9. BÖLÜM

3128 Kelimeler
‎Yağız, derin bir nefes aldı. Feray’ın başı göğsüne yaslıydı ama bu, ona güvendiği anlamına gelmiyordu. Sadece yorgundu. Uykusuzluktan, kırgınlıktan, yaşadığı tüm duygusal yıkımdan bitap düşmüştü. ‎ ‎Ama sabah olduğunda, her şey değişecekti. ‎ ‎Ve nitekim değişti. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Feray, uyandığında ilk hissettiği şey, sıcaklıktı. ‎ ‎Gözlerini açmadan önce birkaç saniye boyunca nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. Normalde, odasının soğuk duvarları arasında, battaniyesine sıkıca sarılmış halde uyanırdı. Ama şimdi… Göğsüne yaslanmış olduğu bu şey… ‎ ‎Ani bir refleksle doğruldu. ‎ ‎Ve Yağız’la göz göze geldi. ‎ ‎Feray’ın bakışları, bir saniyede buz kesti. ‎ ‎“Beni neden burada tuttuğunu sanıyorsun?” diye sordu sert bir sesle. ‎ ‎Yağız, ona karşı koymak yerine iç çekti. “Çünkü yalnız kalmanı istemedim.” ‎ ‎Feray, hızla ayağa kalktı. “Bunu istemiyorum.” ‎ ‎Yağız da ayağa kalktı, ona yaklaşmaya çalıştı ama Feray geri çekildi. “Beni affetmiyorsun, değil mi?” ‎ ‎Feray, çenesini kaldırdı. “Affetmek mi?” Acı bir kahkaha attı. “Yağız, sen neyi affetmemi bekliyorsun?” ‎ ‎Yağız, sessizce ona baktı. ‎ ‎Feray, bir adım attı. Şimdi aralarındaki mesafe kapanmıştı ama bu yakınlık, onları birleştirmek yerine daha da uzaklaştırıyordu. ‎ ‎“Beni yalnız bıraktın,” dedi Feray, sesi titreyerek. “Sana ihtiyacım vardı. Ama sen, tek kelime bile etmeden gittin. Ve şimdi, sanki hiçbir şey olmamış gibi buraya gelip beni kollarına alacağını mı sanıyorsun?” ‎ ‎Yağız’ın parmakları istemsizce yumruk oldu. ‎ ‎“Öyle değil,” dedi, sesi alçak ama kararlıydı. “Feray, ben… bilmiyorum nasıl yapacağımı. Seni korumak istedim. Seni kendimden uzak tutarak koruyabileceğimi sandım.” ‎ ‎Feray gözlerini kıstı. “Beni mi koruyacaktın?” Başını iki yana salladı. “Senin yanındayken, kendimi güvende hissediyordum. Ama sen… sen beni yalnız bıraktın, Yağız. O yüzden artık kimseye güvenemiyorum.” ‎ ‎Yağız’ın kalbine bir hançer saplanmış gibi oldu. ‎ ‎“Feray…” dedi, kelimeler boğazına düğümlenerek. “Ne yapmam gerekiyor? Söyle. Beni affetmen için ne yapmam gerekiyor?” ‎ ‎Feray, gözlerindeki acıyı saklamaya çalışarak gülümsedi. ‎ ‎“Hiçbir şey.” ‎ ‎Yağız kaşlarını çattı. “Feray—” ‎ ‎“Hiçbir şey, Yağız,” dedi Feray, daha da sert bir sesle. “Çünkü seni affetmeyeceğim.” ‎ ‎Yağız, olduğu yerde donup kaldı. ‎ ‎Feray derin bir nefes aldı, ardından başını çevirip kapıya yürüdü. Elini kapı koluna attığında, bir anlığına duraksadı. Sanki son bir kez daha düşünüyor gibiydi. ‎ ‎Sonra döndü. ‎ ‎“Beni seviyor olabilirsin, Yağız,” dedi sessizce. “Ama sevgi yetmiyor.” ‎ ‎Kapıyı açtı ve bir saniye bile beklemeden dışarı çıktı. ‎ ‎Yağız, olduğu yerde kaldı. ‎ ‎Ne yapacağını bilmeden. ‎ ‎Ne söyleyeceğini bilmeden. ‎ ‎Sadece, Feray’ı kaybettiğini bilerek. ‎ ‎ ‎Feray, kapıyı kapattığında odada bir sessizlik çöktü. ‎ ‎İçimde bir şeyler ezildi. Kendi nefes alışverişimi bile duyamayacak kadar boş hissettim. ‎ ‎Beni affetmeyecekti. ‎ ‎Bu kadar kesin konuşmuştu. ‎ ‎Bir şey yapmamı isteseydi, yapardım. Yalvarmamı, peşinden koşmamı, onun için dizlerimin üzerine çökmemi isteseydi… Hepsini yapardım. Ama "hiçbir şey" dedi. Çünkü gerçekten istemiyordu. ‎ ‎Başımı ellerimin arasına aldım. ‎ ‎Ne yapmıştım ben? ‎ ‎Onu koruduğumu sanarken, en büyük yarayı ben açmıştım. ‎ ‎Gözlerimi kapattım, anıları zihnimde canlanırken kontrolsüzce bir nefes verdim. Feray’ın ameliyathane ışıklarının altında bana baktığı an… Omzumu dikerken ellerinin titremesi… Gözlerindeki korku ve çaresizlik… O zaman bile bana güveniyordu. ‎ ‎Ama ben ona güvenmemiştim. ‎ ‎Onun benimle baş edemeyeceğini düşündüm. Onu savaşın, kanın, ölümün uzağında tutmam gerektiğini sandım. Ama Feray zaten her gün ölümle burun buruna yaşayan biriydi. Hastanede, acilde, ameliyat masasında insanların son nefeslerini verdiğini görmüştü. O, hayata benim bile bilmediğim kadar yakındı. ‎ ‎Ve ben ona, bir veda bile etmeden gitmiştim. ‎ ‎Başımı kaldırdım, gözüm pencereye takıldı. Güneş çoktan yükselmişti. ‎ ‎Feray’ın ne tarafa gittiğini bilmeme gerek yoktu. Onu tanıyordum. ‎ ‎Hastaneye gitti. İşine gömülecek, aklını meşgul edecek, beni unutmaya çalışacaktı. ‎ ‎Bunu yapmasına izin mi verecektim? ‎ ‎İçimde bir savaş vardı. ‎ ‎Onun peşinden gitmek mi, yoksa onu rahat bırakmak mı? ‎ ‎Yorgundum. Sadece bir gün önce, operasyondan dönmüştüm. Hâlâ vücudumda savaşın izleri vardı. Patlayan bombaların sesi kulaklarımdan silinmemişti. Ama en büyük savaş, içimdeydi. ‎ ‎Ben her şeyin farkına vardığımda çok mu geçti? ‎ ‎Sorusunun cevabını bilmekten korkuyordum. ‎ ‎Ama öğrenmek zorundaydım. ‎ ‎Ayağa kalktım, üzerimi değiştirdim ve kapıya yöneldim. ‎ ‎Feray ne derse desin, ben pes etmeyecektim. ‎ ‎Çünkü birini sevmek, sadece ona “seni seviyorum” demek değildi. ‎ ‎Onu kaybetmemek için savaşmaktı. ‎ ‎ ‎ ‎Hastanenin önüne vardığımda içimde garip bir huzursuzluk vardı. ‎ ‎Feray’ı burada defalarca görmüştüm ama şimdi… şimdi ilk kez bana ait olmayan bir dünyada, bana ait olmayan bir yerde onu izliyormuş gibi hissediyordum. ‎ ‎Hastane koridorlarında yürürken insanlar üzerime bakıyordu. Bir adamın yüzüne sertçe çarptım ama umrumda bile olmadı. Gözlerim sadece bir kişiyi arıyordu. ‎ ‎Feray’ı. ‎ ‎Onu acilde bulacağımı biliyordum. Çünkü ne zaman kafasını dağıtmak istese kendini en kaotik yere atardı. ‎ ‎Ve işte oradaydı. ‎ ‎Uzaktan gördüğümde bile yorgun olduğunu anlayabiliyordum. Siyah saçları dağılmıştı, gözlerinin altı morarmıştı. Ama hareketleri hâlâ hızlıydı, hâlâ herkese yardım ediyordu. ‎ ‎Beni görmemişti. ‎ ‎Beni görmek de istemezdi