19

3736 Kelimeler
Atilla İlhan Ayaz Koşuyorum. Ayaklarım sıcak kumların üzerinde; denizin serin suları bedenimi rahatlatırken, yakıcı güneş tenimi usulca okşuyor. Her adımda kumlar ayaklarımın altından kayıyor, denizden yükselen tuz kokusu ciğerlerime doluyor. Koşuyorum ama biliyorum; duracak olursam umutsuzluk yakalayacak beni. Bu yüzden daha da hızlanıyorum. Kıyıya çarpan her dalga içimde yankılanırken ben özgürce koşuyorum. Ama biliyorum, bu sadece bir rüya. Birazdan uyanacağım ve gözlerimi yine karanlığa açacağım. Rüya bile olsa koşuyorum; mutluyum, özgürüm. Bedenim belki özgürdü ama ruhum, o karanlık zindanlarda esir edilmiş bir zavallıydı. Sıcak kumlara bastıkça bu hissi ne kadar çok özlediğimi bir kez daha anlıyorum. Ayaklarımın yerle temas etmesini, var olduğumu hissettirmesini... Çok uzun zaman olmuş böyle hissetmeyeli. İnsan acıya bile özlem duyar mı? Ben duyuyorum. Ne kadar isterdim ayağımı bir yere çarptığımda acısını hissetmeyi ya da üzerime bir şey döküldüğünde irkilerek yerimden fırlamayı. Hepsi eskide kaldı, çok eskide. Bunlara rağmen şu an mutluyum. Biliyorum, uyanınca bu mutluluk bitecek. Ama yine de mutluyum. Ama rüyalar da insana merhamet etmez. En güzel anında, tam kalbin genişlediğini sandığın yerde çekip alırlar altındaki zemini. Bir dalga daha vuruyor kıyıya; bu kez sesi daha uzak, daha silik. Koşarken nefesim ağırlaşıyor, göğsümdeki ferahlık yerini ince bir sızıya bırakıyor. Güneş hâlâ orada ama sıcaklığı azalmış gibi. Kumlar eskisi kadar yumuşak değil artık. Adımlarım yavaşlıyor. Durmak istemiyorum. Çünkü durursam biliyorum; karanlık beni bulacak. Gözlerimi kapatıyorum, rüyanın içinde kalmak ister gibi. Birkaç saniye daha... Sadece birkaç saniye. Denizle arama giren o görünmez perdeyi hissediyorum. Özgürlük, parmaklarımın arasından kayan ıslak kum taneleri gibi usulca akıp gidiyor. Sonra soğuk geliyor. Önce ayaklarımdan, sonra dizlerimden yukarı tırmanan tanıdık bir soğuk. Kum yok artık. Güneş yok. Dalga sesleri yerini derin bir sessizliğe bırakıyor. Göğsüm daralıyor; nefes almak zorlaşıyor. İşte uyanıyorum. Gözlerimi açıyorum. Karanlık. Duvarlar üstüme üstüme geliyor sanki. Rüyadaki o özgür bedenimden geriye, bu ağır ve cansız his kalıyor. Hareket etmek istiyorum ama yapamıyorum. Seslenmek istiyorum, sesim çıkmıyor. Yine buradayım. Yine aynı yerde. Ama rüya... O birkaç saniyelik mutluluk... Onu kimse benden alamaz. Çünkü hatırladığım sürece, bir yerlerde hâlâ koşuyorum. Karanlığın içinde yatarken, gözlerimi tavana dikiyorum. Göremediğim bir boşluğa bakmak, bazen görmekten daha ağır geliyor. Rüyadan arta kalan tek şey, hâlâ ayaklarımdaymış gibi hissettiğim o sıcaklık. Gerçek olmadığını biliyorum ama bedenim buna inanmak istemiyor. Belki de bu yüzden acıtmıyor bu karanlık; çünkü alışılmış. Zaman burada akmıyor. Saatler, dakikalar, günler... Hepsi birbirine karışmış, anlamsız bir yığın gibi. Sadece düşüncelerim var. Susmayan, dinlenmeyen düşünceler. Kaçmak istiyorum onlardan ama nereye gidersem gideyim benimle geliyorlar. Rüyadaki deniz gibi değil; bunlar boğuyor. Bazen gözlerimi kapatıyorum, yeniden koşabilirim diye. Aynı kıyıya, aynı güneşe... Ama olmuyor. Karanlık içime sızmış. Sadece rüyalarımda özgürüm, uyanıkken değil. Uyanıkken bedenim bana ait değil sanki. Bir yabancı gibi taşıyorum onu. Yine de vazgeçmiyorum. Çünkü rüyalar bana bir şeyi hatırlatıyor: Bir zamanlar hissedebiliyordum. Bir zamanlar acı bile