Aslı Kayalı
Bazı geceler, takvimden bir gün eksiltmez. Sadece insanın içinden bir şeyler alıp gider. O geceden sonra günler akmaya devam etti; sabah oldu, akşam indi, saatler ilerledi. Ama benim için zaman bir yerde takılı kaldı. Sanki dünya dönüyor, herkes bir yerlere yetişiyor, hayat kendi bildiği gibi akıyordu da ben, o loş odanın içinde, kan kokusunun hâlâ burnumda olduğu yerde kalmıştım.
Ellerimi her yıkadığımda, suyun altında hâlâ kırmızıya çalan bir iz varmış gibi hissediyordum. Parmaklarım titriyor, avuç içlerim yanıyordu. Mantığım bana bunun sadece bir his olduğunu söylüyordu ama bedenim dinlemiyordu. Çünkü bazı şeyler zihinden silinse bile, beden hatırlamaya devam eder.
O gece kimse ölmemişti. Herkes hayattaydı. Ama ben çok iyi biliyordum ki hayatta kalmak, eskisi gibi yaşamak anlamına gelmiyordu. Atilla nefes alıyordu, evet. Annesi ayaktaydı, kardeşi hayattaydı. Ama bir ailenin içine düşen o çatlak, artık hiçbir zaman tamamen kapanmayacaktı. Bunu görmek insanı güçlü yapmıyordu. Aksine, omuzlarına taşıyamayacağın bir sorumluluk yüklüyordu.
Kendime defalarca aynı soruyu sordum:
Ya geç kalsaydım?
Ya cesaret edemeyedim?
Ya bir an için tereddüt etseydim?
Bu soruların hiçbirinin cevabı yoktu ama hepsi aynı ağırlıkla içime çöküyordu. Bazen insan, yaşanmamış ihtimallerle de boğulabiliyordu.
Geceleri uyuyamadım. Gözlerimi her kapattığımda karanlık geliyordu ama bu kez karanlık sessiz değildi. Siren sesleri, titreyen bir nefes, boğuk bir fısıltı… “Yoruldum.” Bu kelime, zihnimin en kırılgan yerine yerleşmişti. Çünkü ben de yorulmuştum. Yıllardır. Ama kimseye söyleyemeyecek kadar.
Sabahları aynaya baktığımda gördüğüm kadın tanıdıktı ama eskisi gibi değildi. Gözlerimde bir şey eksilmişti; belki saflık, belki umursamazlık… yerine ise daha ağır bir şey yerleşmişti. İnsanları ayakta tutmanın bedelini bilen bir bakış.
O geceden sonra şunu anladım:
Bazı insanlar hayatta kalır çünkü biri onları tutar.
Bazıları ise tutan kişi olur… ve bedeli sessizce öder.
Kimse bana “iyi misin?” diye sormadı. Ya da sorduysa bile cevabı duymaya hazır değildi. Ben de anlatmadım. Çünkü bazı anlar vardır, kelimelere döküldüğünde küçülür. O gece de onlardan biriydi. Anlatırsam, hafifleyeceğimi sandım ama olmadı. İçimde, kimsenin dokunmasına izin vermediğim bir yere yerleşti.
Ve en acısı da şuydu:
Korkmamıştım Atilla’nın ölmesinden.
Korkmuştum bir ailenin daha dağılmasından.
Bu korku bana yabancı değildi. Onu daha önce de tanımıştım. Yangın kokusuyla, küllerin arasında, çaresizce beklerken… Kaçtığımı sandığım her şey, bir gecede beni yeniden bulmuştu.
Artık biliyordum.
Bu sadece bir gecenin hikâyesi değildi.
Bu, kaçamadığım geçmişimle, yüzüme çarpan geleceğimin başlangıcıydı.
Hastanenin kapısından içeri adım attığım anda üzerime çöken ilk şey koku oldu. Keskin, soğuk ve yabancı. Antiseptik… İnsan hayatını kurtarmak için var olan ama aynı zamanda ölümle en çok yan yana duran koku. O an nefesimin kesildiğini hissettim. Sanki ciğerlerim bu havaya alışık değildi.
