SON KURŞUN
Tetik çekildi.
Bunu önce silahın çıkardığı o metalik tınıdan, sonra havayı delen ölümcül hızından anladım. Ama mermi bana ulaşmadı.
Çünkü Feray önüme atlamıştı.
Zaman, o an durdu.
Bir çığlık koptu. Kendi sesim miydi, yoksa içimde yankılanan bir kabusun yansıması mı, bilmiyordum. Gözlerim, Feray’ın ince bedeniyle buluşan o kurşunu takip etti. Küçük bir patlama gibi derisini delip geçerken, kanın anında beyaz gömleğine yayıldığını gördüm.
Feray sendeledi.
Gözleri kısa bir an şaşkınlıkla büyüdü, sanki olanları kendi de tam anlamamış gibi… Sonra, vücudu ağır çekimde bana doğru devrildi.
Refleksle onu yakaladım.
“FERAY!”
Dizlerimin üstüne düştüm, onu sıkıca kavradım. Kollarımda titriyordu. Eli hafifçe göğsüne kaydı, parmakları kana bulandı.
"Neden yaptın?" diye fısıldadım.
Feray’ın solgun dudakları hafifçe aralandı. Nefesi düzensizdi, zorlukla konuşuyordu.
"Seni… kaybedemezdim."
Bir gölge gibi üzerimize çöken ölüm korkusunun arasında, Feray’ın gözlerindeki sıcaklığı hissettim. O bakış… orada her şey vardı. Sevgi, korku, özlem, pişmanlık, ama en çok da kararlılık.
Bir hırıltı duydum. Başımı kaldırdım.
Kurt...
Hâlâ yaşıyordu. Silahını yeniden kaldırmıştı.
Bu defa, onu durduran Murat’ın kurşunu oldu.
Kurt’un bedeni geriye savruldu, soğuk betona düşerken yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Sonra sessizlik...
Ama zafer hissi yoktu.
Çünkü Feray’ın kanı hâlâ ellerimdeydi.
“Sakın gözlerini kapatma!” diye hırladım, yarasına baskı yaparken. “Feray, benimle kal. Sakın… sakın gitme!”
Feray hafifçe gülümsedi.
"Yağız…" dedi fısıldayarak.
Gözleri kapanıyordu.
“HAYIR!”
Parmaklarımı saçlarına götürdüm, yüzünü avuçladım. Gözleri hâlâ açık kalsın diye... benimle kalsın diye.
"Beni bırakmayacağına söz ver." dedi.
Sesi o kadar zayıftı ki...
Başımı salladım, gözlerim yanıyordu.
"Sana söz veriyorum."
Sonra her şey kargaşaya dönüştü.
Murat telsizden yardım çağırıyordu, Baran hızlıca yaklaşıp Feray’a turnike yapmaya çalışıyordu. Ama ben… ben yalnızca Feray’ı görebiliyordum.
Onu kollarıma aldım.
Hastaneye yetiştirmemiz lazımdı.
Ama içimde korkunç bir his vardı.
Eğer Feray giderse, ben de giderdim.
SON NEFESİNDE DEĞİLİZ
Feray’ı kollarımda taşırken etrafımdaki her şey bulanıklaşıyordu. Kalbim deli gibi çarpıyordu ama onun kalbi… zayıflıyordu.
“Dayan, Feray!” diye hırladım.
Murat aracı hazırlamıştı. Baran arka kapıyı açtı, ben de Feray’ı dikkatlice içeri yerleştirdim. Baran, kan kaybını yavaşlatmak için göğsündeki yaraya baskı yaparken ben Feray’ın yüzüne bakıyordum.
Gözlerini açık tutmaya çalışıyordu ama her saniye biraz daha kapanıyordu.
"Feray, benimle konuş."
Güçsüzce gülümsedi. "Ben iyiyim…"
İyiydi… Öyle mi?