muhtemelen. ‎ ‎Ama ben gitmeyecektim. ‎ ‎Yaklaştım, onu izledim. Dikiş atıyordu. Gözlerini hiç kırpmadan, elleri titremeden çalışıyordu. Her zaman böyleydi. Savaştığım cephelerde ne kadar hayatta kalma mücadelesi veriyorsam, Feray da burada kendi savaşını veriyordu. ‎ ‎Sonunda başını kaldırdı ve beni gördü. ‎ ‎Ve… durdu. ‎ ‎Elindeki pensi sıkı tuttu. Gözlerinde önce şaşkınlık belirdi, sonra hızla o buz gibi bakışı geri döndü. ‎ ‎“Burada ne işin var?” diye sordu. ‎ ‎Bu soruya bir cevabım olmalıydı. Ama hiçbir kelime, neden burada olduğumu tam olarak anlatamazdı. ‎ ‎“Konuşmalıyız,” dedim. ‎ ‎Feray, başını iki yana salladı. “Benim seninle konuşacak bir şeyim yok.” ‎ ‎Bunu söyleyip yürüdü. Ama ben peşinden gittim. ‎ ‎“Feray, lütfen.” ‎ ‎Beni duymazdan geldi. Ama hızlanmadı da. Kaçmaya çalışmıyordu, ama beni de kabul etmiyordu. ‎ ‎Birden bir ses arkamızdan geldi. ‎ ‎“Feray, Asmin seni bekliyor!” ‎ ‎Feray durdu ve sonra gözlerini devirdi. “Büşra…” diye mırıldandı. ‎ ‎Büşra Kaçar. Onun hastanedeki en yakın arkadaşlarından biri. Beni görünce kaşlarını kaldırdı. “Aa, sen… Yağız’sın, değil mi?” ‎ ‎Feray’in yüzüne baktım. Gözleri, “Sakın burada bir sahne çıkarma,” der gibi bakıyordu. ‎ ‎Büşra, aramızdaki gerginliği fark etti ama umursamadı. Hafifçe gülümsedi. “Tam zamanında geldin. Asmin ve ben Feray’ı biraz rahatlatmaya çalışıyorduk. Bize katılsana.” ‎ ‎Feray ona öyle bir baktı ki, eğer bakışlarıyla birini öldürebilseydi, Büşra çoktan ölmüştü. ‎ ‎Büşra ise bu bakışı umursamadı bile. “Ne dersin, Yağız?” diye sordu bana. ‎ ‎Feray, gitmemi istiyordu. ‎ ‎Ama ben… kalacaktım. ‎ ‎“Nereye gidiyoruz?” diye sordum. ‎ ‎Feray, derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. Ama bir şey demedi. ‎ ‎Bu, bir savaşsa, ben bu savaşı kazanacaktım ‎ ‎ ‎Feray, dişlerini sıktı. Öfkesini içinde tutmaya çalıştığını biliyordum. Bana bakmadan yürümeye devam etti. ‎ ‎Büşra yanımıza Asmin’le birlikte geldiğinde, ikisinin de fazla neşeli olduklarını fark ettim. Yapmacık bir neşe değildi bu, Feray’ı gerçekten rahatlatmaya çalışıyorlardı. ‎ ‎“Asmin, bak kim bizimle geliyor!” dedi Büşra, belli belirsiz gülümseyerek. ‎ ‎Asmin’in gözleri büyüdü. “Sen ciddi misin? Feray buna izin mi verdi?” ‎ ‎Feray, ona sert bir bakış attı. “Ben hiçbir şeye izin vermedim.” ‎ ‎Büşra ve Asmin, aynı anda başlarını salladı. Sonra birbirlerine gülerek baktılar. ‎ ‎Feray’ın arkadaşlarının benden pek hoşlanmadığını tahmin edebiliyordum. Belki de haklıydılar. Ama bu umrumda değildi. Buradaydım ve Feray’ı bırakmayacaktım. ‎ ‎Hastanenin kantinine yöneldik. Feray istemeden de olsa bizimle geliyordu. Ellerini kollarına sardı, kendini korumaya çalışır gibi. ‎ ‎Kantine oturduğumuzda, Büşra ve Asmin konuşmaya başladılar. Normal şeylerden bahsediyorlardı. Hastanedeki bir hemşirenin