Koridorlar bembeyazdı. Fazla beyaz. İnsanın içindeki karanlığı daha çok yüzüne vuran türden. Ayak seslerimiz zeminde yankılanıyor, her yankı içimde ayrı bir ürperti bırakıyordu. Birileri koşuyor, birileri bağırıyor, birileri sessizce ağlıyordu. Hayat burada da durmamıştı ama herkesin acısı birbirine karışmıştı.
Sedye gözümün önünden geçerken kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Üzerindeki beyaz çarşafın altındaki siluet tanıdıktı. Kıpırdamıyordu. “Hayatta,” dedim kendime. “Nefes alıyor.” Bu cümleyi içimde defalarca tekrarladım; sanki söylersem gerçek olacaktı.
Adımlarım beni nereye götürdüğünü bilmeden ilerledi. Bir noktada durduğumu fark ettim. Acil servis yazısı gözlerimin önünde bulanıklaşıyordu. Ellerime baktım. Kan kalmamıştı ama hissi geçmemişti. Parmaklarımı yumruk yaptım, sonra açtım. Kontrol hâlâ bendeydi. Öyle olmak zorundaydı.
Bir sedye daha geçti yanımdan. Bu kez üzerindeki yüz görünüyordu. Gözleri açıktı ama bakmıyordu. O bakış, insanın içini boşaltan türdendi. Gözlerimi kaçırdım. Bugün birinin daha acısına tanıklık edecek gücüm yoktu.
Bekleme salonu…
En çok zamanın durduğu yer. Saatler ilerlemez, dakikalar uzar, saniyeler insanın içine saplanır. Plastik sandalyeye oturduğumda sırtımdaki tüm yük bir anda omuzlarımdan dizlerime çöktü. İlk defa gerçekten yorulduğumu hissettim.
Adile teyze karşımdaki sandalyede oturuyordu. Elleri dizlerinde kenetlenmişti. Dudakları kıpırdıyordu ama ses çıkmıyordu. Dua mı ediyordu, kendini mi suçluyordu bilmiyordum. Yanına gidip bir şey söylemek istedim. “Geçecek” demek istedim mesela. Ama yalan söyleyemezdim. Çünkü bazı şeyler geçmez. Sadece şekil değiştirir.
Asya bir köşede oturmuş, dizlerini göğsüne çekmişti. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu. Uyumaya cesaret edemeyen insanların hâliydi bu. Timuçin ayakta duruyordu. Yerinde duramıyor, birkaç adım atıp duruyor, tekrar yürüyordu. Her hareketi korkunun sessiz bir ifadesiydi.
Ben ise ortada bir yerde kalmıştım. Ne tamamen çökenlerden, ne de ayakta durabilenlerden. İçimdeki ses susmuyordu. “Ya geç kalsaydın?” diye fısıldıyordu. “Ya bu kapıdan sedyeyle değil de bir tabutla çıksaydı?”
Bu düşünce mideme bir yumruk gibi oturdu. Derin bir nefes aldım ama yetmedi. Bir tane daha aldım. Sonra bir tane daha. Hastaneler nefes almayı öğretmezdi; nefes almayı hatırlatırdı.
Bir süre sonra kapılardan biri açıldı. Üzerinde yeşil önlüğüyle bir doktor çıktı. Hepimiz aynı anda ayağa fırladık. O an anladım… İnsan umutla korkunun aynı anda bu kadar ağır olabileceğini başka hiçbir yerde öğrenemezdi.
Doktorun dudakları hareket etti ama ilk kelimeleri duyamadım. Kulaklarım uğulduyordu. Sadece yüz ifadesine baktım. Ne çok kötüydü ne de tamamen iyiydi. O arada bir yer. İnsan hayatının en acı noktası.
O an içimden tek bir şey geçti:
Ne olursa olsun, bu gecenin izleri bizimle kalacaktı.
