KARANLIĞIN İÇİNDE
Feray’ın elini sıktım. Küçük ama kesin bir hareketti. Ona bu savaşın içinde olduğumu, gözümü kararttığımı anlatan bir işaretti. Ama o, başka bir şey anlamış gibiydi.
“Beni böyle bırakıp gidersen, seni affetmem, Yağız.”
Sesi yumuşaktı ama içinde bir ağırlık taşıyordu. Sadece bir doktor olarak değil, bir insan olarak da savaşın ne demek olduğunu biliyordu. Birini kaybetmenin ne demek olduğunu…
Bir an, gözlerimiz buluştu. O an, sadece savaşın ve ölümün ortasında sıkışıp kalmış iki insan değildik. Daha fazlasıydık.
Ama savaş, bize nefes alacak bir an bile bırakmıyordu.
Kapı aniden açıldı. İçeri Murat girdi, yüzünde sert bir ifadeyle.
“Uyandın ha? İyi. Çok uzun süre yatamazsın, komutan.”
Gözlerini Feray’a çevirdi, sonra tekrar bana baktı. Ciddiydi.
“Dışarıda konuşmamız lazım.”
Feray’ın elleri, benimkinden yavaşça kayıp gitti. O an, içimde tuhaf bir boşluk hissettim ama bu his, Murat’ın yüzündeki gergin ifadeyle hızla kayboldu.
Murat, kapının önünde beklerken Feray’a döndüm.
“Daha sonra konuşacağız.”
Feray hafifçe başını salladı ama gözleri hala endişeliydi.
Ayağa kalkarken göğsümde bir sızı hissettim ama önemsemedim. Acı, savaşa çağrıdır.
Dışarı çıktığımda Murat beni hastane koridorunun sonundaki pencereye doğru götürdü. Buradan şehri görebiliyordum. Ama Murat’ın getirdiği haberler, manzarayı unutmama neden oldu.
“Saldırı devam ediyor.” dedi kısık sesle. “O geceki patlamadan sonra düşman geri çekildi ama tam olarak kaybolmadılar. İstihbarata göre yeni bir grup sınırı geçti. Ve işin daha da kötüsü…”
Sustu. Gözlerini bana dikti.
“Kurt geri döndü.”
Söylediği anda kaslarım gerildi. Öfkem içimde kıvrılan bir yılan gibi hareketlendi.
Kurt.
Beni vuran adam mı? Yoksa ondan daha büyük bir bela mı?
Murat devam etti.
“O adam, yani seni vuran kişi… Onun Kurt’un adamlarından biri olduğunu düşünüyoruz. Ama mesele bu değil. Asıl mesele, senin peşinde olmaları.”
Bunu zaten biliyordum. O adam, “Seninle işim bitmedi.” demişti.
Ama neden?
“Neden peşimde olduklarını biliyor muyuz?” diye sordum.
Murat başını iki yana salladı.
“Henüz değil. Ama seni hedef almalarının bir sebebi olmalı. O yüzden daha fazla bekleyemeyiz. Hemen harekete geçmeliyiz.”
Düşündüm. Eğer Kurt gerçekten geri döndüyse, bu iş büyüyordu. Artık yalnızca benim meselem değildi.
Ve bir karar vermem gerekiyordu.
Ya bu savaşa tamamen girip, geçmişimle yüzleşecek ve intikamımı alacaktım…
Ya da savaşın içinde kaybolup, Feray’ın korktuğu şeye dönüşecektim.
Nefes aldım. Kararım çoktan verilmişti.
Murat’a döndüm.
“Ne yapmamız gerekiyor?”
Gülümsedi. İşte, beklediği cevap buydu.
“Baran’la konuştum. İstihbarat bize Kurt’un yeni bir konumda saklandığını söylüyor. Ancak buraya gitmek intihar olabilir. Adamları sayıca üstün ve biz şu an yeterince hazır değiliz.”
Başımı salladım.
“Kaç adamımız var?”
“Şimdilik sadece biz.”
Bunu duyunca içimde bir şeyler kıpırdandı. Sadece biz.
İşte, en sevdiğim savaş şekli.
Feray’ın sözleri aklıma geldi. "Eğer bu savaşı kazanacaksan, benim için de kazan, Yağız."
Geri dönmek için bir sebebim vardı.
Ve artık, savaş benim için daha kişiseldi.
Başımı kaldırıp Murat’a baktım.
“Öyleyse gidelim."
ATEŞ ÇEMBERİ
Murat’la birlikte hastaneden çıkarken Feray’ın bakışlarını üzerimde hissettim. Gitmemi istemediğini biliyordum. Ama ben burada kalamazdım. Bu savaş bir şekilde bitecekti ve benim için tek bir seçenek vardı: Kazanmak.
Baran, arabanın yanında bizi bekliyordu.
“Yaşıyor musun?” diye sırıttı.
“Şimdilik.” dedim, tüfeğimi omzuma asarken.
Murat, elindeki tableti açıp haritayı gösterdi.
“Kurt’un saklandığı yer burası.”
Haritaya baktım. Eski bir taş ocağıydı. Dağlık, sarp kayalıklarla çevrili ve tek bir giriş noktası vardı.
“Burası savunmak için mükemmel ama kaçmak için berbat.”
Baran başını salladı.
“Bu yüzden dikkatli olmalıyız. Adamları sayıca fazla olabilir ama stratejik bir hata yaparlarsa onları sıkıştırabiliriz.”
Murat derin bir nefes aldı.
“Tam olarak kaç adamları var bilmiyoruz. Ama oraya girdiğimizde ya Kurt’u öldüreceğiz ya da buradan çıkamayacağız.”
Gülümsedim.
"Bunu daha önce de söyledin. Ve her seferinde geri döndük."
Baran tüfeğini kontrol edip kapıyı açtı.
“Öyleyse son bir kez daha deneyelim.”
---
Gece yarısı, taş ocağının dışı.
Gölgeler içinde ilerlerken nefesimizi bile kontrol ediyorduk. Sessizlik, yaklaşan savaşın habercisiydi.
Teleskopik dürbünle içeriyi inceledim. Dört nöbetçi, çadırların etrafında devriye geziyordu. Daha içeride kaç kişi olduğunu bilmiyorduk.
Murat alçak sesle konuştu.
“Nasıl ilerliyoruz?”
Tüfeğimin namlusunu kaldırıp en yakın nöbetçiyi işaret ettim.
“İkisini sessizce indiririz. Sonra içeri sızarız.”
Baran gülümsedi.
“Her zamanki gibi.”
Göz göze geldik. Sonra harekete geçtik.
İlk nöbetçiyi sessizce indirdim. Baran diğerini aldı. Cesetleri gölgelere çektik ve ilerlemeye devam ettik.
Taş ocağının içine doğru ilerlerken içeriden gelen sesleri duyabiliyordum. Kurt burada olmalıydı.
Murat, elimle işaret ettiğim yönü takip etti. Bir konteynerin yanında saklanarak içeriyi dinledik.
İçeriden gelen ses netti.
“Yağız’ı bana getirin.”
O an, kanım dondu.
Bu adam, bizi bekliyordu.
Murat gözlerini kıstı.
“Lanet olsun. Bizi yem olarak içeri çekiyorlar.”
Elimi kaldırdım.
“Öyleyse oyunu biz oynayacağız.”
Silahımı kaldırdım ve tetiği çektim.
Savaş başlamıştı.
İKİ ATEŞ ARASINDA
Mermiler havada uçuşuyordu. Siper aldığımız konteynerin duvarlarına çarpan kurşunların sesi kulaklarımı uğuldatıyordu.
Baran, hızlıca pozisyon aldı ve karşılık vermeye başladı.
“Planın var mı, komutan?” diye bağırdı.
Murat, tabancasını çekti ve gülümseyerek cevap verdi.
“Ölmeye niyetimiz yoksa, hızlı olmalıyız.”
Önümüzdeki çadırın arkasına doğru sürünerek ilerledim. Kurt’un adamları, bizi köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu ama biz onlardan daha deneyimliyiz.
İlk adamı vurdum. Sonra diğerini.
Baran, birine bıçak attı. Adam boğazını tutarak yere yığıldı.
Murat, bana doğru koştu.
“Kurt içerde!”
Derin bir nefes aldım.
Bu iş burada bitecekti.
Hızla içeri daldım.
Ve onu gördüm.
Kurt, elinde tabancasıyla masanın arkasında dikiliyordu.
Göz göze geldik.
“Sonunda.” dedi gülümseyerek.
Tetiğe bastım.
Ama o da basmıştı.
Silah sesleri yankılandı.
Ve dünya, bir anlığına durdu.