KURTULUŞ YOK
Hastanenin önüne çıktığımda, gecenin serinliği yüzüme çarptı. Gökyüzü karanlıktı, şehir ışıkları asfaltın üzerinde yankılanıyordu. Ama içimde, o fısıltının yarattığı uğultu vardı:
“Bu daha başlangıç.”
Murat birkaç adamıyla birlikte girişte bekliyordu. Omuzlarını dikleştirdi, yüzündeki ciddiyet daha da belirginleşti. “Bütün çıkışları tuttuk,” dedi. “Ama eminim ki adam çoktan uzaklaştı.”
Etrafı inceledim. Hastane sessizdi ama huzurlu değildi. Gölgeler içinde bir şeyler saklanıyordu. İçimdeki his bana bu işin bitmediğini söylüyordu.
Ve sonra, onu gördüm.
Feray.
Hastane kapısında durmuş, beni izliyordu. O bakışı daha önce de görmüştüm. Yıllar önce, omzuma dikiş attığında. Savaş alanında yaralanıp geri döndüğümde. Ama bu sefer gözlerinde sadece endişe yoktu.
Bu sefer, korku vardı.
Yanına yürüdüm, gözlerimi ondan ayırmadan. “Feray.”
Sesi titrek çıktı. “Az önce… burada şehit olabilirdin.”
Omuz silktim. “Ama olmadım.”
O, gözlerini kaçırmadı. “Ama bir gün şehit olacaksın.”
İçimde bir şey sıkıştı. Çünkü söyledikleri doğruydu. Ama ben bu gerçeği çoktan kabullenmiştim.
“Feray, burası artık güvenli değil.”
Kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?”
Murat araya girdi. “Feray Hanım, bu saldırı rastgele değildi. Yağız’ı takip ediyorlar. Ve eğer buraya kadar geldilerse, bu işin sınırları aştığını gösterir.”
Feray yutkundu. “Ben… ne yapmam gerekiyor?”
Bana sorduğu bu soru, her şeyin ağırlığını sırtıma bindirdi. Onu korumak istiyordum ama Feray korunmaya alışkın biri değildi. O, hayatı boyunca savaşmıştı—şehadetle, hastalıklarla, zamanla.
Ve şimdi bu savaş, onun kapısına kadar gelmişti.
Yavaşça söyledim. “Gitmen gerekiyor, Feray.”
Şaşkınlıkla geri çekildi. “Gitmek mi? Nereye?”
Derin bir nefes aldım. “Bilmiyorum. Ama buradan, benden uzak olmalısın. Eğer bu savaşın içine çekilirsen, ben… bu işi yapamam.”
Yüzü sertleşti. “Senin için gitmeyeceğim, Yağız.”
Bunu bekliyordum. “Kendin için git.”
Gözlerimi kaçırdım. Eğer bakmaya devam edersem, onu göndermekten vazgeçebilirdim.
Aramızdaki sessizlik dakikalarca sürdü. Sonunda, hafif bir nefes verdi. “Gitmeyeceğim.”
Bu kelime mideme yumruk yemişim gibi hissettirdi. “Feray, bu iş ciddi. Seni hedef alabilirler.”
Başını iki yana salladı. “Beni hedef alırlarsa, en azından buradayım. Seni görmeden endişelenmektense, burada olup gözümün önünde kalmanı tercih ederim.”
İnatçıydı. Ve onu tanıyordum. Beni dinlemeyecekti.
Ama en kötüsü… içten içe, onun burada kalmasını istememdi.
---
ÜÇ GÜN SONRA
Sabah güneşinin soluk ışıkları, gökyüzünde turuncu ve mavi tonları arasında sıkışmıştı.
Murat, Baran ve ben, bir depoda haritanın üzerinde çalışıyorduk. Önümüzde, sınır hattındaki küçük bir kasabanın görüntüsü vardı.
Murat, haritayı işaret ederek konuştu. “İstihbarata göre, Kurt burada saklanıyor.”
Kurt.
Bu isim beynimde yankılandı. Radikal örgütün liderlerinden biri. Tehlikeli. Usta bir iz sürücü ve savaşçı. Onu yakalamak, savaşı bir adım öne taşımak demekti.
Ama Murat’ın sesi daha da ciddileşti. “Ama tek sorun bu değil.”
Gözlerimi ondan ayırmadım. “Ne?”
Murat yüzüme baktı. “Seni vuran adamın izleri de burada.”
Damarlarımda soğuk bir öfke yayıldı.
O adam…
O gece ormanda beni vuran, ama şehit olmama sebep olmayan…
Beni tanıyor muydu?
Neden dizimden vurmuştu?
Onu bulmam gerekiyordu. Ve bunun tek bir yolu vardı.
Av olmaktan çıkıp avcı olmak.
Tüfeğimi aldım. Yeleğimi giydim.
Murat kaşlarını kaldırdı. “Bu kadar kolay mı? Gitmeye mi karar verdin?”
Ona baktım. “Zaten gitmem gerekiyordu.”
Tam çıkmaya hazırlanırken, arkamdan bir ses yükseldi.
“Yağız.”
Durdum. Sesin sahibini biliyordum.
Feray.
Ona döndüm. Gözleri benimkine kilitlendi. “Sen bir savaşın içine gidiyorsun.”
“Evet.”
Yavaşça yaklaştı. “Ve geri döneceksin, değil mi?”
Onun sorusunun altında yatan asıl şey, sözlerin değil, sessizliğin anlattıklarıydı.
Eğer döneceğim dersem, yalan söylemiş olabilirdim.
Ama eğer bir şey söylemezsem, bu daha büyük bir yara açardı.
Derin bir nefes aldım. “Döneceğim.”
Feray gözlerini kaçırmadı. “Bunu bana kaç kere söyledin, Yağız?”
Sessizlik.
Sonra, hafifçe başını salladı. Gözleri parlıyordu ama ağlamıyordu. Feray kolay ağlayan biri değildi.
Ama bu sefer, içindeki savaşın büyüklüğünü hissettim.
Sonra beklenmedik bir şey yaptı.
Elini uzattı, parmaklarını bileğime hafifçe dokundurdu.
Sanki, gerçekten orada olup olmadığımı kontrol eder gibi.
Gerçek miydim?
Yaşıyor muydum?
Benim cevabım, onun dokunuşunun içinde saklıydı.
Ve sonra, elini geri çekti.
Bana sırtını döndü.
Gitti.
Ama ben, onun bu sefer gitmediğini biliyordum.
Çünkü Feray, buradaydı.
Ve artık o da bu savaşın bir parçasıydı.
Ama bu, onu kurtarmak için savaşmayacağım anlamına gelmiyordu.
Tam aksine.
Bu, kazanmak için her şeyimi vereceğim anlamına geliyordu.
Ve bu savaşı bitirecektim.
Ne pahasına olursa olsun
KAN VE GÖLGE
Kasabanın hemen dışındaki yolda ilerlerken, zihnimde yalnızca bir şey vardı: intikam.
Sınır hattına yaklaştıkça içimdeki sessizlik daha da derinleşti. Geceleri uyurken zihnimde yankılanan mermi sesleri, patlamalar, düşen arkadaşlarımın çığlıkları… Hepsi birer gölge gibi peşimdeydi. Ama bu sefer, bu gölgelerin içinde avcı ben olacaktım.
Murat yanımda yürürken sessizce konuştu.
“Planın ne?”
Haritayı açtım. İstihbarat raporları, düşmanın eski bir fabrikada saklandığını söylüyordu. Bölge mayınlı olabilirdi. Dikkatli olmak zorundaydık.
“Sızacağız. Sessiz ve hızlı olmalıyız.”
Baran gözlerini kısıp etrafı inceledi. “Bu kadar kolay olmayacak, Yağız. Eğer Kurt buradaysa, en az yirmi adamı vardır.”
Başımı salladım. “Biliyorum. Ama burada olmanın bir sebebi var. O gece beni vuran adamın izleri buraya kadar geliyor. Eğer bu işin içinde bir şeyler dönüyorsa, bu adam benim için bir mesaj bırakmak istiyor olabilir.”
Murat silahını kontrol etti. “O zaman mesajına cevap verelim.”
Bir saat sonra, fabrikanın hemen dışındaydık. Gölgelerin içinde kaybolduk. Soğuk rüzgar, etraftaki paslı metal kokusunu daha da belirgin hale getiriyordu. İçeriden gelen konuşma sesleri duyuluyordu.
Silahım elimdeydi. Nefesimi kontrol ettim. Savaş bir nefesle başlar, bir nefesle biter.
İçeri süzüldük. Düşmanları tek tek sessizce etkisiz hale getirirken, gözlerim sürekli tetikteydi. Burada bir şeyler… yanlıştı.
Çünkü bu bir tuzaktı.
Kapının arkasında bir silah sesi yankılandı. Mermiler duvarlara saplandı. Hızla pozisyon aldım, karşılık verdim. Kaos başlamıştı.
Baran, bir düşmanı yere serdi, Murat bir diğerini. Ama adamlar durmuyordu. Birer birer üzerimize geliyorlardı.
Ve sonra… onu gördüm.
Beni vuran adam.
Simsiyah giysiler içinde, yüzü karanlığın içinde kaybolmuştu. Ama ben onu tanıyordum.
Göz göze geldik.
Ve kaçmaya başladı.
Onun peşinden koştum. Tüfeğimi kaldırdım ama onu burada öldürmek istemiyordum. Sorgulamam gerekiyordu.
Merdivenlerden yukarı çıkarken, içimdeki öfke ve merak birbirine karışıyordu. Kimdi bu adam? Neden beni hedef almıştı?
Onu köşeye sıkıştırdım.
“Bitti.” dedim.
Adam başını kaldırdı. Ve gözlerime baktı.
Sonra, beklenmedik bir şey söyledi.
“Seni öldürmek istemedim.”
Öfkem daha da yükseldi. “O gece bana nişan aldığında, bunu düşünmedin mi?”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Sana sadece bir uyarı verdim. Çünkü seninle işim bitmedi.”
Tetiğe bastım. Ama mermi sekteye uğradı. O anda, fabrikanın içinden büyük bir patlama sesi duyuldu.
Ve her şey karanlığa gömüldü.
---
Gözlerimi açtığımda, yüzüme düşen güneş ışığı beni sersemletti.
Başımı kaldırdım.
Hastanedeydim.
Yanımda oturan kişi, Feray’dı.
Gözlerini bana dikmişti. Yorgundu, ama buradaydı.
“Beni korkuttun, Yağız.” dedi.
Yutkundum. Başım dönüyordu. “Ne oldu?”
Feray derin bir nefes aldı. “Fabrikada büyük bir patlama oldu. Murat ve Baran seni çıkardı. Küçük yaralarla atlattın ama iki gün boyunca kendine gelemedin.”
İki gün…
İki gündür burada mıydım?
Elimi başıma götürdüm. O adamı hatırlıyordum. Bana söylediklerini…
“Sana sadece bir uyarı verdim. Çünkü seninle işim bitmedi.”
İçimde garip bir his vardı.
Bu savaş bitmemişti. Hatta yeni başlıyordu.
Feray elimi tuttu.
Bana baktı.
Ve o anda anladım.
Bu savaş sadece benim değildi.
Artık, ikimizin savaşıydı.