Ve ben…
Bu hastaneden, buraya geldiğim kişi olarak çıkmayacaktım.
Doktor birkaç adım daha yaklaştı. Yüzündeki ifade değişmiyordu; ne yumuşuyordu ne de sertleşiyordu. Bu hâl, söyleyeceklerinin kolay olmadığının işaretiydi. Hepimiz susmuş, aynı nefese kilitlenmiştik.
“Hasta bilinci kapalı olarak getirildi,” dedi.
Sesi netti, mesafeliydi. Alışkındı bu cümlelere; biz ise değildik.
“Bilekteki kesik derindi. Yoğun kan kaybı vardı ama müdahale zamanında yapılmış. Şu an hayati tehlikesi yok.”
O cümle…
Havada asılı kaldı.
Adile teyzenin dizlerinin bağı çözüldü, oturduğu yere yeniden çöktü. Dudaklarından sessiz bir şükür döküldü. Timuçin’in omuzları ilk defa biraz gevşedi. Asya gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı; sanki dakikalardır tuttuğu nefesi bırakıyordu.
Ben ise kımıldayamadım.
“Ancak,” dedi doktor.
İşte o kelime.
“Psikiyatrik değerlendirme şart. Hasta kendine zarar verme girişiminde bulunduğu için bir süre gözlem altında tutulacak. Fiziksel olarak toparlanması mümkün ama asıl önemli olan bundan sonrası.”
Bundan sonrası…
Herkesin sustuğu, kimsenin adını koyamadığı o karanlık yer.
“Şimdilik yanına alamıyoruz,” dedi doktor. “Birazdan bilinci açılabilir ama ziyaret için haber vereceğiz.”
Başımızı salladık. Teşekkür ettik. Kapı yeniden kapandığında, bekleme salonu kaldığı yerden nefes almaya devam etti. Ama içimde bir şey gevşemedi. Hayati tehlike yoktu, evet. Ama hayat… hâlâ tehlikedeydi.
Bir süre sonra sessizce ayağa kalktım. Kimseye bir şey söylemedim. Söylesem de duyacak hâlleri yoktu. Koridorun sonuna doğru yürüdüm. Cam kenarında, kimsenin olmadığı bir köşe bulup durdum.
Camdan dışarı baktım. Gece, hastanenin bahçesine çökmüştü. Işıklar parlaktı ama karanlığı kovmaya yetmiyordu. Camda kendi yansımamı gördüm. Solgun, yorgun, ama ayakta.
“Başardın mı?” diye sordum kendime.
Bir hayatı tuttum. Evet.
Ama kendi içimdeki yıkımı durdurabildim mi? Hayır.
Ellerimi cebime soktum. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Odaya girdiğim anı düşündüm. Makası. Kanı. “Yoruldum” deyişini… O kelime bende yankı bulmuştu çünkü ben de yorulmuştum. Herkesi ayakta tutmaya çalışmaktan, kimseye yük olmamaktan, güçlü durmaktan.
Ya bir gün ben de yorulduğumu söylersem?
Beni kim tutacaktı?
Bu düşünceyi zihnimden kovmaya çalıştım. Kendime kızdım. Şimdi sırası değildi. Başkaları yanıyorken, kendi küllerime bakamazdım. Ama kalp, zamanı umursamazdı.
“Bir daha kimseyi böyle kaybetmeyeceğim,” demiştim.
Ama kim beni kaybetmeyecekti?
Arkamdan yaklaşan ayak seslerini duyduğumda irkildim. Tanıdıktı bu adımlar. Sert değildi, aceleci de değildi. Olduğu gibi geliyordu.
“Buradasın,” dedi bir ses.
Can.
Başımı çevirdiğimde birkaç adım ötemde duruyordu. Üzerinde sivil kıyafetler vardı ama yüzündeki ifade görevdeymiş gibiydi. Gözleri beni taradı; yüzümü, ellerimi, duruşumu… Bir şey arıyordu. Kırıldığım yeri belki.