dedikodularından, doktorların sıkıcı toplantılarından… Ama Feray’ın ilgisini çekmeye çalıştıkları belliydi. ‎ ‎Feray ise sessizdi. ‎ ‎Ona baktım. ‎ ‎Beni görmezden geliyordu ama bu, varlığımı hissetmediği anlamına gelmiyordu. ‎ ‎Sonunda Asmin iç çekti. “Feray, yeter artık ya! Kaç gündür suratsın. Biliyorum, kötü hissediyorsun ama…” Gözlerini bana çevirdi. “Bunu onun yüzünden yapmana izin vermeyeceğiz.” ‎ ‎Feray, anında dikleşti. “Asmin.” Sesi sertti. “Lütfen.” ‎ ‎Büşra, çayından bir yudum aldı ve başını yana eğdi. “Bence Yağız da burada olduğu için biraz konuşma hakkına sahip.” ‎ ‎Feray, ona inanamayarak baktı. ‎ ‎Büşra bana döndü. “Hadi bakalım, asker. Buraya kadar geldin, şimdi ne yapacaksın?” ‎ ‎Sert bir soruydu. Ama ben sertlikten kaçan biri değildim. ‎ ‎Bakışlarımı Feray’a çevirdim. “Sadece dinleyeceğim.” ‎ ‎Feray kaşlarını çattı. “Ne?” ‎ ‎“Konuşmanı istiyorum,” dedim. “Bana değil. Ama kendine saklamanı da istemiyorum. Asmin ve Büşra burada. Beni istemiyorsan bile, en azından onlara anlat.” ‎ ‎Feray, bakışlarını kaçırdı. ‎ ‎Sessizlik oldu. ‎ ‎Ama sonra, çok yavaşça, Feray başını kaldırdı. ‎ ‎Gözlerinde öfke yoktu. ‎ ‎Sadece yorgunluk vardı. ‎ ‎Sonra, birden konuşmaya başladı. ‎ ‎Ve ben, onu dinledim. ‎ ‎Feray konuşmaya başladığında, sesi titrek ve yorgundu. ‎ ‎“Bilmiyorum,” dedi. “Ne söylemem gerektiğini bilmiyorum. Sadece… her şey üstüme geliyor gibi hissediyorum.” ‎ ‎Asmin ve Büşra dikkatle onu dinliyordu. Ben de öyle. ‎ ‎Feray, önündeki çay bardağına baktı. Parmakları hafifçe titriyordu. ‎ ‎“Sen gittin,” dedi, gözlerini benden kaçırarak. “Ama sadece sen değil. Kendim de gittim. Eskisi gibi değilim, Yağız. Olabileceğimi de sanmıyorum.” ‎ ‎İçimi bir suçluluk duygusu kapladı. ‎ ‎Biliyorum, demek istedim. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. ‎ ‎Feray derin bir nefes aldı. “Beni bıraktığında, her şey… her şey kontrolden çıktı. Öyle hissettirdi. Geceleri uyuyamadım. Hastanede çalıştım, eve geldim, tekrar çalıştım. Ama hiçbir şey değişmedi. Hâlâ yalnızdım.” ‎ ‎Büşra elini onun elinin üzerine koydu. “Feray, yalnız değilsin.” ‎ ‎Feray acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. “Biliyorum. Ama yalnız hissettim.” ‎ ‎Onun bu kadar açık konuşmasını beklemiyordum. Genellikle duvarlarını bu kadar çabuk kaldırmazdı. ‎ ‎“Sonra,” diye devam etti, sesi daha da kısık bir hale geldi, “bir gün aynaya baktım ve kendimi tanımadım. O an, bir şey fark ettim. Yağız sadece beni bırakmadı. Ben de kendimi kaybettim.” ‎ ‎Boğazımdaki düğüm sıkılaştı. ‎ ‎Feray gözlerini bana çevirdi. “Bunu geri getiremezsin, Yağız.” ‎ ‎Nefes aldım, ama kelimeler çıkmadı. ‎ ‎Büşra ve Asmin göz göze geldiler. Onlar da ne diyeceklerini bilmiyorlardı. ‎ ‎Ama ben biliyordum. ‎ ‎Dirseklerimi masaya koyup Feray’a biraz daha yaklaştım. ‎ ‎“Geri getiremeyebilirim,” dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. “Ama eğer izin verirsen, seninle birlikte yeniden inşa edebilirim.” ‎ ‎Feray’ın dudakları aralandı. ‎ ‎O an, ilk defa gözlerinde sadece acı değil, bir şey daha gördüm. ‎ ‎Kararsızlık. ‎ ‎Beni tamamen reddetmek ile bir şans daha vermek arasında gidip gelen bir tereddüt. ‎ ‎Ve ben o tereddüdün ne anlama geldiğini biliyordum. ‎ ‎Henüz kazanmış sayılmazdım. Ama en azından tamamen kaybetmemiştim. ‎ ‎Feray, bir an bana baktı. Gözlerindeki tereddüt hızla kayboldu, yerini sert bir ifadeye bıraktı. ‎ ‎“Yapamazsın, Yağız,” dedi sessizce. “Sen benimle bir şey inşa edemezsin çünkü ben artık buna izin vermiyorum.” ‎ ‎Sözleri içimde yankılandı. Kalbimde bir şeyin çatladığını hissettim. ‎ ‎“Feray—” ‎ ‎“Elini çek,” diye kesti sözümü. “Bana böyle bakmayı bırak. Sanki telafi edebilirmişsin gibi… Sanki bu, düzeltilebilirmiş gibi. Değil.” ‎ ‎İç çektim, parmaklarımı masaya vurdum. “Feray, sana acı çektirmek istemedim.” ‎ ‎“İstedin ya da istemedin, fark etmez,” dedi. “Gerçek değişmiyor.” ‎ ‎Sessizlik çöktü aramıza. Büşra ve Asmin bile bir şey söylemeye cesaret edemiyordu. ‎ ‎Feray sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı. “Benim artık gitmem gerek.” ‎ ‎Onu durdurmak istedim. Ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Onunla konuşmak, bir duvarı aşmaya çalışmak gibiydi. Ne söylesem, ne yapsam, geri çekiliyordu. ‎ ‎Sonunda sadece başımı salladım. “Git o zaman.” ‎ ‎Feray duraksadı. Bu kez, son bir kez dönüp bakmadı. ‎ ‎Sadece yürüdü. ‎ ‎Ve ben, onu ikinci kez kaybettim. ‎ ‎Feray gözden kaybolduğunda, oturduğum yerden kalkmadım. Gözlerimi masaya dikmiş, parmaklarımla hafifçe sert yüzeyini tıklatıyordum. Midemde bir düğüm vardı. Onu burada bırakıp gitmek istemiyordum ama kalmamın da hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum. ‎ ‎Derin bir nefes aldım. Sonra Asmin’in sesi duyuldu. ‎ ‎“Yağız… Burada ne yapmaya çalışıyorsun?” ‎ ‎Gözlerimi kaldırdım. O ve Büşra, bana anlamlı bakışlarla bakıyorlardı. ‎ ‎“Ben sadece—” ‎ ‎“Hayır,” diye kesti Büşra. “Sen sadece hiçbir şey yapmıyorsun, Yağız. Feray’ı daha fazla zorlama.” ‎ ‎Çenemi sıktım. “Onu zorlamıyorum.” ‎ ‎Asmin kollarını göğsünde bağladı. “Senin varlığın bile onun için bir baskı, farkında değil misin? Burada kalıp beklemen, her fırsatta karşısına çıkman… Ona bir iyilik yapacaksan, git.” ‎ ‎Büşra başını salladı. “Eğer seviyorsan, gitmelisin.” ‎ ‎Gözlerimi kapattım. Bunu söylemelerini bekliyordum ama yine de içimi kemiren o his kaybolmadı. ‎ ‎Bir an sonra ayağa kalktım. Ceketimi düzelttim. Başımı eğerek onlara kısa bir bakış attım. ‎ ‎“Tamam,” dedim. Sonra adımlarımı kapıya yönlendirdim. ‎ ‎Ve gittim. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Günler birbirini kovaladı. ‎ ‎Feray’la karşılaşmadan tek bir gün bile geçmedi. ‎ ‎Binadan her çıkışımda ya da dönüşümde, ya apartman girişinde ya da merdivenlerde göz göze geliyorduk. O, genellikle hastaneye gitmek için acele ediyor, ben ise sabah sporumu yapmaya ya da tabura gidiyordum. ‎ ‎Ama her karşılaşmada aynı şey oluyordu. ‎ ‎İkimiz de duraksıyorduk. Bir anlığına birbirimize bakıyorduk. ‎ ‎Sonra, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyorduk. ‎ ‎Sanki iki yabancıymışız gibi. ‎ ‎Ama ikimiz de biliyorduk. ‎ ‎Geçmiş, unutulacak bir şey değildi. ‎ ‎ ‎Her karşılaşmada, Feray'ın bakışlarında bir şeyler arıyordum. Bir umut kırıntısı, bir yumuşama, en azından bir anlığına geçmişin izlerini taşıyan bir ifade… Ama o, bakışlarını hemen kaçırıyordu. Ya da yüzüme öyle bir boşlukla bakıyordu ki, sanki hiç var olmamışım gibi hissediyordum. ‎ ‎Bu durum, içimde tarifsiz bir öfke ve çaresizlik yaratıyordu. Onu rahatsız etmek istemediğimi sanıyordum ama gerçekte, sadece gözlerinin içine bakıp "Hâlâ buradayım" demek için bahaneler arıyordum. ‎ ‎Ama konuşmuyorduk. ‎ ‎Günlerce. ‎ ‎Sadece birbirimizin farkında olarak, aynı binanın içinde ayrı dünyalarda yaşıyorduk. ‎ ‎Sonra bir gece, apartmana dönerken yine karşılaştık. Feray, kapının önünde telefonuyla birini aramaya çalışıyordu. Yüzü endişeliydi. ‎ ‎Göz göze geldik. ‎ ‎Bu sefer kaçmadı. ‎ ‎Ama bir şey de söylemedi. ‎ ‎Sadece elindeki telefona baktı, sinirle kapattı, sonra başını iki yana sallayarak derin bir nefes aldı. ‎ ‎Bana ihtiyacı olup olmadığını sordum mu? Hayır. ‎ ‎Yanına gittim mi? Hayır. ‎ ‎Sadece orada durdum. ‎ ‎Ve o, gözlerimin içine son bir kez bakıp içeri girdi. ‎ ‎Arkasından baktım. ‎ ‎Beni affetmeyeceğini söylemişti. ‎ ‎Ve ben, ilk kez, onun bunu gerçekten kastettiğini anladım. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Feray’ın arkasından bakarken, içimde garip bir ağırlık hissettim. Onu kaybettiğimi biliyordum ama asıl acı veren şey, artık bunu değiştiremeyeceğimi fark etmemdi. ‎ ‎Geçmişteki hatalarımı düzeltebilmek için her şeyi yapardım ama Feray, bana o şansı bile vermiyordu. Ve en kötüsü, haklıydı. ‎ ‎Günler geçtikçe, bu sessizlikle yaşamayı öğrenmek zorunda kaldım. Aynı binaya girip çıkıyor, birbirimizi görüyor ama hiç konuşmuyorduk. ‎ ‎O beni görmezden geliyordu. ‎ ‎Ve ben, her seferinde durup bir şey söylemeye cesaret edemiyordum. ‎ ‎Beni istemediğini biliyordum ama içimde hâlâ kırık bir umut vardı. Belki bir gün, belki bir an… Ama hayır. O gün hiç gelmedi. ‎ ‎Bir gece yine apartmanın önünde karşılaştık. Yağmur yağıyordu. Feray, şemsiyesini açmak için uğraşıyordu ama mekanizması sıkışmıştı. Elleri titriyordu, belli ki üşüyordu. ‎ ‎İçimden bir şeyler koparak yanına gittim. O istemese de, bazı şeyleri görmezden gelemezdim. ‎ ‎"Ver, ben hallederim," dedim, elim şemsiyeye