Kan hâlâ parmaklarımın arasından akıyordu. Onun zayıflayan nefesini duyabiliyordum. Bir an bile gözlerimi üzerinden ayırmadım. Çünkü biliyordum… Beni terk ederse, bir daha geri dönmezdi.
Ama ben onu bırakmayacaktım.
Murat son hızla hastaneye sürerken, zihnimde tek bir şey yankılanıyordu:
O ölürse, ben de ölürüm.
---
HASTANEDE
Kapılar açıldı.
Feray’ı acil servise aldıklarında doktorlar ve hemşireler hızla etrafımıza üşüştü. Birinin bana bağırdığını duydum ama ne dediğini anlamadım.
Gözlerim sadece Feray’daydı.
Onu sedyeye koydular. Bir doktor tam önümü kapattı. "Onu kurtaracağız, ama şimdi geri çekilmelisiniz!"
Geri çekilmek mi?
Asla.
Ama içeri girmeme izin vermediler. Feray’ın gözleri son kez bana döndü. O an… o gözlerdeki korkuyu gördüm.
İlk kez… Ölmekten korkuyordu.
Son sözleri hastane koridorunda yankılandı:
“Yağız, burada ol…”
Sonra kapılar kapandı.
Ve ben öylece kalakaldım.
---
Saatlerce o kapının önünden ayrılmadım.
Murat ve Baran yanımdaydı ama kimse konuşmuyordu. Bir hemşire gelip kan lekeli ellerime baktı. Bana temiz bir havlu uzattı ama umurumda bile değildi.
Tek bildiğim… Feray’ın orada, ölümle savaştığıydı.
İlk kez bu kadar çaresizdim.
İlk kez, bir kurşunun beni değil de onu bulduğuna lanet ediyordum.
Ve ilk kez, bir şeyleri gerçekten kaybetmekten korktum.
Ellerimi yumruk yapıp başımı duvara yasladım.
Öylece bekledim.
---
Saatler sonra…
Bir doktor dışarı çıktı.
Yerimden fırladım. Gözlerinden anlayabilirdim.
“Yaşıyor.” dedi doktor.
Kelime havada asılı kaldı.
Murat derin bir nefes verdi. Baran sırtıma sert bir tokat attı. Ama ben… sadece o kapıya baktım.
Yaşıyor.
Yaşıyor…
O an, içimde aylarca süren fırtına ilk kez biraz olsun dindi.
---
ODASINDA
İçeri girdiğimde Feray uyuyordu.
Hastane odasında makinelerin hafif bip sesi duyuluyordu. Pencereden sızan loş ışık, yüzünü daha da narin gösteriyordu.
Yatağının kenarına oturdum.
Gözlerimle yüzündeki her detayı ezberledim.
Beni deli eden, öfkelendiren, yeri geldiğinde en büyük savaşımı vermeme sebep olan kadın… şimdi burada, yanımda, nefes alıyordu.
Saçları yastığa dağılmıştı, kaşları hafifçe çatılmıştı. Huzurlu ama aynı zamanda yorgun görünüyordu.
Başımı yatağa yaslayıp, elini avucumun içine aldım.
Sonra, zaman akmaya başladı.
---
İki saat geçmişti.
Ama ben hâlâ buradaydım.
Beni hiç bu kadar yorgun, ama aynı zamanda hiç bu kadar tetikte görmemişlerdir.
Feray’ın yüzüne bakıyordum. Her nefesini sayıyordum.
Ve o an içimden döküldü.
Fısıltı kadar sessiz, ama benim için bir haykırış kadar güçlüydü.
“Benim güzelim… Sen olmadan buralar nefes almaz.”
Tam o an…
Feray gözlerini aniden açtı.
Göz göze geldik.
Bir anlığına kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Uyandığını fark etmemiştim.
Derin bir nefes aldı ve kısık bir sesle sordu:
“Gerçekten… senin güzelin miyim?”
Sesi o kadar zayıftı ki, kalbime bıçak gibi saplandı.