"Aslı sen iyi misin?” diye sorduğunda, doğruyu söylemekle yalan söylemek arasında gidip geldim. İçimde bir yer artık saklanmamam gerektiğini fısıldıyordu ama daha baskın olan şey, güçlü kalma alışkanlığımdı.
Yalandan nefret eden biri olarak… yalan söylemeye karar verdim.
“İyiyim.”
Kendi sesim bile bana yabancı geldi.
“Atilla… o iyi mi?”
Konuşamadım. Sanki ağzımı açsam kelimeler boğazıma düğümlenecekti. Sadece başımı sallayarak onayladım.
“Senin sayende,” dedi Can.
Bu cümle omuzlarıma ağır bir yük gibi çöktü. Kurtarmak… ne büyük bir kelimeydi.
“Can,” dedim sonra, “daha önce de yaptı mı bunu?”
Timuçin’in sözleri zihnimden çıkmıyordu. Sadece onun değil, Cansu’nun da. Dayak yediğimiz gün “çok zor zamanlar geçirdi” demişti. Şimdi o cümle anlam kazanıyordu.
“Yaptı,” dedi. “Bu ilk değildi.”
Yüzündeki hüznü gördüm. Arkadaşına ne kadar değer verdiği her hâlinden belliydi. Bu yük sadece Atilla’nın değil, onun da sırtındaydı.
“Adile teyze mahvoldu,” dedim.
“Ali amca da geldi. O da perişan halde,” dedi. “Kaç yıldır bu korkuyla burun buruna yaşıyorlar.”
O zavallı annenin feryadına nasıl göz ardı edilebilirdi? Peki Atilla İlhan… O hiç mi anne babasının acısını görmüyordu?
“Atilla bu kızı bu denli çok mu seviyordu?” dedim. Cümle ağzımda zehir gibi dağıldı.
Can yüzüme baktı. O bakışın sebebini anlayamadım. Sonra başını iki yana salladı.
“Hayır. Yani bir zamanlar seviyordu ama o, uzun zaman önce vazgeçmişti.”
Derin bir nefes aldı.
Ben ise sıkıntıyla nefes verdim.
Vazgeçmişse, bu adam neden canına kıymaya kalkmıştı?
“Demek vazgeçmemiş,” dedim.
Elini ensesine atıp biraz ovaladı.
“Sanmıyorum. O çoktan vazgeçmişti, hatta…”
Sustu.
“Hatta?”
“Boş ver,” dedi. “Ama bu durumun Şule’yle bir alakası olmadığına eminim.”
Dudaklarımdan istemsiz bir ses çıktı. O gün deniz kenarında ne hâle geldiğini görmüştüm.
“Can, deniz kenarındaki nişan meselesini duyduğunda ne hâle geldi gördün,” dedim. O gün Atilla fazlasıyla sinirlenmişti. Vazgeçen biri neden bu kadar sinirlensin ki?
“Aslı,” dedi, “ben Atilla’yı eve bırakırken konuştuk. Onun sinirlenmesinin sebebi çok farklıydı. Sizin düşündüğünüz gibi Şule’yi sevdiği için değil.”
Kaşlarım çatıldı.
Sebep neydi? Ne konuşmuşlardı?
Merak etmiştim ama soramadım. Beni alakadar eden bir şey değildi.
“Bak,” dedim, “ne konuştuğunuzu bilmiyorum ama Atilla iyi değil.”
Can bana döndü.
“Bak, ben sana anlatayım,” dedi.
Sonra derin bir nefes aldı.
sen iyi misin?” diye sorduğunda, doğruyu söylemekle yalan söylemek arasında gidip geldim. İçimde bir yer artık saklanmamam gerektiğini fısıldıyordu ama daha baskın olan şey, güçlü kalma alışkanlığımdı.
Yalandan nefret eden biri olarak… yalan söylemeye karar verdim.
“İyiyim.”
Kendi sesim bile bana yabancı geldi.
“Atilla… o iyi mi?”
Konuşamadım. Sanki ağzımı açsam kelimeler boğazıma düğümlenecekti. Sadece başımı sallayarak onayladım.