giderken. ‎ ‎Feray, başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde, o tanıdık mesafe vardı. ‎ ‎Sonra, beklemediğim bir şey yaptı. ‎ ‎Geri çekildi. ‎ ‎Şemsiyeyi yere bıraktı ve hızla apartmana girdi. ‎ ‎Öylece kalakaldım. ‎ ‎Şemsiyesi hâlâ yerdeydi. ‎ ‎Yağmurun altında, elimde Feray’ın bıraktığı şeyle dururken, nihayet anladım. ‎ ‎O beni affetmeyecekti. ‎ ‎Ve ben, ne kadar istersem isteyeyim, bunu değiştiremeyecektim. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Yağmur damlaları şemsiyeye çarparken, ben hâlâ olduğum yerdeydim. Ellerimi yavaşça yumruk yaptım. Eğilip şemsiyeyi aldım, mekanizmasını düzelttim ama artık hiçbir anlamı yoktu. Feray çoktan içeri girmişti. ‎ ‎Şemsiyeyi kapının önüne bıraktım ve ağır adımlarla binaya girdim. Asansörün kapısı tam kapanmak üzereyken içeride Feray’ı gördüm. Göz göze geldik. Ama bu sadece bir saniyeliğine oldu. Başını hızla çevirdi. ‎ ‎Konuşmalı mıydım? Bir şeyler söylemeli miydim? Ama ne söyleyecektim ki? ‎ ‎Ayaklarım geri adım attı. Asansörün kapanan kapılarının ardında Feray’ı bir kez daha kaybettiğimi hissettim. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Günler geçti. ‎ ‎Aynı binada yaşamanın tuhaflığı içime oturmuştu. Onu her sabah hastaneye giderken görüyor, her akşam yorgun argın geri döndüğüne şahit oluyordum. Ama hiçbir zaman göz göze gelmiyorduk. ‎ ‎Bazen merdivenlerde karşılaşıyorduk. Bazen apartman girişinde. Ama her seferinde Feray ya başını çeviriyor ya da görmezden geliyordu. ‎ ‎Beni silmişti. ‎ ‎Bense her gün, belki de farkında olmadan, gözlerimle onu arıyordum. ‎ ‎Bir gün apartmana tam girerken, içeriden Büşra ve Asmin’in kahkahalarını duydum. Kapı açıldığında Feray’la karşılaşacağımı biliyordum ama kaçmak gibi bir lüksüm yoktu. ‎ ‎Ve sonra… ‎ ‎İçeriden çıkan üç kişiyle burun buruna geldim. ‎ ‎Feray, gözlerini hızla benden kaçırdı ama Büşra ve Asmin… Beni görünce yüzlerindeki kahkaha anında silindi. ‎ ‎"Asmin, Büşra… Feray," dedim, istemsizce. ‎ ‎Büşra kollarını bağladı. "Sen hâlâ buradasın demek?" ‎ ‎Ne dememi bekliyordu bilmiyordum. Feray’ın, içinden geçenleri söylemesine bile gerek yoktu. Gözlerindeki soğukluk her şeyi anlatıyordu. ‎ ‎Asmin, hafifçe başını iki yana salladı. "Yağız… Git. Feray’ın sana ihtiyacı yok." ‎ ‎Feray, arkadaşlarının araya girmesinden rahatsız olmuş gibiydi ama bir şey demedi. ‎ ‎O susunca, ben de konuştum. "Bunu bana o söylesin." ‎ ‎Feray, dudaklarını sıktı. Birkaç saniye boyunca hiç tepki vermedi. Sonra başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. ‎ ‎"Git, Yağız." ‎ ‎O an, içimde son kalan umut kırıntısı da yok oldu. ‎ ‎Gözlerimi kapattım, bir nefes aldım. Sonra hiçbir şey söylemeden geri döndüm ve kapıdan çıktım. ‎ ‎Bu kez, gerçekten gidiyordum. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE