Atilla İlhan Ayaz
O odada zaman ilerlemiyordu.
Saat vardı belki duvarda, cihazların düzenli bipleri akıyordu ama benim için her şey tek bir ana sıkışmıştı. Aslı’nın kapıdan içeri girdiği, gözlerimin onun gözlerine değdiği o ana.
Konuşmak istiyordum.
Özür dilemek… açıklamak… hatta susmak. Hangisi daha az incitirdi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, gözlerimi ondan kaçırdıkça içimdeki utancın büyüdüğüydü. Çünkü kaçmak, bu sefer işe yaramıyordu.
Aslı koltuğun kenarına oturduğunda, odadaki hava değişti. Sanki nefes almak zorlaştı. Onun sessizliği, Can’ın bağırışlarından, herkesin korkusundan daha ağırdı. Çünkü Aslı susarken, kendimi savunacak bir yer bulamıyordum.
Bakışlarım istemsizce yüzündeki morluklara kaydı.
Orada olmamaları gereken izlerdi onlar. Benim hayatımdaki dağınıklığın, onun yüzüne bıraktığı izler… Ve bunu kabullenmek, ölmekten bile zordu.
“Bakma,” der gibi yüzünü biraz çevirdi.
Ama bakmam gerekiyordu. Çünkü ilk defa kaçmamam gerekiyordu.
O an anladım;
Ben kendimden vazgeçtiğimde sadece kendimi yaralamamıştım. Bana dokunan, beni önemseyen herkesi de yaralamıştım. Aslı’yı… annemi… babamı… Can’ı…
Ve en çok da, hâlâ içimde bir yerlerde yaşamaya çalışan o eski beni.
Aslı’nın varlığı, odadaki bütün beyazlığı kirletmişti.
Ama bu kirlenme kötü değildi. Gerçekti. Can yakıcıydı. Kaçılacak bir rüya değildi.
Belki de iyileşmek böyle başlıyordu.
İnsan, en çok utanması gereken kişinin karşısında kalabildiği an iyileşmeye başlıyordu.
Ve ben ilk defa,
kaçmak yerine kalıyordum.
Aslı oturduğu yerde rahatsızca kımıldandığında, sessizlikten rahatsız olduğunu anlamıştım. Ben de konuşacak cesarete sahip değildim; onda da konuşacak söz kalmamış gibiydi. Boğazını yavaşça temizledi ve camda asılı bakışlarını bana çevirdi.
“Ağrın var mı? ”
Söyleyecek başka bir şey bulamamış olacak ki, nasıl olduğumu böyle soruyordu. Cevap vermek yerine kafamı olumsuzca salladım. Konuşursam kelimelerin dilimden düzgün döküleceğinden emin değildim. Bu yüzden sustum.
“Can anlattı,” dediğinde kaşlarım anında çatıldı. Can ne anlatmıştı ki? Umarım düşündüğüm şey değildir. Gidip kıza ondan hoşlandığımı falan ya da daha saçma bir şey söylememiştir.
“Ne anlattı” dedim ama sesim neredeyse bir fısıltıydı. Bakışlarını benden çekip parmaklarını izlemeye başladı.
“O kız… Yani eski sevgilin. Hâlâ ona karşı hislerin olabileceğini söyledi.”
Ah, Can… Ah. Ben onu dinlerken, ne cevap vereceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ben düşünürken o devam etti.
“Bir de şey… Sanırım bu ilk girişimin değilmiş.”
Dediğinde sertçe yutkundum. Demek bunu da öğrenmişti. Kendimden hiç bu kadar utandığım başka bir an olmamıştı sanırım. Hayat, yaptıklarımı sert bir tokat gibi yüzüme vuruyordu.
“O… yani eski sevgilin… Onu hâlâ seviyor musun?”
Bu soruyla birlikte kelimeler istemsizce dilimden döküldü.
“Hayır,yok öyle bir şey,” diye itiraz ettim. Ama şu an bulunduğum durum, kendi dürüstlüğümü bile sorgulatıyordu. O anki çıkışıma ben bile şaşırmışken, konuşmaya devam ettim.
“Kabul ediyorum, bir zamanlar onu sevdim. Ama şu an içimde ona ait bir duygu yok. Farkındayım, içinde bulunduğum durum bunun aksini gösteriyor gibi duruyor ama benim Şule’ye karşı bir hissim yok. Nefret dâhil.”
Emre’den nefret ediyordum, ama Şule’den değil. O, nefret etmeme bile layık değildi. Emre’ye duyduğum öfke ise beni salak yerine koymasından kaynaklanıyordu.