“Senin sayende,” dedi Can.
Bu cümle omuzlarıma ağır bir yük gibi çöktü. Kurtarmak… ne büyük bir kelimeydi.
“Can,” dedim sonra, “daha önce de yaptı mı bunu?”
Timuçin’in sözleri zihnimden çıkmıyordu. Sadece onun değil, Cansu’nun da. Dayak yediğimiz gün “çok zor zamanlar geçirdi” demişti. Şimdi o cümle anlam kazanıyordu.
“Yaptı,” dedi. “Bu ilk değildi.”
Yüzündeki hüznü gördüm. Arkadaşına ne kadar değer verdiği her hâlinden belliydi. Bu yük sadece Atilla’nın değil, onun da sırtındaydı.
“Adile teyze mahvoldu,” dedim.
“Ali amca da geldi. O da perişan halde,” dedi. “Kaç yıldır bu korkuyla burun buruna yaşıyorlar.”
O zavallı annenin feryadına nasıl göz ardı edilebilirdi? Peki Atilla İlhan… O hiç mi anne babasının acısını görmüyordu?
“Atilla bu kızı bu denli çok mu seviyordu?” dedim. Cümle ağzımda zehir gibi dağıldı.
Can yüzüme baktı. O bakışın sebebini anlayamadım. Sonra başını iki yana salladı.
“Hayır. Yani bir zamanlar seviyordu ama o, uzun zaman önce vazgeçmişti.”
Derin bir nefes aldı.
Ben ise sıkıntıyla nefes verdim.
Vazgeçmişse, bu adam neden canına kıymaya kalkmıştı?
“Demek vazgeçmemiş,” dedim.
Elini ensesine atıp biraz ovaladı.
“Sanmıyorum. O çoktan vazgeçmişti, hatta…”
Sustu.
“Hatta?”
“Boş ver,” dedi. “Ama bu durumun Şule’yle bir alakası olmadığına eminim.”
Dudaklarımdan istemsiz bir ses çıktı. O gün deniz kenarında ne hâle geldiğini görmüştüm.
“Can, deniz kenarındaki nişan meselesini duyduğunda ne hâle geldi gördün,” dedim. O gün Atilla fazlasıyla sinirlenmişti. Vazgeçen biri neden bu kadar sinirlensin ki?
“Aslı,” dedi, “ben Atilla’yı eve bırakırken konuştuk. Onun sinirlenmesinin sebebi çok farklıydı. Sizin düşündüğünüz gibi Şule’yi sevdiği için değil.”
Kaşlarım çatıldı.
Sebep neydi? Ne konuşmuşlardı?
Merak etmiştim ama soramadım. Beni alakadar eden bir şey değildi.
“Bak,” dedim, “ne konuştuğunuzu bilmiyorum ama Atilla iyi değil.”
Can bana döndü.
“Bak, ben sana anlatayım,” dedi.
Sonra derin bir nefes aldı.
Dört gün önce
Can bir yandan Atilla İlhan’ın tekerlekli sandalyesini iterken, aklındaki soruları savurup atmak istiyordu ama olmuyordu. Sorular zihninin içinde dolanıyor, boğazına düğümlenip diliyle birlikte hareket ediyordu. Kendini daha fazla tutamadı.
“Sen hâlâ Şule’yi mi… seviyorsun?” diye sordu. Söz ağzından çıkar çıkmaz pişman oldu; dili damağına yapıştı, dişlerini sıktı.
Atilla İlhan’ın yüzünde bir anlık bir gevşeme oldu ama sesindeki sertlik yerinden oynamadı.
“Ne saçmalıyorsun,” dedi.
Can, arkadaşının gerçekten neyin saçma olduğunu anlayamadığını fark etti.
“Ben mi saçmalıyorum?” dedi, sesi yükselmişti. “Lan, az önce ne hâlde olduğunu görmedim mi sanıyorsun? O öfke neydi o zaman?”