Elimi elinin üzerine koydum, başımı hafifçe eğip ona baktım.
“Öyle değil misin?”
Gözlerinde beliren ışığı gördüm. Zayıfça gülümsedi ama o gülümseme benim için her şeyden değerliydi.
Parmaklarını hafifçe hareket ettirdi, elimi sıktı.
Sonra kısık bir sesle fısıldadı:
“Öyleyim.”
Ve ben o an, bu kadını bir daha asla kaybetmemeye yemin ettim.
BİR DAHA ASLA
Feray’ın parmakları benimkileri sıktığında, içimdeki her şeyi susturdu. O an, savaşın en sıcak anında bile hissetmediğim bir şey vardı içimde: Saf bir huzur.
Ama bir o kadar da korku.
Ona baktım. Gözleri hâlâ yorgundu, yüzü solgundu ama oradaydı. Buradaydı. Yaşıyordu.
Elimi bırakmadı.
Ben de bırakmayacaktım.
Başımı yatağının kenarına yasladım, yüzümü eline doğru eğdim. Kalbimdeki fırtına yavaş yavaş dinmeye başlamıştı ama içimde hâlâ bir korku vardı. O an yaşadıklarımız, kaybetmenin kıyısına bu kadar yaklaşmamız... Bunu bir daha kaldıramazdım.
Feray usulca fısıldadı.
"Sen iyisin, değil mi?"
İyiyim mi?
Bilmiyordum.
O an ona ne söyleyeceğimi bilemedim. Savaş meydanında yüzlerce kez ölümle burun buruna gelmiş, arkadaşlarını kaybetmiş, defalarca vurulmuş bir adamdım. Ama ilk defa, gerçekten birini kaybetmekten bu kadar korkmuştum.
Bunu ona söyleyemezdim.
Sadece başımı salladım.
Feray gözlerini kısarak baktı. Beni bu kadar iyi tanıyor olması delirtici bir şeydi.
"Yalan söylüyorsun," dedi usulca.
Gülümsedim ama içimde koca bir boşluk vardı.
"Hemşireyi çağırayım mı?" diye sordum, konuyu değiştirmek için.
Feray başını iki yana salladı. "Hayır, sen gitme."
Gitmek mi? Asla.
Parmaklarını biraz daha sıktım.
"Hiçbir yere gitmiyorum, Feray."
Gözleri hafifçe kapandı. Uykuyla savaşır gibiydi. Ama uyumadan önce son bir şey fısıldadı:
"Söz mü?"
Başımı eğip alnına bir öpücük kondurdum.
"Söz."
Ve o an, hayatımın en büyük yeminini etmiş oldum.
Ama içimde bir soru vardı.
Feray orada ne yapıyordu?
O lanet olası kurşunun önüne neden atlamıştı?
Tam ağzımı açıp sormaya hazırlanırken, gözlerinin tamamen kapandığını gördüm. Uyuyakalmıştı.
Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Bu konuşmayı sonra yapardık.
Ama mutlaka yapardık.
---
ERTESİ GÜN
Feray biraz daha kendine gelmişti. Hastane odasında gözleri uyanır uyanmaz bulduğu ilk şey ben oldum.
Beni orada gördüğünde hafifçe gülümsedi. Ama benim içimde öfke vardı.
Elini tuttum, parmaklarımı nazikçe sıktım.
"Orada ne yapıyordun, Feray?"
Gözlerindeki huzur bir anlığına gölgelenmiş gibi oldu.
"Yağız..."
"Gerçeği söyle."
Derin bir nefes aldı, bakışlarını kaçırdı.
"Sana zarar gelmesini istemedim."
Gözlerimi kapattım, dişlerimi sıktım. İçimde bir öfke dalgası kabardı.
"Bu saçmalık. Feray, sen bir doktorsun. Savaşçı değil. Orada olmanın bile yanlış olduğunu biliyorsun."
"Yanlış mıydı?" dedi usulca. "Eğer yanlışsa... neden burada oturup benim elimden tutuyorsun?"
Cevap veremedim.
Feray gözlerini bana dikti. "Sen olsan, benim için aynı şeyi yapmaz mıydın?"
Dudaklarım gerildi.
"Biliyorsun ki yapardım," dedim. "Ama benim işim bu. Benim hayatım, tehlikeyle iç içe. Sen... Senin hayatın böyle olmamalı."
Feray acı acı gülümsedi.
"Benim hayatım sensiz olmamalı, Yağız."
İçim daraldı.
"Ya ölseydin?" dedim, sesim alçak ama öfkeli bir fısıltıya dönüşmüştü.
Omuz silkti. "O zaman en azından seni kurtarmış olurdum."
Elimi saçlarıma götürüp derin bir nefes aldım.
"Bir daha yapma," dedim. "Beni korumak için kendini tehlikeye atma. Anlıyor musun?"
Feray başını iki yana salladı.
"Yağız—"
"Bir daha yaparsan," dedim, gözlerinin içine bakarak, "Seni ben vururum."
Gözleri büyüdü. Ama korkudan değil. Beni ne kadar iyi tanıdığını biliyordum. Tehdit etmediğimi, gerçekten ne kadar öfkeli olduğumu anlıyordu.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda yavaşça başını salladı.
"Seni anlıyorum," dedi.
Ama bu, bana hak verdiği anlamına gelmiyordu.
Sadece beni sevdiğini ve bu tartışmayı daha fazla uzatmak istemediğini gösteriyordu.
Ama ben burada noktayı koymuştum.
Bir daha asla.
Onu bir daha asla kaybetmeyecektim.
Ne pahasına olursa olsun.
KESİLMEYEN HESAPLAR
Feray’ın gözlerini kapaması bile sinirimi yatıştırmaya yetmedi. İçimde hâlâ öfke vardı. Onun, beni korumak için kendini tehlikeye atmasını kabul edemezdim. Bu düşünce mideme oturan bir taş gibiydi.
Sedyede doğrulmaya çalışırken yüzünü buruşturdu. Yarası ona acı veriyordu ama hâlâ pes etmeye niyeti yoktu. Gözlerini açıp doğrudan bana baktı.
“Yağız.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne?”
“Öfkelisin.”
“Haklıyım.”
Derin bir nefes aldı. “Ben de senin yerinde olsam öfkeli olurdum. Ama bunu uzatmanın anlamı yok.”
Yüzüne baktım. Ciddiydi. Ama beni asıl sinirlendiren, hâlâ kendini haklı görmesiydi.
Öne eğilip, yüzümü ona yaklaştırdım.
“Sana bir şey soracağım.”
“Ne?”
“Ben ölecek olsaydım, ne yapardın?”
Feray bir an duraksadı ama sonra hemen cevap verdi. “Seni kurtarmak için her şeyi yapardım.”
Başımı salladım.
“İşte tam da bu yüzden öfkeliyim, Feray. Senin için her şeyi yapardım. Ve sen de benim için aynı şeyi yapıyorsun. Ama fark şu ki, ben ölseydim… Sen yaşamak zorunda kalacaktın. Senin ölmen ise benim için her şeyin bitmesi demek.”
Feray kaşlarını çattı. “Beni bu kadar zayıf mı sanıyorsun?”
Zor nefes aldım. “Hayır. Seni bu kadar değerli görüyorum.”
Feray sustu. Ama o bakışı… Hâlâ beni anlamıyordu.
Ayağa kalktım. Ellerimi saçlarıma geçirdim, sinirle odayı arşınladım.
Feray gözlerini bana dikti. “Kaçıyor musun?”
Olduğum yerde durdum.
Ona döndüm. “Eğer burada kalırsam, daha fazla tartışacağız. Ve şu an bu tartışmayı kazanamayacağımı biliyorum. Çünkü sen inatçı bir kadınsın.”
Feray gözlerini devirdi. “Yani yine her zamanki gibi kaçmayı seçiyorsun?”
Güldüm. Ama bu gülüş öfkeliydi.
“Feray, ben savaştan kaçmam. Ama seninle tartışırken bir cepheyi değil, seni kaybediyormuşum gibi hissediyorum.”
Feray’ın yüzündeki inatçılık biraz gevşedi ama hemen kendini toparladı.
“Gidersen daha çok öfkeleneceğim.”
Derin bir nefes aldım.
Ona baktım.
“Ve burada kalırsam, seni daha çok kıracağım.”
Bakışlarımı kaçırmadan konuşuyordum. O an Feray’ın inatçılığını bile bilemek istemiyordum. O da farkındaydı.
“Beni korumaya çalışmanı anlayabiliyorum.” dedim daha sakin bir sesle. “Ama bu… benim için kabul edilebilir bir şey değil, Feray.”
“Sana göre değil.” dedi yorgun ama inatçı bir sesle. “Ama bana göre öyle.”
Başımı iki yana salladım.
“Yine yaparsın, değil mi?”
Sessiz kaldı.
“Feray, soruma cevap ver.”
Gözlerini bana dikti, sesi titremeden konuştu.
“Seni korumam gerekirse, evet.”
Elimi yumruk yaptım. Nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum.
Feray içini çekti.
“Yağız, bunu anlamalısın. Sadece senin benim için ne ifade ettiğini değil, benim de senin için ne yapabileceğimi…”
Başımı öne eğdim, gözlerimi kapattım. Bunu biliyordum. Ama kabul edemiyordum.
Yutkunup, kısık bir sesle konuştum.
“Öyleyse sen de beni anlamalısın.”
Bana baktı.
“Benim için sen her şeysin, Feray. Ve ben, her şeyimi kaybetmek istemiyorum.”
Feray sustu. Sadece sustu.
Ama yüzündeki o ifadeyi görebiliyordum. İlk kez, gerçekten beni anlamaya çalışıyordu.
Ve ben, daha fazla burada kalamazdım.
Arkamı döndüm.
Kapıyı açtım.
“Yağız.”
Duraksadım ama dönmedim.
“Gidersen bu konuşma bitmiş olmayacak.”
Hafifçe başımı salladım. “Biliyorum.”
Sonra kapıyı kapattım.
Ama kapıyı kapatırken içimden bir şeyin parçalandığını hissettim.
Gittim.
Feray’ı görmeden, ona tek kelime bile söylemeden gittim.
Operasyon emri geldiğinde, içimde kopan fırtınayı bastırmaya çalışıyordum. Savaş, her zaman iyi bir kaçış noktasıydı. Orada düşünmeye fırsat olmazdı. Feray’ı, tartışmalarımızı, o lanet olası kurşunun önüne atlayışını unutabilirdim.
Unutabilmek için gerçekten bırakabilmek gerekiyordu.
Ama ben bırakamıyordum.
---
Günlerce çatışmanın içindeydim. Pusular, baskınlar, ölümle burun buruna gelinen anlar... Ama en tehlikeli zamanlarda bile aklımda Feray vardı. Gözlerini her kapattığında, onu nasıl gördüğümü hatırlıyordum.
Öfkeli.
Hayal kırıklığı dolu.
O kurşunun önüne neden atladığını anlamıyordum.
Bunu asla kabullenemiyordum.
Ama onu görmeden gitmem... İşte bu, benim savaşımı kaybettiğim andı.
---
DÖNÜŞ VE HESAPLAŞMA
Operasyon bitti. Aylar geçmişti.
Ve ben geri döndüm.
Kapıyı açtığımda, bir şeylerin değiştiğini hissettim. Ev aynıydı, her şey bıraktığım gibiydi ama ben bıraktığım yerde değildim.
Feray burada olmalıydı. Ama nerede olduğunu bilmiyordum.