“O zaman neden bunu yaptın?”
Neden yaptım…
Sana sarılı kollar sebep oldu desem ne derdi acaba?
Sebebi sana karşı içimde filizlenen hisler desem?
Kıskançlıktan yaptım; Şule değil, sendin sebebi desem?
Bunları elbette dile getiremezdim. Ne ben o kadar cesaretliydim ne de o, bunları benden duymak isterdi. Kelimeler zihnimde yankılanırken, dudaklarım sıkıca kapalıydı. Gözlerim bir süre bileğimdeki sargıya takılı kaldı. Sahiden… Ben neden kendime zarar vermiştim?
Aslı’dan hoşlanıyor olmam, bunu yapmak için bir sebep değildi. Sonuçta kalp, sadece bende olan bir organ değildi. Evet, Can ona karşı duygusunun kardeşlikten öteye geçmediğini söylemişti ama ya tersi olsaydı?
Peki ben neden kendi kendime gelin güvey olmuştum? Neden hiç yaşanmamış ihtimaller üzerinden senaryolar kurmuş, sonunda da bedelini kendime ödetmiştim?
Düşündükçe, ne kadar büyük bir aptallık yaptığımı daha net görüyordum. Bu bir cesaret meselesi değildi; bu, kontrolsüzlüğün, içimde birikenlerin ve susturamadığım düşüncelerin sonucuydu. Mantığımın çoktan terk ettiği bir yerde, duygularım başıboş kalmıştı.
Sanırım… ben gerçekten hiç iyi değildim.
Psikolojim artık iyice isyan bayraklarını çekmiş olmalıydı. Aklı başında olan hiçbir insan, bunu kendine yapmazdı. Mantığım kısa bir süreliğine de olsa ait olduğu yere dönmeye karar vermiş olmalıydı ki, bütün bunları düşünebiliyordum. Belki de ilk kez kendime dışarıdan bakabiliyordum.
“Ben… sanırım ihaneti hazmedemedim,” dedim. “Emre… yani Şule’nin nişanlısı.”
Bu kelimeler ağzımdan dökülürken bile midem bulandı.
“O adam benim en yakın arkadaşımdı, biliyor musun?”
Sesim farkında olmadan kısıldı. “Çoğu zaman birlikte bir şeyler yapardık. Şule’yi ona defalarca emanet etmişliğim vardı.” Bu cümle, boğazımda düğümlendi.
Bir an duraksadım. Geçmişin parçaları zihnimde düzensizce çarpışıyordu.
“Ne zaman başladı aralarındaki şey… Benimle birlikteyken mi?”
Başımı iki yana salladım. “Bilmiyorum. Beni aptal yerine koymuşlar. Ama… bir keresinde şüphelenmiştim.”
Derin bir nefes aldım. “Sonra kendime kızdım. Konduramadım. Yakıştıramadım. Çünkü insan, en yakındakilerinden böyle bir şey beklemiyor.” Dudaklarım titredi. “Ama olanlar ortada. Kısacası… ağır geldi.”
Konuşmam bittiğinde içimdeki yük hafiflemedi; aksine daha da somutlaştı. Ortada bir enkaz vardı ve ben, o enkazın tam ortasında, altında sıkışıp kalmıştım. Aslı tek kelime etmeden beni dinledi. Ne acele etti ne de araya girdi. Sadece sustu… ve dinledi.
Sonra sakin ama net bir sesle konuştu:
“Sen aptal değilsin. Bu onların karaktersizliği.”
Bu cümle bir anda her şeyi çözmedi elbette. Ama ilk kez biri, yaşadıklarımı küçümsemeden, sorgulamadan, üstü kapalı suçlamadan söylemişti bunu. İçimde bir yerde, ince bir çatlak oluştu. Belki de iyileşme böyle başlıyordu; biri sana, yıkımın senin hatan olmadığını söylediğinde.
Ben hâlâ iyi değildim. Ama ilk kez… tamamen yalnız da hissetmiyordum.
Aslı’nın sözleri bir süre kafamda yankılandı. Karşımdaki sessiz duruşu, sakin bakışı ve hafif eğilmiş başı… hepsi bir yandan güven veriyor, diğer yandan üzerimdeki etkiyi artırıyordu.
“Peki… o zaman ben ne yapacağım?” diye sordum, sesi biraz sert çıktı ama kendimden utanarak. “Sadece… her şeyi geride bırakmalı mıyım?”