Sorular ardı ardına savrulurken Atilla İlhan ruhsuz bir kahkaha attı. Neşeyle uzaktan yakından alakası olmayan, içi boş bir sesti bu. Can’ı asıl korkutan da buydu.
“Lan sence ben onun aşkından mı o hâle geldim?” dedi Atilla. “Beni aptal yerine koydukları için öfkelendim. Defalarca onları yalnız bıraktım, birlikte gezsinler diye ortam yarattım.”
Bir an sustu. Göğsü inip kalktı, nefes almaya çalışıyordu.
“Şüphelendim ama konduramadım,” diye devam etti. “Biri sevdiğim kadındı, diğeri kardeşim dediğim adam…”
Can sandalye itişini bırakmış, Atilla İlhan’ın karşısına geçmişti.
“Yapmaz dedim,” dedi Atilla, dişlerini sıkarak. “O beni seviyor, bana bunu yapmaz dedim. Diğeri bana kazık atmaz dedim. Ama bak…” Yumruklarını sıktı, dişleri gıcırdadı. “Nişan takmışlar. Hem de öncesinde… bana boynuz taktıklarına adım gibi eminim.”
Can, bir an duraksadı. Sonra daha yumuşak bir sesle sordu:
“Atilla… Şule senin için ne ifade ediyor?”
Atilla İlhan hiç düşünmedi.
“Hiçbir şey,” dedi. “Sadece pişmanlık.”
Can buruk bir tebessüm etti. Gülüşünün bir yanı anlayıştı, diğer yanıysa alayla karışık bir hüzün.
“Peki Aslı?” dedi. “O senin için ne ifade ediyor?”
Atilla, Aslı’nın adını duyduğu anda durdu. Az önceki öfke sanki buharlaşıp uçmuştu.
“Kalp çarpıntısı,” dedi.
Kelimeler, düşünmeden dökülmüştü dudaklarından. Dile gelen, aklı değil kalbiydi. Farkına varmadan sesli düşünmüştü.
“Demek kalp çarpıntısı,” dedi Can, dizine vurup eliyle ovuşturarak.
O an Atilla İlhan yaptığı hatanın farkına vardı.
“Şey… yok,” dedi bocalayarak. “Galiba… sesli düşündüm.”
Sesi, küçük bir çocuk gibi mahcuptu.
“Ben öğreneceğimi öğrendim kardeşim,” dedi Can. “Ama yaptığın mallık. Lan, sen ne diye kızın yanında bu kadar yükseliyorsun? Ya yanlış anlarsa?”
Atilla İlhan’ın kaşları çatıldı.
“Ne saçmalıyorsun?”
“Az önce eski sevgilinin sebep olduğu bir durum yüzünden öfkelendin,” dedi Can. “Hem de hoşlandığın kızın yanında.”
Atilla ne demek istediğini anlayınca dişlerini sıktı, kısık bir küfür mırıldandı.
“Sence Aslı ne düşündü?” dedi Can. “Ben söyleyeyim: Hâlâ Şule’ye âşık olduğunu. Aferin kardeşim, daha kıza açılmadan kaybettin.”
Atilla İlhan bir süre sessiz kaldı. Can’a hak verdiğini biliyordu ama artık bazı şeyler kaçırılmıştı.
“Allah kahretsin,” dedi. “Ben ne yaptım?”
“Zeki kardeşim,” dedi Can. “Kendi topuğuna sıktın.”
“Can, ben Şule’yi sevmiyorum,” dedi Atilla İlhan kararlı bir sesle.
“Biliyorum,” dedi Can. “Sen Aslı’yı seviyorsun.”
Atilla hemen karşı çıktı.
“Sevmiyorum,” dedi. “Sadece hoşlanıyorum.”
Sesi kısıktı.
“Kör değilim kardeşim,” dedi Can. “O kıza bakınca feri sönmüş gözlerin ışıl ışıl oluyor.”
Atilla İlhan’ın dudakları istemsizce kıvrıldı. Hayata küsmüşken onu güldüren, yeniden nefes aldıran Aslı olmuştu.
“Kabul et,” dedi Can. “Hissettiklerin hoşlanmaktan fazla.”
Atilla başını eğdi.
“Ben yakışmam lan onun yanına,” dedi. “Bırak bu bende kalsın, olur mu?”
Can kaşlarını çattı. Arkadaşının hayattan bu kadar geri durmasına tahammül edemiyordu.
“Aptal aptal konuşma,” dedi.
Atilla konunun kapanmayacağını anlayınca yön değiştirdi.
“Lan kızlar nerede?” diye sordu.
Can o an fark etti. Ne Aslı vardı arkalarında ne de Cansu.
“Orada mı kaldılar acaba?” dedi. “Neyse… bayağı uzaklaştık. Ben seni eve bırakayım, gelirler. Çocuk değiller ya.”
O gün aralarında geçen son konuşmaydı bu.
Can, bir daha ne Atilla İlhan’ı gördü ne de onunla konuştu.
İntihar mevzusunu duyduğunda ise, hastaneye koşarak gelmişti.
Şimdiki zaman
“İşte böyle,” dedi Can, anlatmasını bitirdiğinde. Söylediklerinin arasına sığdıramadığı, kelimelere dökemediği pek çok detay vardı; bazı şeyleri bilinçli olarak susturmuştu. Ama suskunluk düşünmesini durdurmamıştı. Aynı sahneleri defalarca zihninde tartmış, her ihtimali evirip çevirmişti. Yine de arkadaşının yaptığı o aptallığa mantıklı bir anlam bulamıyordu.
“O zaman neden kendine kıymak istedi, Can?” diye sordum. Aklım bir türlü almıyordu.
“Bilmiyorum, Aslı… inan, gerçekten bilmiyorum.”
Cümlesi daha havada asılıyken koridorun diğer ucundan yükselen sesle ikimiz birden başımızı çevirdik. Kötü haber hastanede her zaman hızlı yayılırdı.
“Abiii!”
Cansu’nun acı dolu sesi, hastanenin soğuk ve metalik koridorlarında yankılandı. Titrek, korkak adımlarla bize doğru gelirken gözlerindeki kızarıklık ve biriken yaşlar, uzun süre ağladığının açık bir kanıtıydı. Cansu, Atilla’nın canının ne kadar yandığını biliyordu. Korktuğu şey başına gelmişti.
“Cansu…” dedi Can.
Adımlarını hızlandırıp kardeşine ulaştığında kollarını onun bedenine sardı. Cansu’nun titreyen vücudu, abisinin göğsüne sığınırken hıçkırıkları daha da şiddetlendi.
“Abi… yaptı yine, yaptı,” dedi. “Ben sana demiştim, o—”
Hıçkırıkları cümlesini yarıda kesti.
Can, Cansu’nun saçlarını usulca okşadı, onu sakinleştirmeye çalıştı.
“Cansu, sakin ol kardeşim,” dedi. “O iyi… korkma, iyi.”
Ama nafileydi. Cansu duymuyordu sanki.
“Yaptı abi,” dedi, sesi çatlayarak. “Yine kendi canını yaktı. Kimseyi düşünmedi… hiç kimseyi.”
Onun bu hâlini gördüğümde saatlerdir içimde tuttuğum gözyaşları birer birer yanaklarımdan süzüldü. Görüşüm bulanıklaştığında elimle hırsla sildim gözlerimi; burada, şimdi, dağılmaya hakkım yoktu.
“Cansu, kendine gel,” dedi Can. “Atilla iyi.”
“Değil abi,” diye haykırdı Cansu. “Değil… Atilla iyi falan değil.”
Bir süre Can kardeşini sakinleştirdi ve diğerlerinin yanına gittiğimizde Atilla'yı yoğunbakıma aldıklatını öğrendik. Çok fazla kan kaybettiği için bir komplikasyon oluştuğunu söylediler.
Yoğun bakımın önünde zaman farklı akıyordu. Saniyeler uzuyor, dakikalar insanın omuzlarına çöküp nefesini kesiyordu. Kapının üzerindeki kırmızı ışık yanıp sönüyor, her yanışı kalbimin bir yerine çarpıyordu. İçeride ne olduğunu bilmiyorduk; bilmemek, bilmekten daha ağırdı.
Cansu, duvara yaslanmıştı. Dizlerini karnına çekmiş, başını kollarının arasına gömmüştü. Hıçkırıkları kesilmişti ama bu iyiye işaret değildi. Ağlamayan bir insan, bazen çok daha fazla acı çekiyordu.
Can, kapının tam karşısında ayakta duruyordu. Ne oturuyor ne de bir yere yaslanıyordu. Sanki hareket ederse, kontrolünü tamamen kaybedecekmiş gibiydi. Elleri yumruk olmuştu; parmak eklemleri bembeyazdı.
Adile teyze ve Ali amca bir köşede sesizce dua ederken Timuçin ve Asya bir köşeye çökmüşlerdi.
Ben, plastik sandalyelerden birine ilişmiştim. Oturuyordum ama bedenim orada değildi. Gözlerim kapının üzerinde, aklım ise saatler öncesine takılı kalmıştı. Atilla’nın bakışı… sesi… öfkesi. Hepsi üst üste biniyor, zihnimde keskin bir uğultuya dönüşüyordu.
“İçeride yalnız,” dedi Cansu bir anda. Sesi neredeyse fısıltıydı. “Yine yalnız.” Kimse duymamıştı benden başka.
Can başını ona çevirmedi.
“Yalnız değil,” dedi. “Doktorlar var.”
“Abi,” dedi Cansu. “Sen de biliyorsun. O hep kalabalıkta bile yalnızdı.”
Bu cümle Can’ın omuzlarını düşürdü. İlk kez. Güçlü duruşu, bir anlığına da olsa çatladı.
“Ben fark edemedim,” dedi kısık bir sesle. “Kendi kardeşimi fark edemedim.”
“Sadece sen değil,” dedi Cansu. Kelimeler boğazından zorla çıktı. “Hiçbirimiz fark edemedik.”
Kapının üzerindeki ışık bir anlığına söndü. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hepimiz aynı anda doğrulduk. Ama ışık yeniden yandı. Umut, kısa süreliğine içimize dolmuş, sonra tekrar geri çekilmişti.
Cansu ayağa kalktı, birkaç adım attı ama dizleri titredi. Can hemen yanına gitti.
“Ya uyanmazsa?” dedi Cansu. “Ya bu sefer...”
“Sus,” dedi Can sertçe. “O cümleyi kurma.”
Ama o cümle zaten hepimizin zihnindeydi. Kimse söylemese de kapının önünde asılı duruyordu.
Yoğun bakım kapısından bir hemşire çıktı. Elindeki dosyaya bakıyordu. Yüz ifadesi okunmuyordu.
“Hastanın yakını?” dedi.
Can yine herkesten önce kalktı.
“Ben.”
“Bir süre daha bekleyeceksiniz,” dedi hemşire. “Durumu stabil değil ama kontrol altında tutmaya çalışıyoruz.”
Kontrol altında.
Ne kadar yetersiz bir cümleydi.
Hemşire uzaklaştığında Cansu yeniden çöktü.
“Onu kaybetmek istemiyorum,” dedi. “Abi… ne olur.”
Can bu kez cevap vermedi. Eğilip kardeşinin başını göğsüne yasladı. Saçlarını öptü. İlk kez, o da ağlıyordu. Sessizce. Kimse görmesin ister gibi. Cansu çok acı çekiyordu. Birini sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalıydı.
Ben başımı kapıya çevirdim. Camın ardında hiçbir şey görünmüyordu ama sanki oradaydı. Yalnız, hareketsiz, hayattan bir iplikle tutunmaya çalışan bir adam…
Ve o ipliğin kopup kopmayacağını,
biz bu kapının önünde bekleyerek öğrenmeye çalışıyorduk.