Onu aramadım. Çünkü onu gördüğümde ne diyeceğimi bilmiyordum.
Ama kaçtıkça, içimdeki sıkıntı daha da büyüyordu.
Kendimi hastaneye attım. Orada olacağını biliyordum.
Ve onu gördüğümde, içimde bir şeyler çatırdadı.
Yüzü solgundu. Gözlerinin altı morarmıştı. Ama ayaktaydı.
Beni fark ettiğinde, göz göze geldik.
Birkaç saniye boyunca sessizlik oldu. Sonra dudaklarından dökülen tek kelime beni mahvetmeye yetti.
"Sen... döndün."
Sesi soğuktu.
"Feray…" dedim, ne diyeceğimi bilemeden.
"Beni görmeye bile gelmedin."
Bunu açıklayamazdım. Açıklamak istesem bile, doğru kelimeleri bulamazdım.
"Bunu konuşmak istemiyorum," dedim sonunda.
Feray acı bir kahkaha attı. "Tabii ki istemiyorsun. Zaten hiçbir şeyi konuşmak istemiyorsun, değil mi? Sadece kaçıyorsun."
Öfkem yükseldi. "Feray, lütfen—"
"Ne lütfen, Yağız? Ne? O kurşunun önüne neden atladığımı merak etmiştin ya… Çünkü seni seviyorum!"
Bunu zaten biliyordum. Ama ondan duymak... başka bir şeydi.
Gözlerini kaçırmadım. Ama söyleyecek bir şey de bulamadım.
Feray bir adım daha yaklaştı. "Ama sen bunu kabul edemezsin, değil mi? Bir savaşçısın. Hislerin olmamalı. Sevdiklerin olmamalı."
"Feray, konu bu değil."
"Öyle mi?" Gözleri yaşla doldu. "O zaman konu ne? Söyle bana! Neden benden kaçıyorsun?"
Nefes aldım. İçimde tuttuğum cümleler bir bıçak gibi boğazımı kesiyordu. Ama artık saklanamazdım.
"Çünkü seni kaybetmek istemiyorum."
Feray dondu.
"Ne?"
"Seni kaybetmek istemiyorum, Feray. O gün… o kurşunun önüne atladığında, benim için her şey bitti sandım. Sen orada kanlar içinde yatarken, içimde bir şey öldü. Seni kaybetmek... Feray, ben bunu kaldıramam."
Bir süre sadece gözlerime baktı. Sonra gözyaşlarını sildi.
"Ve bu yüzden beni yalnız bırakıyorsun?"
"Bu yüzden seni korumaya çalışıyorum!"
"Koruma mı?" Acı acı güldü. "Beni korumanın yolu beni terk etmek mi, Yağız?"
Boğazım düğümlendi. Ona bunu açıklayamazdım. Çünkü kendime bile anlatamıyordum.
Feray, yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle başını salladı. "Seninle savaşamam, Yağız. Ben pes ediyorum."
Bu kelimeler içimi delip geçti. Ama daha fazla burada kalamazdım.
Geri adım attım. "Öyle olsun, Feray."
Arkamı döndüm.
Ve onu geride bıraktım.
Ama bu, savaşın bittiği anlamına gelmiyordu.
---
AYNI GÖKYÜZÜ ALTINDA BİLİNMEYEN YAKINLIK
O gece, eve döndüm.
Ama bilmediğim bir şey vardı.
Feray da aynı binada yaşıyordu.
Ve ben bunu, onun çığlığını duyduğumda öğrendim.
İlk başta ne olduğunu anlayamadım. Sadece derin bir nefes alıp tavana bakıyordum. Operasyondan yeni dönmüştüm ve zihnim darmadağındı. Uyumak istiyordum, kendimi birkaç saatliğine bile olsa gerçeklikten koparmak… Ama tam o anda, bir şeyleri yere fırlattığını duydum.