canlıydı. Şimdi yokluğuna üzülüyorsam, demek ki hâlâ içimde bir yerlerde yaşayan bir ben var. Tamamen kaybolmamış. Belki bir gün... Gözlerimi açtığımda karanlık yerine sabah olur. Belki bir gün, rüyaya uyanmam; rüya gerçeğin kendisi olur. O güne kadar, ben koşmaya devam edeceğim. Uykularımda da olsa. Gözlerimi tamamen açtığımda artık karanlık da yoktu. Beyaz duvarlar, loş bir ışık ve keskin bir antiseptik kokusu... Bu kokuyu çok iyi biliyorum. Bu, karanlığa gözlerimi açtığım günün kokusu. Özgürlüğümün bittiği, esaretimin başladığı o günün kokusu. Gözlerim, bana ve bedenime ihanet etmek ister gibi yeniden kapanıyor; zihnim de ona yardım ediyordu. Uyumak istiyorum. Yeniden rüyalara karışmak, yeniden koşmak... Amaçsızca, sonunu düşünmeden, sadece koşmak. Ne kadar basit bir şey halbuki. Ama benim için imkânsız. Çünkü ben, esaret altında olan bir ruhum sadece. Bedenim, ruhumu esir almış; özgürlüğüm elimden alınmıştı. Beyaz duvarların arasında yalnız değilim aslında. Bunu biliyorum. Ama var olan her şey, yokluğu daha da ağırlaştırıyor. Kulaklarıma ulaşan tekdüze bip sesleri var; düzenli, soğuk ve acımasız. Her bip, hâlâ hayatta olduğumu hatırlatıyor bana. Oysa ben yaşadığımı hissetmiyorum. Tavanın bir köşesinden sarkan floresan ışık, arada bir titriyor; sanki o bile burada olmaktan yorulmuş gibi. Koridordan geçen ayak sesleri geliyor. Aceleci, kayıtsız, alışmış adımlar... Kapılar açılıp kapanıyor, metal sesleri yankılanıyor. Kimse bana bakmıyor ama herkes yanımdan geçiyor. Görülmeden var olmak, var olmamaktan daha ağır. İçimde bir yer, bu seslerin arasında kaybolmak istiyor; beni tamamen silsinler diye. Göğsümde tuhaf bir baskı var. Nefes alıyorum ama yetmiyor. Ciğerlerime dolan hava eksik, sanki bana ait değil. Parmaklarımı oynatmak istiyorum, başımı çevirmek istiyorum. Olmuyor. Bedenim, beni dinlemiyor. Sanki ben sadece onun içinde sıkışıp kalmış bir misafirim. Ne sözüm geçiyor ne de itiraz hakkım var. İşte asıl esaret bu. Zincirler, kilitler ya da duvarlar değil. Kendi bedeninin içinde hapsolmak. Bağırmak isteyip sesinin çıkmaması. Kaçmak isteyip yerinden kıpırdayamamak. Özgürlük, bir düşünce kadar yakınken ona dokunamamak. Gözlerim yeniden kapanmak istiyor. Uykunun karanlığı bile buradaki beyazlıktan daha merhametli geliyor. Rüyalarımda en azından koşabiliyorum. Ayağım yere değiyor, nefesim bana ait oluyor. Orada zaman durmuyor, bedenim beni yarı yolda bırakmıyor. Belki bu yüzden uyanmak istemiyorum. Belki bu yüzden her uyku, küçük bir kaçış. Ve her uyanış, esaretime yeniden teslim oluş. "Beni duyabiliyor musun?" Ses, karanlığın içinden değil; beyazlığın tam ortasından geliyor. Yakın ama bana ait değil. Birinin bana seslendiğini biliyorum, adımı söylemesini bekliyorum ama gelmiyor. Sadece o soru... Sanki duymam yeterliymiş gibi. Duymak yetmiyor. Duymak, burada kalmak demek. Ayak sesleri yaklaşıyor. Bir sandalye hafifçe sürtülüyor, metal bir şey tıklıyor. Ardından eldiven sesi... İnce, rahatsız edici bir hışırtı. Biri koluma dokunuyor. Soğuk bir temas. Tenime değdiği an, içimde istemsiz bir irkilme oluyor ama bedenim bunu dışarı vuramıyor. Tepki vermek istiyorum. Geri çekilmek. En azından parmaklarımı kıpırdatmak. Yapamıyorum. "Refleks yok," diyor biri. Ses tonu sakin. Fazla sakin. Alışılmış bir durumdan bahseder gibi. Ben bir cümleye indirgeniyorum o an. Bir kelimeye. Bir duruma. İnsan olmaktan çıkıp, izlenen bir şeye dönüşüyorum. Konuşulan