Aslı gözlerini bana dikti, ama hiçbir duyguyu açıkça göstermiyordu. Sadece bir an duraksadı, sonra yavaşça konuştu:
“Her şeyi geride bırakmak… bazen tek seçenek gibi görünebilir. Ama unutma, senin kontrolün dışında gelişen olaylar için kendini suçlamamalısın.”
“Kontrolüm dışında mı?” diye mırıldandım. “Bazen öyle hissetmiyorum. Sanki her şey… her şey benim hatam gibi. Kendime yaptığım kötülükler, farkında olmadan aileme karşı yaptığım hatalar zincirleme gibi geliyor.”
Aslı başını hafifçe salladı, gözlerindeki dikkat ve sabır sabit kaldı:
“Zincirleme falan yok. Olanlar, onların seçimleri. Senin hislerin… senin kendi içinde yaşadığın bir süreç. Kendi başına yıkıcı olmasına izin veremezsin.”
Bir an duraksadım. Onun kelimeleri bir yandan mantığımın sesi gibi geliyordu, bir yandan da üzerimde başka bir ağırlık bırakıyordu.
“Yani… ben kendime kızmayı bırakmalıyım mı?” diye sordum, neredeyse fısıldar gibi.
“Evet,” dedi Aslı sakin ama kararlı bir sesle. Çok tuhaf biliyorum ama şuan sanki bir psikolog ile konuşuyor gibiydim.
“Ama bu, hislerini yok saymak anlamına gelmez. Sadece onları doğru yere koymayı öğrenmelisin. Kendine zarar vermeyi bırak. Kendini suçlamayı bırak.”
O anda, Aslı’nın gözlerindeki bu sabit, soğukkanlı ve anlayışlı bakış… istemsizce etkilenmeme sebep oluyordu. Kendi duygularımı kontrol etmeye çalışırken, farkında olmadan onu izliyordum.
“Sen…nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun,” dedim, sesim yine istemsizce çıkıverdi. “Beni dinlerken, yargılamadan… sadece…” Kelimeler yarıda kaldı, Aslı hafifçe başını eğdi ama herhangi bir tepki vermedi.
“Bazen sadece dinlemek gerekir,” dedi sessizce. “Konuşmak, açıklamak ya da yargılamak her zaman gerekli değildir. Seni kim yargıladı bilmiyorum ama. Sadece… anlamaya çalışmak yeterli olabilir.”
O cümleleri duymak, içimde bir nebze olsun ferahlık yarattı. Ama aynı zamanda… Aslı’nın farkında olmadan üzerimde yarattığı etkiyi daha da belirginleştiriyordu. Bir yandan mantığım onun yalnızca dışardan bir göz olduğunu benim yaşadıklarımı anlıyamayacağını fısıldıyordu.
“Sen neden yaptın?”
Bu defa soruyu soran bendim. Benim için neden kavga ettiğini gerçekten merak ediyordum.
Sorumu duyunca bakışlarını benden çekti, camın ardından uzanan karanlığa dikti gözlerini. Dışarısı geceye gömülmüştü; sokak lambalarının solgun ışığı bile içeri sızmaya çekiniyor gibiydi.
“Son günlerde çok kavga etmek istiyordum,” dedi umursamaz bir tonla. “Ben de ‘neden olmasın’ dedim ama sayıları hesaba katamamışım.”
Dudağının kenarında belirsiz bir gülümseme belirdi. Vardı ama yok gibiydi; yarım kalmış bir ifade gibi.
“Nasıl yani?”
“Ya…” dedi omuz silkip. “O kızlara sinir oldum, canım sıkıldı, dalasım geldi.”
Sonra sesi kısıldı. Kafasının arkasını ovuştururken devam etti:
“Gerçi daha çok onlar bize daldı ama neyse. Anlayacağın, 'sen birde karşı tarafı gör' demeyi çok isterdim ama pek bir hasar bıraktığımızı sanmıyorum.”
Bunu söylerken gülümsemesi genişledi. Dayak yemişti ama olan biteni dalgaya vuruyordu. Onun bu hali, benim asık yüzümdeki ifadeyi de yumuşattı; dudaklarımın kenarına ufak bir tebessüm kondurdum.
“Çok canın yandı… Yani, canınız yandı mı?”
“Yok ya, sanırım,” dedi hafif sitemli bir kahkahayla. “Çünkü bayılmışım. Biri kafama sağlam bir şeyle vurmuş, sonrası yok.”
'Sonrası yok' derken bu kadar rahat olması içimi kemirdi. Odaya çöken sessizlik, monitörün düzenli bip sesleriyle bölünüyordu. Beyaz duvarlar, floresan ışığın altında daha da soğuk görünüyordu.
Bakışlarım kaşının kenarındaki morluğa kaydı. Işık vurdukça rengi koyulaşıyor, daha da belirginleşiyordu. Elim istemsizce ona doğru uzandı, sonra havada duraksadı. Dokunursam dağılacakmış gibi geldi. Yüzündeki morlukların aksine yanağında daha yeni olduğu belli olan başka bir yara vardı. Parmağım ile kendi yanağıma dokundum.
“Peki yanağına ne oldu?” diye sordum.
Soruyla birlikte parmak uçlarını yanağındaki yaraya götürdü. Dokunuşu tereddütlüydü; sanki oraya değmek, hatırlamak istemediği bir şeyi çağırıyordu. Bir anlığına bakışları boşluğa kaydı. Ardından yüzü gerildi, az önceki rahat hâlinden eser kalmadı.
“Arka bahçeden merdiveni alınca,” dedi kısa bir duraksamayla, “ağacın dalı çizdi.”
Merdiven kelimesi zihnimde yankılandı. Bir saniye bile sürmedi. Kafamın üzerinde sanki bir ampul yandı. Bu kız… odama balkondan girmişti. Ve bunun sebebi bendim.
Daha iyileşmemiş yaralarının üzerine bir yenisi eklenmişti. Benim yüzümden.
“Benim yüzümden,” dedim. Sesim fısıltıdan bile kısıktı.
Hemen başını salladı. “Saçmalama,” dedi. “O ağacı sen oraya koymadın sonuçta. Biraz daha dikkatli olabilirdim.”
Ama içimdeki ses susmuyordu. Hayır, ağacı ben dikmemiştim belki ama o merdiveni almasının sebebi bendim. Sebep değişmiyordu.
“Bir anlık öfkem,” dedim sonra, “sadece bana değil, herkese zarar veriyor.”
Bunu söylerken yerinden kalktı. Adımları yavaştı; sanki her hareketi belli bir ritim halindeydi. Yanıma geldi, boş kalan yere baktı. Göz göze geldiğimizde oturmak için izin istediğini anladım. Biraz kenara kayıp, ona yer açtım.
Yanıma oturduğunda aramızdaki mesafe çok azdı ama yine de dokunmuyorduk. Hastane odasının sessizliği üzerimize çökmüştü.
“Öfken,” dedi, sesini toparlamaya çalışarak, “başkalarından çok sana zarar veriyor. Bunu görmüyor musun?”
Gözlerimi kaçırdım. Kendime zarar veriyordum, evet. Ama asıl yarayı ben değil, ailem alıyordu. Babam, benim yaptığım her aptallıkta biraz daha içine kapanıyordu; omuzları her seferinde biraz daha çöküyordu. Annem, gün geçtikçe derdine yeni dertler ekliyordu. Timuçin… bu yaşında yaşamadığı travma kalmamıştı.Ben başlı başınca belaydım onlar için.
Ailem için adeta kara bir bulut gibiydim. Nereye gitsem, üzerlerine gölge düşüyordum.
Sessizlik uzadı. Sonra onun sesi geldi, bu kez daha yumuşak.
“Bunu tek başına taşıma,” dedi. “Herkes hata yapar. Ama sen her hatanın bedelini tek başına ödüyorsun.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerinde yargı yoktu. Acıma da yoktu. Sadece anlayan bir bakış vardı.
“Bilmiyorum nasıl duracağımı,” dedim. “Nasıl hayatta kalacağımı bilmiyorum.”
Derin bir nefes aldı. “O zaman,” dedi, “en azından kaçmamayı dene. Yanında ailen varken.”
Bu söz, beklediğimden daha ağır geldi. Boğazım düğümlendi. Cevap veremedim önce sonra derin bir nefes
“Ben kalıp savaşmayı bilmiyorum, Aslı. Bundan sürekli kaçışlarım.”
Hayatım boyunca hep kaçtım. Zor gelen her şeyden, yüzleşmek zorunda kaldığım her duygudan… Şimdi bu kadar derin bir zorluğun içinde debelenmemin sebebi de buydu. Bir bataklığın ortasında çırpınıyor gibiydim; ne ilerleyebiliyor ne de çıkabiliyordum. Çünkü ben savaşmayı bilmiyordum. Kaçardım.
“Sadece…” dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. “Kaçmayı biliyorum.”
Gülümsedi ama yine gözlerinde o bilindik ıslaklık vardı.
“O zaman,” dedi sakin bir kararlılıkla, “birlikte öğreniriz.”
Bir an durdu, sonra devam etti:
“Kaçmamayı da, savaşmayı da birlikte başarırız. Çünkü kaçmak… çok yoruyor.”
Bu cümle, beklemediğim bir yerden vurdu beni. Neden böyle bir şey söylediğini anlayamadım. Ben kendimden kaçarken, Aslı neyden kaçıyordu ki?
Gözlerimi ona çevirdim. Yüzünde alıştığım o güçlü ifade vardı ama derinlerde bir yerde, saklamaya çalıştığı başka bir şey daha hissediliyordu. Belki de onun cesareti, hiç korkmamasından değil; korkusuna rağmen ayakta durabilmesindendi.
Ve ilk kez şunu düşündüm:
Belki de savaşmayı öğrenmek o kadar da korkutucu değildir. Diğer yandan bu red edilemeyecek bir teklifti. Savaşmayı Aslı ile öğrenmek.
Yine o bilindik sessizlik çöktü aramıza. Derin ama bir o kadar da gürültü dolu bir sessizlik. Bu sessizliği bozan şey, kapının tıklayıp sonra usulca aralanması oldu. Ardından canın bedeni gerginliği ile içeri girdi.
"Varya, şu hastanelere sağlam gelip hasta çıkıyor insanlar!" dedi Can, isyan dolu bir sesle ve pat diye koltuğa kendini bıraktı. Sanki bütün dünyayı tek başına sırtlamış gibi… Yine neye kızmıştı, kestiremiyordum ama gürültüsünden belli oluyordu.
"Ne oldu ki?" diye sordu Aslı, kaşlarını kaldırarak.
Can derin bir nefes aldı, sanki evrenin adaletsizliğini anlatacakmış gibi.
"Daha ne olsun… Acıktım, bir tost alayım dedim. Almaz olaydım. Bir tost… 150 TL! 150 TL! Acaba tostun içine altın mı koyuyorlar, ben mi anlamıyorum?"
Aslı gözlerini devirdi ve hafifçe güldü. Bir anlığına o gerginlik dağılmıştı.
"Bu kantinciler kesin bankacılık da yapıyorlar," dedi Can, aldığı tostun fiyatına hâlâ söylenirken. Biz sadece onu izliyorduk; aramızda sessiz bir anlaşma vardı: Can hala sinirle söylenirken. Parası çok değerliydi. Çocukken de böyleydi. Sanırım kaç yaşına gelirse gelsin hiç değişmeyecek.
"Yani, gerçekten… 150 TL bir tost için… Ekmek mi altın kaplıydı, peynir mi altın tozunamı buladılar. Sucukların üretildiği hayvanlara altın suyumu içirdiler?" diye mırıldandı Can, tostunu adeta inceleme altına alarak.
Aslı onun bu haline kıkırdadı.
"Can, buradan çıkınca kantincileri protesto edelim."
Can ciddi bir şekilde durdu, sonra dramatik bir şekilde:
"Protesto mu? Bu benim niye aklıma gelmedi ki. Benim tost hakkım gasp edildi, bu bir insan hakkı ihlali!" sanırsın yaşam hakkı elinden alınmış.
Bir an durdu. Gerçekten durdu. Konuyu ciddi ciddi düşündüğü her hâlinden belliydi.
"Ben protesto edemem ki… Ben polisim. Düzeni bozamam," dedi.
Bunu öyle içten, öyle samimi söylemişti ki sanki ortada ülke güvenliğini tehdit eden bir tost krizi vardı. Sorun fiyatlar değil, onun polis oluşuydu.
"Aslı, sen yapsan benim yerime?"
İşte o an anladım. Yok, bu adamın ideolojik bir duruşu falan yoktu. Bildiğin parasal sıkıntıları vardı. Cimri… başka bir şey değil.
"Valla size de alacaktım ama fiyatı öğrenince bir tane yeterli dedim," dedi ve elindeki tostu sağa sola çevirip bir bana, bir Aslı’ya baktı. Sanki tost değil de aile yadigârı bir şey tutuyordu.
"Aslı, sana yarısını veririm," dedi bu kez bana dönerek.
"Sen koklasan da olur, açım ben," diye ekledi ve lafı biter bitmez tosttan kocaman bir ısırık aldı. Güya yarısını Aslı’ya verecekti.
Aslı birkaç saniye tosta, sonra Can’a baktı. Sesli bir kahkaha attı.
"Can… senin matematikle ciddi bir husumetin var değil mi?"
Can ağzı doluyken omuz silkti.
"Bu yarı… manevi bir yarı, ciddiye alma" dedi, bir ısırık daha alırken. Can dört ısırıkta tostu bitirdi.
"Yarabbi, çok şükür," dedi karnını okşayarak. Midesi doyunca yüzüne de renk gelmişti.
"Aslı, seni eve bırakayım, daha fazla geç olmadan." O ayağa kalkınca Aslı da yerinden doğruldu.
"Atilla yalnız mı kalacak?" diye sordu; sesi hafifçe endişeliydi. İçim istemsizce burkuldu.
"Merak etme, ben koca bebek için geri geleceğim," dedi Can. Kaşlarım çatıldı. Ona ters bir bakış attım.
"Dikkatli sür," dedim. Kafasını salladı, ama gözlerindeki hafif gülümsemesi gözümden kaçmadı.
"Merak etme," diyerek odadan çıkınca yine Aslı ile yalnız kaldım.
"Kendine dikkat et," dedi sessizce.
"Sen de," dedim, hafif bir tebessümle yine küçük adımlarla yürüyüp çıktı odadan. O gidince odada derin bir sessizlik çöktü. Yalnız kalmıştım, kendi düşüncelerim ve Aslı’nın bıraktığı boşlukla baş başa.
Aslı Kayalı
Hayat tuhaf bir yerdi. Kimi insanlar bir gün daha yaşayabilmek için dişleriyle tırnaklarıyla tutunurken, kimileri sahip oldukları o tek hayatı omuzlarında ağır bir yük gibi taşıyordu. Aynı gökyüzünün altında, aynı nefesi soluyarak bambaşka savaşlar veriliyordu; bazıları görünür, bazılarıysa sessizdi. En tehlikelisi de kimsenin fark etmediği o sessiz olanlardı.
Atilla İlhan, işte o sessiz savaşlardan birinin tam ortasında kalmıştı. Dışarıdan bakıldığında hayatı devam ediyordu; kalbi atıyor, akciğerleri nefes alıyor, zaman onun için de ilerliyordu. Ama yaşamak ile hayatta kalmak arasında ince bir çizgi vardı ve Atilla o çizginin çoktan öteki tarafına savrulmuştu. İçinde büyüyen boşluk, gün geçtikçe daha çok yer kaplıyor; neşenin, umudun ve mantığın önünü tıkıyordu.
Hayatını sonlandırma düşüncesi ona göre haklı sebeplere dayanıyordu. Biriken hayal kırıklıkları, yarım kalmış cümleler, içine atılmış kelimeler… Hepsi gözünde devleşmiş, kaçınılmaz bir son gibi duruyordu. Oysa gerçekte her şey çok daha basitti. Büyük felaketler değil, küçük anlar yıkmıştı onu. Bir anlık öfke, birkaç saniyelik bir bocalama ve kontrol edemediği duygular… Hepsi birleşip telafisi zor bir yanlış karara sürüklemişti.
İnsan bazen en büyük hatayı, en zayıf olduğu anda yapardı. Atilla İlhan da tam olarak bunu yapmıştı; düşünmeden, durup nefes almadan, yarının ihtimalini hesaba katmadan. O an ona sonsuz gibi gelen acı, aslında geçip gidecek bir fırtınaydı. Ama fırtınanın ortasında bunu görmek, çoğu zaman imkânsızdı.
Ve bazı kararlar vardı ki, alındığı an değil; sonuçlarıyla insanın kaderine kazınırdı.
Can’la birlikte hastanenin uzun koridorlarında ilerlerken aklım hâlâ o odadaydı; Atilla İlhan’ın yanında. Onu orada öylece bırakmak içime sinmiyordu. Mantığım bunun doğru olmadığını söylüyordu ama hislerim çok daha yüksek sesle konuşuyordu. Çünkü psikolojik olarak iyi olmadığı belliydi. Bunu görmek için uzman olmaya gerek yoktu.
Ben bir psikolog değildim. Ama hayatım, istemeden de olsa, beni psikolojinin tam ortasına sürüklemişti. Yaşadıklarım, dinlediklerim, atlattıklarım… Hepsi bana kitaplardan öğrenilmeyen bir farkındalık kazandırmıştı. Elbette kendimi bir uzmanla kıyaslayacak kadar iddialı değildim; bunu söylerken abarttığımı biliyordum. Ama şundan emindim: İnsanın karanlığını tanımak için bazen diplomaya değil, aynı çöküşten geçmiş olmaya ihtiyaç vardı.
Bir zamanlar benim de psikolojim iyi değildi. Hatta çoğu zaman “iyi” kelimesine yaklaşmıyordu bile. Belki de bu yüzden Atilla İlhan’a baktığımda bir hastadan fazlasını görüyordum. Onun gözlerinde —bilinci kapalı olsa bile— kendimden bir parça yakalamıştım. O çaresizliği, o vazgeçmişliği… İnsan unutmak istese bile, kendine benzeyeni hemen tanıyordu.
Ve belki de beni asıl huzursuz eden şey buydu.
Onu geride bırakmak, bir zamanlar kendimi o odada yalnız bırakmak gibiydi.
"O kız için yapmamış," dedim.
Can durdu, anlamaya çalışır gibi bana baktı.
"Anlamadım," dedi sonunda.
"Sen dedin ya… Biz konuşmuştuk. ‘Neden Şule için bunu yaptı, anlamadım’ demiştin. İşte… o kız için yapmamış," diye açıkladım.
Söylediğim anda Can yürümeyi birden bıraktı ve hızla yüzünü bana çevirdi. Gözleri tuhaf bir ifade taşıyordu; şaşkınlık ve anlamlandıramama karışımı.
"Ne dedi ki sana… yoksa itiraf mı etti?" diye fısıldadı, hâlâ şaşkın. Ama ben anlamıyordum. Sonuçta bu kadar büyük bir şey söylemedim. Hem Atilla neyi itiraf edecekti ki?
"Anlamadım… bana ne itiraf edecekti ki?" dedim, merakımı bastırmaya çalışarak.
Can bir an duraksadı, ağzını açıp kapattı. Sanki kelimeler boğazında düğümlenmişti.
"Şey… yani hmmm…"
"Ne demek istiyorsun?" diye bastırdım, içimde bir tedirginlik yükseliyordu.
"Yani… eğer itirafı, ihanete uğramış gibi hissetmesine bağlıysa… evet, bana itiraf etti," dedi sonunda.
Yüzüne baktım. O gülümseme… sahteydi. İçime bir kurt düştü, boğazımda düğüm gibi hissettim. Can bunu saklamaya çalışıyor, ama gözlerindeki korku ve çekingenlik her şeyi ele veriyordu.
"Can… başka bir şey mi vardı?" diye sordum. Bakışlarını benden kaçırıyor, samimiyetsiz bir şekilde gülüyordu. Bu gülümseme maskeydi, sahteydi. Kalbim hızlı hızlı çarpıyordu; içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
"Yok be kızım… Atilla kimseye söylemeyeceğim, sorun çıkmasın diye bir şey dedi de. Bende bu yüzden itiraf etti mi diye sordum," dedi sonunda, sessizleşnişti ve hâlâ huzursuzdu. Sanki söylememesi gereken bir şeyi söylemenin huzursuzluğu vardı üzerinde.
Konuşurken dışarı çıkmıştık. Hava güzeldi; ama yazın da artık sonuna geliyorduk. Hafiften esen rüzgâr, yüzümü okşuyordu sanki. Hastanenin bahçesine adım attığımda ise ruhum, duvarlarının arasında kalmış gibiydi. Çaresizlik, şu hayattaki en iğrenç duygu olabilir. İnsanın elinden hiçbir şey gelmemesi, çırpındıkça daha da batması kadar ağır bir his yoktu.
Atilla da bir çıkmazın içindeydi belli ki; yaptıklarıyla söyledikleri birbiriyle çelişiyordu. Eski sevgilisine karşı bir duygusu olmadığını söylüyordu ama davranışları tam tersini haykırıyordu. Ne kadar, ihanete uğradığı için öfkeyle yaptığını söylese de bence durum bundan çok daha farklıydı.
“Can, Atilla şu kızı… çok mu seviyordu?”
Neden bunu sordum bilmiyorum ama içimde bir yer bunu delicesine merak ediyordu.
Can, arabanın kapısını binmek için açtığında bana kısacık bir bakış attı ve arabaya bindi. O binince ben de bindim. Hâlâ cevap bekliyordum.
Arabayı çalıştırmadan önce yönünü bana çevirdi.
“Atilla, Şule’yi bir zamanlar çok sevdi ama…”
Bu kelimenin arkasından gelecek cümleleri merak ettim. Çünkü amalar hep derindi; insanın içini deşen türdendi.
“Ama?” dedim, devam etmesi için.
“Ama Şule ona karşı hep çıkarcı oldu. Atilla, Şule’ye her konuda çok açıktı ve Şule bunu kullanmaktan hiç geri durmadı. Sadece Şule de değil… orada edindiği bütün arkadaşlıklar da ne yazık ki pek sağlıklı değildi.”
Yönünü tekrar yola çevirdi, kontağı çevirdi. Söyleyecekleri bununla sınırlı değildi; dudaklarının sürekli aralanıp kapanmasından anlıyordum. Ama neyi, nasıl söyleyeceğini kestiremiyor gibiydi.
“Atilla saf kalplidir. Çok çabuk kaynaşır ve kolay güvenir. Çocukken de öyleydi. Sevdiği insanlara, değer verdiklerine karşı asla geri durmazdı. Bu iyiliği ona hep kötülük olarak döndü ama o yine de iyi olmaktan vazgeçmedi.”
Etrafına bu denli iyi ve merhametli olan biri, kendine nasıl bu kadar acımasız ve merhametsiz olabilirdi? Eskiden de böyle miydi, yoksa şu anki durumunun bir yansıması mıydı? Kendine bu kadar acımasız oluşunu çözemiyordum.
“Atilla eskiden… yani yatağa mahkûm olmadan önce de kendine karşı bu kadar acımasız mıydı?” diye sorduğumda Can burnundan güldü.
Aslında bu, sorumun cevabıydı ama yine de onun dilinden dökülecekleri duymak istiyordum.
“Hayır, asla. Bakma onun şimdi beton gibi, ruhsuz görünen hâline. Kazadan önce Atilla girdiği her ortama ışık saçardı. Çok gülen biriydi. Şimdilerde hiç gülmese bile, kahkahaları sokakta çınlardı. Şakalar yapardı. Şimdiki gibi umursamaz, nemrut biri değildi.”
Sanki o günleri yeniden hatırlamış gibi bakışları anlık bir boşluğa daldı; yine de gözleri yoldan hiç kopmadı. Geçmişe duyduğu özlem, dudaklarının kenarında asılı kalan o kırık ve yarım gülümsemede sessizce can buldu.
O kırık gülümseme yüzünde asılı kaldıkça, arabayı dolduran sessizlik daha da ağırlaştı. Söylenmeyen cümleler vardı; direksiyonun etrafında dolaşıp hiçbir yere konamayan kelimeler… Can’ın suskunluğu, anlatmaktan vazgeçtiği şeylerin ağırlığını taşıyordu sanki. Geçmiş, ön camdan içeri sızmış; arabanın içine, nefeslerimizin arasına yerleşmişti.
Ben sustum. Çünkü bazı anlarda sorular gereksizdir; cevaplar zaten insanın içine çoktan düşmüştür. Atilla’nın yokluğu, bir koltukta eksik kalan beden gibi değildi onlar için, havada asılı kalan bir boşluk gibiydi. Ne dokunulabiliyordu ne de yok sayılabiliyordu. Varlığıyla alıştıkları birinin yokluğu, insanın içini yavaş yavaş oyan bir sessizliğe dönüşüyordu.
Camdan dışarı baktım. Yol uzadıkça içimdeki düşünceler de uzadı. Bir insan ne zaman bu kadar susar? Ne zaman kendinden vazgeçer de başkalarının yükünü sırtlanmaya devam eder? Atilla’nın yatağa mahkûm bedeni gözümün önüne geldi; ama asıl ağır olanın, o yatağa zincirlenmiş ruhu olduğunu biliyordum. Beden iyileşir bir şekilde yada alışılırdı ama ruh... İşte onu iyi etmek en zor şeydi.
Can vites değiştirdi. Arabanın sesi, sessizliği bir anlığına yarıp geçti ama içimizdeki boşluğu dolduramadı. O günleri hatırlamak ikimiz O'nun için de kolay değildi; çünkü hatırlamak, geri dönmenin mümkün olmadığı yerlere yeniden bakmaktı. Ve bazı anılar vardı ki insan onlara baktıkça, kendinden biraz daha eksilirdi.
O an anladım:
Atilla’nın yokluğu yalnızca onun başına gelen bir felaket değildi.
O yokluk, dokunduğu herkesin içinde sessizce büyüyen bir yaraydı. Dokunduğu hayatlar ya hediye ettiği gülüşlerdi belki onun yokluğunu böyle ağır ve derin kılan şey. Geçer mi? Bilmem ama onların Atilla'yı bırakmak gibi bir niyeti yok. Belki de benim de.