Cam mıydı, porselen mi bilmiyorum. Ama sert bir şeyin parçalanarak dağıldığı çok belliydi.
Sonra… çığlığı geldi.
"Senden nefret ediyorum, Yağız!"
Gözlerim bir anda açıldı.
Yattığım yerden doğruldum, kalbim göğsümde çarpıyordu.
O ses… Feray’dı.
Yanlış duymuş olamazdım.
"Neden döndün ki? Neden hâlâ buradasın?"
Nefesim kesildi.
Onun sesiydi.
Ama nasıl…?
Ses, çok yakından geliyordu. Burası bir hastane değildi. Ben taburda da değildim. Peki ya o?
Birkaç saniye içinde zihnimde onlarca soru dolandı. Ama cevap sadece bir taneydi.
Feray… burada yaşıyordu.
Ve ben bunu şimdi öğreniyordum.
Çünkü bağırıyordu.
Çünkü içindeki öfkeyi, kırgınlığı, hayal kırıklığını dışarı vuruyordu.
Ve bu duvarlar, onun sesini olduğu gibi yankılayıp bana geri yolluyordu.
"Beni neden yalnız bıraktın? Neden Yağız, neden?"
O kadar çok acı vardı ki sesinde…
Bunu duymak, göğsüme yumruk yemişim gibi hissettirdi.
Beni affetmemişti.
Ne de affedecekti.
Ben, o hastane odasından çıkıp gitmiş, sonra da arkamı dönmeden operasyona gitmiştim.
Feray’ı orada bırakmıştım.
Ve o bunu unutamamıştı.
"Sana ihtiyacım vardı!"
Sesi bu sefer boğuktu.
O an… onu gözümün önüne getirdim.
Gözleri yaşlarla dolmuş, sesi titriyor, dizleri güçsüz kalıyordu belki de.
Ve ben… burada sadece dinliyordum.
Yerimde oturup, onun acısını duyuyordum.
Ama daha fazla duramazdım.
Derin bir nefes aldım ve yerimden kalktım.
Kendi kapımı açtım, koridora çıktım.
Şimdi ses daha netti. Onun dairesinin nerede olduğunu artık biliyordum.
Merdivenleri hızla çıktım. Her adımda içimde bir şeyler titriyordu.
Yaklaştıkça, bir şeyleri tekrar fırlattığını duydum.
Biri gittiği için böyle bağırıyorsa… o kişi gerçekten gitmemeliydi.
Ve ben de gitmemeliydim.
Sonunda, kapısının önünde durdum.
Tereddüt etmeden kapıya vurdum.
Bir… iki… üç kez.
Ama cevap yoktu.
Yine vurdum.
Arkasında olduğunu biliyordum.
Ve beni duyduğunu da.
Yine de sessizlik oldu.
Sonra, içeriden ayak seslerini duydum.
Yavaş, isteksiz, ama bana doğru yaklaşan adımlar…
Kapı kolunun döndüğünü gördüm.
Kapı aralandığında, onun gözleriyle karşılaştım.
Feray’ın gözleri kıpkırmızıydı. Gözyaşları yanaklarına süzülmüştü, yüzü öfkeli ama bir o kadar da kırgındı.
Beni görünce donup kaldı.
Sanki beni burada görmeyi hiç beklemiyormuş gibi…
Gözleri birkaç saniye boyunca benimkilerde kilitlendi.
Bir şey söylemesini bekledim. Ama söylemedi.
Ne yapacağımı bilemeden, ben de öylece durdum.
Ama içimde bir şey vardı.
Bu kadını kaybetmemek için yemin etmiştim.
Onun önünde dururken, o yemin aklıma geldi.
Ve o an, ikimiz de ilk kez gerçekten yalnız olmadığımızı hissettik.
Feray’la göz göze geldiğimizde, içimdeki her şey birbirine girdi.
Gözleri kıpkırmızıydı. Ağlamaktan şişmişti. Ama içindeki öfke, acı ve hayal kırıklığı hâlâ oradaydı. Bunu gözlerinden okuyabiliyordum.
Beni gördüğünde önce ne yapacağını bilemedi. Sanki burada olmamı hiç beklemiyormuş gibi… Sonra yüzü aniden sertleşti.
“Burada ne yapıyorsun, Yağız?”
Sesi, kırgınlıkla doluydu.
Ama ben cevap vermedim.
O an, sözcükler anlamsızdı.
Bir şeyler söylemek, özrümü anlatmaya çalışmak yetmeyecekti.
O yüzden hiçbir şey demeden, ona doğru bir adım attım.
Ve kollarımı ona doladım.
Feray, o an tamamen dondu. Ama saniyeler içinde kendine geldi ve beni kendinden uzaklaştırmaya çalıştı.
“Bırak beni!” diye çıkıştı. Elleri göğsüme sertçe bastırdı, beni itmeye çalışıyordu.
Ama geri çekilmedim.
Onu bırakmadım.
Kollarımı gevşetmedim.
Çünkü gitmesine izin verirsem, onu bir daha tutamayacakmışım gibi hissediyordum.
“O kadar kolay değil, Feray,” dedim, fısıltıyla. “Sana ihtiyacım var.”
Beni tekrar itmeye çalıştı, ama ben hâlâ onu bırakmıyordum.
Feray hiddetle yüzüme baktı. “Beni yalnız bıraktın! Şimdi ne hakla buradasın?”
Bu sefer direnci daha güçlüydü. Ama ben de öyleydim.
Ve işte o anda, başka bir şey yaptım.
Onu kollarımın arasına aldım.
Ama bu sefer sadece sarmalamak için değil.
Onu tamamen kaldırıp, kucağıma aldım.
Feray bir anda çığlık attı. “Yağız, ne yapıyorsun? Bırak beni!”
Ama onu dinlemedim.
Kapısını iterek açtım, ayakkabılarımı bile çıkarmadan içeri girdim. Gördüğüm manzara, tahmin ettiğimden daha kötüydü.
Yerlerde kırık camlar vardı. Birkaç tabak ve bardak paramparça olmuş, kitaplar yerlere saçılmıştı.
Feray o kadar çok öfke ve acı biriktirmişti ki, bunları dağıtarak çıkarmıştı.
Ama ben, onun bu halde daha fazla yalnız kalmasına izin veremezdim.
Onu hâlâ kollarımda tutarak geri döndüm ve kapıdan tekrar çıktım.
Feray çırpınıyordu. “Yağız! Seni mahvederim, beni indir!”
Ama ben sadece başımı eğip, “Mahvet,” diye fısıldadım. “Ama yalnız kalmayacaksın.”
Ve onu alıp, kendi daireme götürdüm.
Kapıyı ayağımla kapattım ve Feray’ı yavaşça koltuğa oturttum.
Kaşlarını çatıp sinirle bana baktı. “Senin ne haddine—”
Ama daha cümlesini tamamlamadan, yanına oturdum.
O an bir şeyler değişti.
Direncinin kırıldığını hissettim.
Hâlâ öfkeliydi, hâlâ üzgündü… Ama o yorgunluk, o içindeki bitkinlik, tüm vücuduna yayılmış gibiydi.
Gözleri ağırlaştı.
Sırtını koltuğa yasladı.
Ve sonra…
Başını göğsüme düşürdü.
Hareketsiz kaldım.
Nefesini dinledim.
Hâlâ hızlıydı, hâlâ dalgalıydı. Ama birkaç saniye içinde yavaşladı.
Ve sonra, derin bir nefes verdi.
Uyuyakalmıştı.
Onu kaybetmekten korkmuştum.
Ama işte buradaydı.
Kollarımın arasında, nefesini hissedebildiğim kadar yakındı.
Ve ilk defa, gerçekten gitmeyeceğimi biliyordum.