ama cevap vermesi beklenmeyen bir şeye. İçimde bir öfke kabarıyor. Sessiz, boğuk ama yakıcı. Buradayım, demek istiyorum. Duyuyorum. Hissediyorum. Korkuyorum. Ama sesim içimde yankılanıp orada kalıyor. Kendi bedenimde boğuluyorum. Zihnim kaçmaya çalışıyor. Yine o sahile... Yine kumlara. Bir anlığına gözlerimi kapattığımı sanıyorum ama aslında hiç açamamışım ki. Rüyayla gerçek birbirine karışıyor. Deniz sesiyle cihazların bipleri üst üste biniyor. Dalga mı bu, yoksa makine mi? Ayırt edemiyorum. İşte o an anlıyorum. Asıl kırılma burada. Umutla umutsuzluğun arasındaki o ince çizgide. Uyanmak istemiyorum çünkü uyanmak, bedenime geri dönmek demek. Rüyada özgürüm; burada sadece canlı bir kabuğum. "Bekleyeceğiz," diyor biri. Beklemek... Onlar için bir süreç. Benim için sonsuzluk. Eğer bir gün yeniden koşacaksam, bunun rüyada değil, burada başlamasını istiyorum. Ama bunu isteyecek gücüm bile yok. Şimdilik tek yapabildiğim şey, içimde hâlâ yaşayan o küçük sesi korumak. Çünkü o ses susarsa... Ben de susarım. Beklemek... Zamanın en ağır hâli. Burada saniyeler bile yürümüyor; sürünerek ilerliyor. Tavandaki ışık hiç sönmüyor, hiç karar vermiyor. Ne gece oluyor ne sabah. Arada kalmışlık bu; ne tamamen karanlık ne de aydınlık. Tıpkı benim gibi. İçimdeki ses hâlâ orada ama zayıflıyor. Bir mum alevi gibi; en ufak bir rüzgârda sönmeye hazır. Onu canlı tutmaya çalışıyorum. Hatırlayarak. Koştuğumu hatırlayarak. Kumların ayaklarımın altından kayışını, denizin dizlerime çarpışını... Hatırladıkça acı veriyor ama bırakmıyorum. Çünkü acı, yokluktan daha gerçek. Bir ara kapı açılıyor. Daha farklı ayak sesleri... Daha ağır, daha kararlı. Birinin durduğunu hissediyorum; bakışını üzerimde gezdiriyor. Görmüyorum ama hissediyorum. İnsan, bakıldığını hissedebiliyor. Hele de bu kadar savunmasızken. "Genç," diyor biri alçak bir sesle. O tek kelime içimde bir şeyleri sarsıyor. Genç... Demek hâlâ bir sıfatım var. Hâlâ tanımlanabiliyorum. Ellerimden biri kaldırılıyor. Parmaklarım tek tek açılıyor, sonra bırakılıyor. Düşerken bile hissiz. O an içimde bir kırılma oluyor. Bedenim bana ait değil artık. Ben, kendi varlığımın izleyicisiyim. Ama zihnim hâlâ direniyor. Uyumaya çalışıyorum, evet. Rüyaya sığınmak istiyorum. Ama aynı zamanda uyanmak da istiyorum. Bu çelişki beni yoruyor. Kaçmakla kalmak arasında parçalanıyorum. Belki de özgürlük, koşmak değil. Belki özgürlük, bir kez olsun seçebilmek. Ve ben... Hiçbir şey seçemiyorum. Sadece bekliyorum. Beyazın içinde, seslerin arasında, kendimi kaybetmemek için tutunarak. Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey ışığın değişmesiydi. Daha parlak, daha keskin... ve daha yabancı. Tavan bana ait değildi. Oda da. Ben de. "Beni duyuyor musun, Atilla?" diyen doktorun sesiyle göz kapaklarımı araladım. Kapanmak için direndiler; sanki burada kalmak istemiyorlardı. Ama ben, son bir inatla açık tuttum. "Duyuyorum," dedim. Sesim, içimden çok daha yorgun çıktı. "Şimdi seni başka bir odaya alacağız," dedi doktor. "Biraz dinlenmen gerekiyor." İtiraz edecek hâlim yoktu. Sedye hareket ettiğinde tavandaki ışıklar birer birer üzerimden geçti. Zaman uzadı, bedenim ağırlaştı. Kapıdan içeri alındığımda oda daha sessizdi. Daha küçük. Daha yalnız. Sedye durdu. Hemşireler işlerini yaptı. Cihazların düzenli sesleri kaldı geriye. Ve ben. Bir süre sonra kapı yeniden açıldı. Annem içeri girdi. Beni o hâlde görünce durdu. Bir adım daha atamadı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Güçlü durmaya çalışıyordu; benim için. Yanıma geldiğinde elimi tuttu. Avuçları sıcaktı, titrekti. "Buradasın," dedi fısıltıyla. Sanki kendini ikna ediyordu. Babam kapının yanında durdu önce. Her zamanki gibi sessizdi. Ama bu sessizlik sert değil, paramparçaydı. Gözlerime baktığında, içimde bir yer çöktü. Bana kızmıyordu. Sadece korkmuştu. Beni kaybettiğini sanmıştı. Timuçin yanlarına yaklaştı. Omuzları düşüktü, gözleri kan çanağı gibiydi. Elini omzuma koydu. "Bir daha..." dedi, sonra sustu. Devamını getiremedi. Getirse dağılacaktı. Konuşamadım. Boğazımda bir düğüm vardı. Sadece başımı hafifçe sallayabildim. O an anladım. İnsan bazen ölmekten değil... geride kalanların yüzündeki o çaresizlikten vazgeçiyor. Ben de vazgeçtim. O odada, onların arasında... hayatta kalmaya yeniden tutundum. Annem yatağın kenarına oturmuş. Elimi iki avucunun arasına almış; sanki bırakırsam kaybolurmuşum gibi sıkı tutuyordu. Gözlerime bakarken konuşmakta zorlandı. "Bizi çok korkuttun," dedi sonunda. Sesi titriyordu ama yükselmiyordu. Kızgın değildi. Yorgundu. "Biliyorum," demek istedim. "Özür dilerim," demek istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece dudaklarımı aralayabildim, sesim çıkmadı. Babam biraz yaklaştı. Yatağın ucunda durdu. Ellerini cebine sokmuştu; ne yapacağını bilmeyen bir adam gibi. "Her şeyin bir yolu var, Atilla," dedi. "Ama bu yol değil." Gözlerini kaçırdı sonra. Ağlamamak için. Timuçin başucuma geldi. Bana bakmadı önce. Tavanla konuşur gibi konuştu. "Bir daha böyle bir şey yaşamak istemiyorum," dedi. "Bir daha seni o hâlde görmek istemiyorum." Sesi sertti ama içi kırık. "Varsa bir derdin... söyle. Taşıyamıyorsan paylaş. Ama gitme." O kelime... Gitme. Kalbime oturdu. "Gitmedim," diyebildim sonunda. Sesim kısıktı ama gerçekti. "Buradayım." Annem başını eğdi. Elimi yüzüne götürdü, yanağıma dokundu. Gözlerinden sessizce yaşlar aktı. "Biz hep buradayız," dedi. "Sen yeter ki kal." Kapı yavaşça açıldı. Doktor içeri girdi. Kısa bir bakış attı hepimize. Sesini alçalttı. "Ziyaret iyi geldi ama hastamızın dinlenmesi gerekiyor," dedi. "Biraz yalnız kalması şart." Annem istemeden elimi bıraktı. Babam başıyla onayladı. Timuçin omzuma hafifçe dokundu. "Sonra yine geliriz," dedi. Kapı kapandığında oda yeniden sessizliğe büründü. Ama bu kez yalnızlık... eskisi kadar karanlık değildi. O danın içinde tek başıma kaldım. Cihazların düzenli bipleri, kalbimin atışını taklit eder gibi, hiç durmadan devam ediyordu. Sanki bana hâlâ burada olduğumu hatırlatmak ister gibiydiler. Tavana baktım. Beyazdı. Fazla beyaz. İnsanın düşünmesini kolaylaştıracak kadar boş. Neden buradayım? Asıl soru buydu. Neden hâlâ buradaydım? Gözlerimi kapattım. İçimden geçenleri susturabileceğimi sandım. Yanılmışım. İnsan yalnız kaldığında susan şeyler değil, konuşanlar artıyormuş. Annemin sesi geldi kulaklarıma. "Biz hep buradayız." Babamın bakışı... Söylemediği onca cümle. Timuçin'in titreyen sesi... "Gitme." Peki ben nereye gidiyordum? Hayat dediğim şey, bir süredir omuzlarımda ağır bir yük gibiydi. Taşımaya çalıştıkça daha da eziliyordum. Kimseye anlatamadığım, hatta kendime bile itiraf edemediğim bir yorgunluk... Bitmek bilmeyen bir eksiklik hissi. Sanki her şey yerli yerindeydi ama ben yanlış yerdeydim. Kaçmak istedim. Bir anlığına... sadece durmak istedim. Ama durmakla gitmek arasındaki çizgiyi yanlış yerde çizmişim. Elimi göğsüme koydum. Kalbim hâlâ atıyordu. İnce, kırılgan ama inatçı. Beni bırakmamıştı. Ben onu bırakmaya çalışırken bile... Bu muydu cesaret? Yoksa düpedüz bir vazgeçiş miydi? Ailem... Onların yüzündeki o korku... Benim sustuklarımın bedelini onlar ödemişti. Bir damla yaş gözümden süzüldü. Sildim. Sonra bir tane daha geldi. Onu silmedim. Bıraktım aksın. Çünkü ilk defa kaçmıyordum. "Yorgunum," diye fısıldadım boş odaya. "Çok yorgunum." Ama belki de sorun buydu. Yorulduğumu söylememiştim. Hep güçlü durmaya çalışmış, çöktüğüm yeri saklamıştım. Ta ki saklayamayacak hâle gelene kadar. Derin bir nefes aldım. Göğsüm sızladı ama doldu. Demek hâlâ nefes alabiliyorum. Belki de yaşamak; büyük umutlar değil, küçük kabullenişlerdi. Bugün kaçmadım. Bugün sadece kaldım. Ve bu... Benim için yeterince büyük bir başlangıçtı. Düşüncelerimle savaşırken kapı önce yavaşça tıklandı, sonra sessizce aralandı. Yüzüm kapıya dönüktü; bu yüzden gelenin kim olduğunu hemen gördüm. O gelmişti. Bu hâle düşmeme, aklımı yitirecek noktaya gelmeme sebep olan kişi... Can. Dostum. Arkadaşım. Hatta kardeşim dediğim adam. Beni birini sevdiğime inandırmaya çalışıp, sonra gecenin bir vakti, bir sokak ortasında o kişiyi sarıp sarmalayan adam. Kime güvenecektim? Kim için "Bana ihanet etmez" diyebilecektim? O bile beni sırtımdan vurmuşken, artık kimseye güvenemezdim. Yüzümü kapıdan çevirdim. Görmek istemiyordum. O beni yerle bir etmiş olsa bile, ben onu kırmak istemiyordum. Bana çok emeği geçmişti; bunun hatrına sustum. "Atilla kardeşim..." Kardeşimmiş. İnsan, kardeşim dediği adamın hoşlandığı kıza sokak ortasında sarılır mı? Ya ben çok geri kafalıydım... Ya da insanlar fazlasıyla umursamazdı. Cevap vermedim. "Atilla, konuşmayacak mısın?" dedi. "Neden yaptın be oğlum? Biz konuştuk, sen iyiydin. Ne oldu birden?" Bir de soruyordu. İyiydim, evet. Şerefsiz arkadaşımın ve artık eski olan kız arkadaşımın ihanetini hazmetmeye çalışırken iyiydim. Yetmezmiş gibi bir de onun yaptıklarıyla yüzleşmek zorunda kaldığım ana kadar... Konuşmadım. Çünkü ağzımı açarsam ya bağıracaktım... Ya da bir daha asla toparlayamayacağım bir yerden kırılacaktım. "Ne konuşayım? Ne dememi bekliyorsun?" dedim. Sesimdeki öfkeyi bastıramıyordum. Ona baktıkça Aslı'ya sarılmış hâli gözümün önünde canlanıyordu. Benim sert tonumla kaşları çatıldı. Can hep ciddi biri olmuştur ama şu an yüzüne yerleşen şaşkınlık, o ciddiyete gölge düşürüyordu. "Neden yaptın lan? Bunun cevabını ver. Senin zavallı anne babamdan ne alıp veremediğin var? Yetmedi mi çektikleri?" dedi; o da sesini sertleştirmişti. Haklıydı. Ama şu an ona hak verecek hâlde değildim. "Neden yaptım biliyor musun?" dedim. Gözleri gözlerime kilitlendi. "Neden?" "Çünkü bir gün içinde iki defa ihanete uğradım. Biri geçmişten, biri aynı gün içinde." Zaten çatılı olan kaşları, mümkünmüş gibi daha da çatıldı. "Atilla, adam akıllı anlat lan. Bir halt anlamıyorum," dedi. Ona karşı çok öfkeliydim. Hak edip etmediğini düşünecek hâlim yoktu. "Lan sen benim Aslı-" Adı bile boğazıma takılırken cümleyi nasıl tamamlayabilirdim ki? "Aslı'dan hoşlandığımı biliyorsun," dedim. Kelimeler ağzımdan zorla çıktı. Sanki dilime dikenler batıyordu. Bunu ilk kez sesli dile getiriyordum. Can'ın sert yüzü bir anlığına tebessümle kaplandı. "Biliyorum lan. Sonunda itiraf ettin ya," dedi. Sevincinin sahte mi gerçek mi olduğunu anlayamadım. "Ben daha Şule ve Emre'nin ihanetini hazmedememişken, lan sen-" Kaşları yine çatıldı. "Ben ne?" Sustum. Aklımdan geçenleri dile dökmek zordu. "Konuşsana lan, ben ne?" Sesi yükselince odada yankılandı. "Sen gecenin bir körü, benim hoşlandığım kızı sokağın ortasında sarıp sarmalamaya ne hakla?" Sözler ağzımdan dökülürken odanın içi buz kesti sanki. Can, söylediklerimi algılamaya çalışır gibi ağzını açıp kapatıyor ama konuşamıyordu. Şaşkındı. Kısılan gözlerinden belliydi. "Ne dedin sen?" Sesi neredeyse fısıltıydı. "Yalan mı lan? Gördüm. Gecenin bir körü sokağın ortasında ona sarılıyordun." Sesim iyice çatallaşmıştı. "Söylesene, o saatte nereden geliyordunuz?" Can cevap vermedi. Sustukça sustu. Bu suskunluk canımı yakıyordu. Derken birden gülmeye başladı. Gülüşü keyifli değildi; öfke kokuyordu. O güldükçe ben deliriyordum. "Aptal," dedi, hâlâ gülerken. "Sen eskiden böyle aptal değildin lan." Dalga geçiyor gibiydi ama sinirliydi. Sanki buna hakkı varmış gibi. "Oğlum var ya, şu an seni öyle bir dövmek istiyorum ki... Dua et hastanedeyiz. Yoksa seni eşek sudan gelinceye kadar döverdim. Hatta eşek sudan gelse bile döverdim." Dövmezdi. Hele ki ben bu hâlde değilken, asla. Yan taraftaki koltuğa kendini bıraktı. Dirseklerini dizlerine dayayıp başını avuçlarının arasına aldı. Yine bir sessizlik oldu ama bu sessizlik çığlık çığlığaydı. "Lan sana ne desem faydasız biliyor musun? Ulan, sorunları olan, acısı olan bir tek sen misin?" Gözlerinden resmen alev çıkıyordu. Kızması gereken bendim, o değil. "Can, çık buradan," dedim. Gitsin istedim. Daha fazla yıpranmak istemiyordum. Kafam kaldırmıyordu. "Ulan yemin ederim seni gebertirim. Sus ve dinle!" Adeta kükremişti. Tam itiraz edecektim ki bakışları susmama sebep oldu. "Merak ediyorsun değil mi, gecenin o vakti nereden geliyorduk diye? Madem gördün, o zaman Cansu'nun da bizimle olduğunu görmüşsündür." Kafamı salladım. "İyi, onu görmüşsün. Kızları nereden topladım biliyor musun, Atilla Efendi? Hastaneden." Ne hastanesi? Ne saçmalıyordu? "Ne hastanesi?" Başını ağır ağır salladı. "Senin o sözde arkadaşların seni üzünce Aslı dayanamamış. Biz yanlarından ayrıldıktan sonra gidip o sözde arkadaşlarının yanına gitmişler. Senin için. Sen üzüldün diye." Beynim durdu sanırım. Ya da kulaklarım beni yanıltıyordu. Aslı... benim için... kavga mı etmişti? "Karşı taraf kalabalık olunca kızları bir güzel dövüp hastanelik etmişler." Kan beynime sıçradı. Aslı... Cansu... Aman Allah'ım, bu nasıl olabilirdi? "Ne saçmalıyorsun sen?" Sesimdeki öfkeden ben bile korktum. "Biz senin o aptal kafanda kurduğun gibi gezmelerden değil," dedi. "Hastaneden geliyorduk." Artık Can'ı duymuyordum. Bedenim buz kesmişti. "Aslı kafasına darbe almış. Orada bayılmış. Etraftakiler ihbar edince anonsu duydum, ben de öyle öğrendim." Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Çenesi kilitlenmişti. Eğer şu an bacaklarım beni taşıyacak hâlde olsaydı, o pislikleri canından ederdim. Ben sustum. O konuştu. "Hastanede saatlerce gözlem altında kaldılar." Aslı bunu neden yapmıştı? Neden kendini bu kadar tehlikeye atmıştı? "Ben o pisliklere gereken dersi verdim," dedi. "Ama içim hâlâ soğumadı." onun içi soğumamış peki ben ne yapayım. İçimdeki öfkenin zehrini kime kusayım. "O bunu neden yaptı?" Sesim bir fısıltı gibiydi. Kırılgan, zayıf... Anlamaya çalışıyordum. Aslı benim için kendini neden tehlikeye atsın? Anlayamıyordum. Bu soru kafamın içinde dönüp duruyor, bir türlü susmuyordu. "Atilla bak kardeşim," dedi Can. "Aslı o farklı biri. Bunu sana nasıl anlatayım bilmiyorum ama o herkes gibi değil. Onun hayata bakışı farklı." Can konuştukça aklımdaki sorular cevap bulmak yerine çoğalıyordu. Her kelimesi yeni bir düğüm atıyordu zihnime. Örneğin... O, Aslı'yı nasıl bu kadar iyi tanıyordu? Daha fazla kafamda kurmak istemedim. Kurdukça içimden bir şeyler kopuyordu. "Can, sen Aslı'ya karşı bir şey hissediyor musun?" Beynimi kemiren o soruyu sonunda ağzımdan kaçırmıştım. Cümle bittiği anda pişmanlık geldi. Can, şaşkın ve asabi bir hâlde, hızla oturduğu yerden ayaklandı. "Ne saçmalıyorsun lan sen! Kardeşim lan o benim. Cansu neyse, Aslı o!" Elleri yakamı kavradığında bu defa şaşıran bendim. Sertti. Öfkeliydi. Tutuyordu ama asıl sıkılan boğazım değildi. "Sen ona sarıldın," dedim. Savunma değildi bu. Hesap sormaktı. "Aptal! Sarıldım diye ilgim olması mı lazım? Lan tek derdi olan sen değilsin, anla!" Bir an durdu. Yaptığını fark etmiş gibi ellerini yavaşça yakamdan çekti. Ben hâlâ öfkeliydim. O ise bana bakıyordu... acıyarak. "Bu yüzden mi?" "Ne bu yüzden mi?" "Aslı'ya sarıldım diye sana ihanet ettiğimi düşündüğün için mi? Kendinden vazgeçtin." Bakışları sertleşmişti. Küçümseyiciydi. Ama asıl olan kırgınlıktı. "Sen var ya... Sana söyleyecek sözüm yok. Lan sen beni hiç mi tanımıyorsun? Ben senin hoşlandığın kıza yan gözle bakacak adam mıyım? Yazık. Çok yazık." Utanmıştım. Utanmıştım çünkü Can bunu yapmazdı. Ama o an düşünemedim. Gecenin bir yarısı onu Aslı'ya sarılırken görmek ağırdı. Çok ağırdı. Hem bir örnek de vardı aklımda. Şule ve Emre. "Lan beni o şerefsizle bir mi tuttun? Gerçekten beni..." Cümlesi yarım kaldı. Ama gerek de yoktu. Her kelimesinde hayal kırıklığını görüyordum. Gözlerinde derin bir kırgınlık vardı. Öyle geçici değil. Öyle silinip gidecek cinsten hiç değil. "Seni onlarla bir tutmadım," dedim. Sesim düşündüğümden daha cılızdı. Can asla onlarla bir olmazdı. Bunu biliyordum. Ama o an... onun da benim Aslı'da gördüğümü gördüğünü sandım. Asıl yanıldığım yer de burasıydı. "Ne lan o zaman?" diye bağırdı. Ses duvara çarpıp geri döndü. Kaçacak yer bırakmıyordu. "Kıskandım lan," dedim. Kelime ağzımdan düşer düşmez ağırlaştı. "Köpek gibi kıskandım. Hem de hakkım olmadan." Bunları söylememem gerekiyordu. Ama ben hiçbir zaman içimde tutmayı beceremedim. Ne varsa... direkt dile vururdu. "Kıskandın." Bir adım daha attı. "Şerefsiz... kıskana kıskana benden mi? Beni mi kıskandın?" Sesinde şaşkınlıktan çok öfke vardı. Ben sustum. Çünkü cevap vermeye çalışsam daha da batıracaktım. Aklıma geldikçe öfkeleniyordum. Aslı'ya o şekilde sarılışı... gözümün önünden gitmiyordu. "Atilla, benim salak arkadaşım," dedi. Tonu değişmişti. Daha sakindi ama daha tehlikeliydi. "Şimdi sana tane tane söylüyorum. O kulaklarını aç." Bana doğru yaklaştı. Aramızdaki mesafe iyice kapandı. "Aslı benim kardeşim. Anladın mı?" Durdu. Her kelimeyi özellikle bastırarak söyledi. "Şayet anlamadıysan... tekrar edebilirim." İçime sanki soğuk sular dökülmüştü. Bir anda bütün öfke çekildi. Yerini ağır bir utanca bıraktı. Can bir şey diyorsa, o doğrudur. Bunu bilirdim. Hep bilirdim. "Özür dilerim," dedim. Sesim fısıltıdan bile düşüktü. "Sen benden değil," dedi sertçe. "Kendinden, ailenden özür dile. Korkak gibi kaçan sensin." Haklıydı. Ben bir korkaktım. Yüzleşmek yerine kaçmayı seçmiştim. Her zamanki gibi. "Can, affet." "Ben seni affederim," dedi. Bir an durdu. Gözlerini kaçırmadan devam etti. "Ama bir daha kendine zarar verirsen, bu defa seni ben öldürürüm." "Zavallı kız ölü gibiydi. Canı çekilmişti." Bu cümleyle birlikte ona döndüm. Bakışlarım anında değişti. "Aslı mı?" "Aslı tabii," dedi. "Zavallı kız ne kadar korkmuş. Ayrıca ona can borcun var. O olmasa sen çoktan amacına ulaşmıştın." Can böyle söyleyince, Aslı'nın o endişeli, korkmuş yüzü zihnimde canlandı. Gözleri... titreyen bakışları... Islak menekşeleri bu defa gerçekten ıslanmıştı. Sebebi de bendim. Can'a baktığımda, bakışlarında hâlâ kırgınlık vardı. Onu da haksız yere kırmıştım. "Can... beni affettin mi?" Önce esefle bir nefes verdi. Sonra uzun uzun yüzüme baktı. O bakışlarda bir sürü kelime vardı. Ama ben en çok birine tutundum. Gitme... diyordu. İki büyük adımda yanıma geldi. Kollarını bana sardı. O an bunun bir cevap olduğunu anladım. Ben de, sargılı bileğime dikkat ederek, kollarımı ona sardım. "Kardeşiz lan biz," dedi. "Kavga ederiz, kızarız. Ama eninde sonunda sarılırız. Sonra her şey biter." Can benim için şanstı. Onun gibi bir dostum varken, gidip çakallarla arkadaş olmuştum. "Kardeşiz," dedim. Sesimi ben bile zor duydum. Kollarını çekti. Ellerini omuzlarıma koydu. Şimdi yüz yüzeydik. "Atilla," dedi. "Bu dünyada acısı olan sadece sen değilsin. Senin durumunda milyon insan var." Bir an durdu. "Tek fark ne biliyor musun?" Bakışlarını gözlerime kilitledi. "Sen kaçıyorsun. Pes ediyorsun." Can tam başka bir şey daha söyleyecekken kapı çalındı. Çekingen, yavaş ve ritimliydi. Sanki kapının ardındaki el, içeridekilerin hâlini sezmiş de tereddüt ediyordu. İkimiz de kafamızı kapıya çevirdiğimizde... O an onunla göz göze geldim. O güzel gözlerle. Kalbim bir an duracak gibi oldu. Utandım. Yaptığımdan utandım. Bu yaptığıma onun şahit olmasından utandım. Bakışları üzerimdeyken ne savunacak bir sözüm kaldı ne de kaçacak bir yerim. O gözlerde ne öfke vardı ne suçlama. Daha ağır bir şey vardı... Sessiz bir hayal kırıklığı. Ve o an, her şeyin geri dönülmez bir çizgiyi çoktan geçtiğini anladım. "Gelebilir miyim?" Çekingen sesi ve kızarmış gözleriyle kapı aralığından bakıyordu. Can benden önce konuştu. İyi de olmuştu; benim konuşacak cesaretim yoktu. "Gel Aslı, gel. Sen diğerleriyle gitmedin mi?" diye de sormuştu. Sahi... o neden gitmemişti? "Şey... ben rahat edemedim. Atilla'yı görmek istedim. Eğer sorun olacaksa çıkabilirim." "Kal." O şaşırdı ama bu hâlime ben daha çok şaşırdım. Çekingen adımlarla yatağa yaklaştığında, ben de yüzüne bakma fırsatı yakalamıştım. Elmacık kemiğinde ve kaşının üstünde hâlâ yeşile çalan hafif morluklar duruyordu. Bakışlarım yüzünde gezinirken yanağındaki kesik gözüme çarptı. Bu eski bir yara değildi. "Geçmiş olsun. Nasılsın?" Ben bile nasıl olduğumu bilmiyordum ama ona sormuştum. "İyiyim. Sağ ol," dedi. Buruk bir tebessüm oldu yüzünde; ama çok kısa sürdü. Yüzüne yine keder hâkim oldu. Islak menekşeleri hüzünle bakıyordu. "Atilla, gerçekten nasılsın?" Yutkunamadım. "İyi olacağım," dedim bu defa. "İyi ol... Adile teyze, Ali amca, Timuçin ve seni seven insanlar için iyi ol." O da dâhil miydi saydıklarının içine, acaba? "Gel Aslı, sen biraz otur. Benim ufak bir işim var, onu halledip geliyorum," dedi Can. Oturduğu yerden kalkıp Aslı'ya yer verdi. "Kardeşim, ben birazdan gelirim." Can cevap bile vermemi beklemeden içerden çıkınca, şimdi ikimiz içimizdekiyle yalnız kalmıştık. Aslı... ben... Ve utancım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE