" diye ağladı.
Bu soru havada asılı kaldı. Cevabı yoktu.
Ambulans kapıları kapandığında bir anlığına dünya sustu. Sirenler yeniden çalmaya başladığında içimde bir şey koptu. O an fark ettim...
Ben korkmamıştım Atilla'nın ölmesinden.
Ben bir ailenin parçalanmasından korkmuştum.
Yine.
Ellerime baktım. Kan hâlâ üzerindeydi. Titreyerek yumruk yaptım.
"Bir daha," dedim kendi kendime.
"Bir daha kimseyi böyle kaybetmeyeceğim."
Gökyüzüne baktım. Hava kararıyordu.
Ama bu kez karanlık gelmişti diye kaçmayacaktım.