Hastane koridorlarında sabaha kadar kalabilirdim. Feray’la konuşmak, onu izlemek, yanında olmak… Ama gerçek hayat, ne bizden ne de hislerimizden ibaretti.
Telefonum titredi. Arayan Murat’tı.
Gözlerimi Feray’dan ayırmadan telefonu açtım. “Evet?”
“Komutanım, emir geldi. Yarım saat içinde taburda olmamız gerekiyor.”
Birkaç saniye sessizlik oldu. Feray bakışlarımı yakaladı, ne olduğunu anlamıştı. Derin bir nefes alarak telefonu kapattım.
“Operasyon,” dedi kısık sesle.
Başımı salladım. “Evet.”
Gözlerini kaçırdı, parmakları kahve bardağını sıktı. Söylemek istediği çok şey vardı ama hangisini dile getireceğini bilmiyordu. Sonunda sadece, “Dikkat et,” diyebildi.
Elimi cebime soktum, birkaç saniye boyunca düşündüm. Sonra eğilip alnına bir öpücük kondurdum. “Sen de.”
Ve ardından kapıdan çıktım.
---
Tabura vardığımda herkes hazırdı. Operasyon brifingini almak için içeri girdiğimde, içeride çoktan bir gerilim vardı.
Masada haritalar seriliydi. Timimin hepsi oradaydı: Selim, Murat, Efe, Baran, Ali ve yeni katılan birkaç asker daha… Hepsi bana baktı.
Albay, masanın başında ayakta duruyordu. “Komutan, durum ciddi.”
Haritaya göz gezdirdim. Hudut hattına yakın bir noktada yoğunlaşmış kırmızı işaretler dikkatimi çekti.
“Bilgileri verin,” dedim.
İstihbarat subayı konuşmaya başladı: “Dün gece bir istihbarat aldık. Terörist gruplardan biri sınırın ötesinden sızmaya çalışıyor. Bölgeye istihbarat timimiz yönlendirildi, ancak son aldığımız bilgiye göre iletişimleri kesildi. Muhtemelen bir pusuya düştüler.”
Kaşlarımı çattım. “Kaç kişiler?”
“Kesin bilgi yok, ancak sayılarının 15-20 civarında olduğu tahmin ediliyor.”
Başımı salladım. “Timim hazır. Ne zaman çıkıyoruz?”
Albay bana dik dik baktı. “Şimdi.”
---
Helikopterin içindeydik. Tüm tim sessizdi. Tek duyulan şey motorun uğultusu ve silahlarımızın mekanik tıkırtılarıydı.
Pilot telsizden seslendi: “Kırmızı ışık. Beş dakika.”
Telsizime dokunup konuştum. “Herkes kulak kesilsin. Bölgeye iner inmez sessiz hareket ediyoruz. Gözleriniz dört olsun.”
“Emredersiniz, komutanım,” dedi Murat.
Helikopter aniden alçaldı. İçimde tanıdık bir adrenalin dalgası yükseldi.
“İniyoruz!” diye bağırdı pilot.
Kapılar açıldı. Buz gibi hava yüzüme çarptı. Tüm tim, birer birer atlayarak ormana indi. Helikopter yükselirken sessizce pozisyon aldık.
Ali, telsizini açtı. “Sinyal bozucu var mı?”
Murat fısıldadı: “Bilmiyoruz. Ama iletişim kesildiğine göre ihtimal yüksek.”
Telsizime dokunup merkeze seslendim. “Ateş Timi hedef bölgeye indi. Sessiz ilerliyoruz.”
Karşı taraftan kısa bir cızırtı duyuldu. “Anlaşıldı, Ateş Timi. Dikkatli olun.”
İlk adımı attım.
Burası bir savaş bölgesiydi. Ağaçların ardına saklanan gölgeler, keskin sessizlik… Her adımda ölümle burun buruna olduğumuzu biliyordum.
Murat yanıma yaklaştı. “Komutanım, iz var.”
Eğildim. Toprak üzerindeki ayak izlerine baktım. Yeni bırakılmışlardı.
“Silah emniyeti açın,” dedim. “Bunlar bizim çocuklar olmayabilir.”
Efe tüfeğini kaldırdı. Baran öne geçti. Sırayla hareket ederken, içimde bir şeyler alarm veriyordu.
Ve sonra…
İlk kurşun sesi yankılandı. Ama bu kez biz sıkılmamıştık.
---
Önümüzdeki ağaçların arasındaki baraka, termal dürbünümde sekiz sıcak hedef gösteriyordu. Silahlılardı ama dikkatleri dağılmıştı.
El işaretiyle timime durmalarını söyledim. Eğilerek yan kapıya yöneldim.
Murat ve Ali arka tarafa, Baran ve Efe yan pencerelere geçti.
Derin bir nefes aldım ve telsizden fısıldadım: “Hazır mıyız?”
Herkes onay verdi.
Başımı kaldırıp geceye baktım. Sessizlik…
Ve ardından, eliyle geri sayım yapan Murat’ı gördüm.
Üç…
İki…
Bir…
Kapıyı sessizce açtım ve içeri süzüldüm.
İlk adam sandalyesinde oturuyordu. Ne olduğunu anlamadan, elimi ensesine koyup kafasını masaya bastırdım. Ağzını kapatarak kıpırdamasını engelledim.
Aynı anda, Murat ve Ali diğerlerini sessizce yere indirdi. Direnen biri oldu, ama Baran onu ustalıkla yere yatırdı.
Birkaç saniye içinde sekiz hedef de kelepçelenmiş halde yüzüstü yatıyordu.
Kimse ölmemişti.
Ama savaş bitmişti.
Telsizime dokundum. “Merkez, hedef alındı. Temiz.”
Karşı taraftan gelen onay sesiyle gözlerimi kapadım. Bir operasyon daha başarıyla tamamlanmıştı.
Ama içimde garip bir his vardı.
Kafamı kaldırıp yıldızsız geceye baktım.
Ve aklım yine bir çift siyah göze kaydı.
Baraka operasyonunun ardından henüz dinlenmeye fırsat bulamadan yeni emir gelmişti. Hudut hattının doğusunda tespit edilen sığınakta, terörist yapılanmanın önemli isimlerinden biri bulunuyordu. Canlı ele geçirilmesi gerekiyordu.
Bu tarz görevler her zaman riskliydi. İçeride sadece militanlar değil, muhtemel patlayıcılar ve tuzaklar da olabilirdi. Ama emir açıktı; operasyon yapılacaktı.
Timimle birlikte sessizce bölgeye ilerlerken aklımda tek bir şey vardı: Bu adamı elimizden kaçırmamalıyız.
Sığınak, dağın yamacına inşa edilmişti. Etrafında nöbetçiler vardı. Termal dürbünle alanı tararken içimde bir sıkıntı hissettim. Bu kadar basit olmamalıydı.
El işaretiyle timi durdurdum. Murat yanıma yaklaştı.
“Komutanım?”
Gözlerimi dürbünden ayırmadan fısıldadım. “Bu kadar az adamla böylesine önemli bir hedefi korumazlar. Bir terslik var.”
Murat kaşlarını çattı. “Tuzak olabilir mi?”
Başımı salladım. “Büyük ihtimalle.”
Ama bu bizi durduramazdı.
Sessiz hareket ederek önce dışarıdaki gözcüleri etkisiz hale getirdik. Beş kişi, hiç ses çıkarmadan yere serildi. Artık içeri girme vaktiydi.
Kapıya geldiğimizde içimden üçe kadar saydım.
Üç…
İki…
Bir…
Kapıyı tek hamlede açtım ve içeri süzüldüm.
Ve işte o an, tuzağa düştüğümüzü anladım.
İçeride beklediğimizden daha fazla adam vardı. En az on beş kişi… Ama asıl sorun, hedefimiz olan adamın çoktan kaçıyor oluşuydu.
O anda her şey hızlandı.
Silah sesleri yankılandı.
Efe, hızla ateş açarak odanın köşesindekileri bastırdı. Murat, yere atlayıp siper aldı. Ben, tüfeğimi doğrultarak en yakındaki adamı indirdim.
Ama hedefimiz olan adam, kaosun ortasında arka kapıdan çıkıyordu.
Baran bağırdı: “Komutanım, kaçıyor!”
Öfkemi bastırarak hızla peşine düştüm.
Koridorlardan geçerken birkaç terörist önüme çıkmaya çalıştı ama onları etkisiz hale getirerek ilerlemeye devam ettim.
Tam çıkış kapısına vardığımda, karşımda siyah bir SUV belirdi.
Hedefimiz arka koltuğa atladı ve araç hızla uzaklaşmaya başladı.
Silahımı kaldırıp arabanın lastiklerine ateş ettim. Birkaç kurşun hedefini buldu ama araç durmadı.
Murat yanıma yetişti. “Siktir! Kaçırdık adamı!”
Dişlerimi sıktım. İçimde, yenilginin acı tadı vardı.
Ama bu iş burada bitmeyecekti.
Telsizime bastım. “Merkez, hedef kaçtı. Takip için hava desteği talep ediyorum.”
Telsizden cevap geldi: “Anlaşıldı, Ateş Timi. Hava desteği yönlendiriliyor. Hedefi bulacağız.”
Nefesimi kontrol etmeye çalışarak timime döndüm.
“Bu iş daha bitmedi. Adamı bulacağız.”
Ve böylece, en zorlu operasyonlardan birinin henüz başında olduğumuzu anlad
Bazen bir adım, tüm kaderi değiştirebilirdi. İşte ben de şu an, tam o adımın eşiğindeydim.
Hedefimiz kaçmıştı. Dişlerimi sıkıp silahımı kontrol ettim. Mermilerim azalmıştı ama şimdilik yeterdi. Murat yanıma gelip nefesini toparlamaya çalışırken, Ali gözlerini kaçan aracın ardından kısarak konuştu:
“Komutanım, helikopterle takip ederiz.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır. Adamın kaçış rotasını biliyorlarsa tuzak kurmuş olabilirler. Önce güvenliği sağlamak zorundayız.”
Gözüm, yerde yatan adamlara kaydı. Çoğu etkisiz hale getirilmişti ama hâlâ birkaç kişi inliyordu. Murat ve Baran onları kelepçelemeye başladı. Öldürmek kolaydı, ama bilgi almak için yaşıyor olmaları gerekiyordu.
Sığınaktaki belgeleri toparlamaları için Efe ve Ali’yi görevlendirdim. Termal dürbünle etrafı taradım. Burası fazla sessizdi. Fazla... düzenli.
“Bir şeyler eksik,” diye mırıldandım kendi kendime.
Murat, az önce bayılttığımız adamlardan birini kaldırarak yüzüne birkaç tokat attı. Adam inleyerek gözlerini açtı.
“Konuş,” dedi Murat, soğuk bir sesle. “Bu kadar az adamla böyle bir hedef korunmaz. Plan neydi?”
Adam önce dişlerini sıktı, sonra tükürdü. “Bunu öğrenmek için geç kaldınız.”
Tam o anda, toprak sarsıldı.
Patlama sesi kulaklarımızda yankılandı, ardından gelen basınçla hepimiz yere savrulduk.
Sığınak infilak etmişti.
Dumanın ve alevlerin ortasında hızla toparlanıp timime seslendim: “Herkes iyi mi?”
Baran, ağzını kapatarak öksürdü. “Ufak sıyrıklar var ama iyiyiz, komutanım.”
Ama adamlar yoktu.
Patlamayla birlikte yerde yatan esirlerin hepsi ya kaçmış ya da can vermişti. Çığlıklarını duyamıyorduk, çünkü her yer cehenneme dönmüştü.
Gözlerimi kıstım. Bu, hedefimizin çoktan kaçtığını ve bizi oyalamak için burada bekleyen adamlarını feda ettiğini gösteriyordu. Bizi bir adım geriden yönlendiriyordu.
Ve ben, buna izin veremezdim.
Telsizime bastım. “Merkez, sığınakta patlama yaşandı. Hedef kaçtı, izini sürmek için acil destek talep ediyorum.”
Cevap anında geldi: “Anlaşıldı, Ateş Timi. İHA yönlendiriliyor. Beklemede kalın.”
İçimde yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştım. Bu, planlı bir oyundu ve biz, daha en baştan oyunun içine çekilmiştik.
Murat yanıma gelip fısıldadı: “Komutanım, adamı gerçekten yakalayabilecek miyiz?”
Bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerimde bir an bile tereddüt yoktu. “Evet.”
Ama önce… önce kendimize bir yol açmamız gerekiyordu.
---
Sabah olmadan, hedefimizin peşine düşmeliydik.
İHA’dan gelen ilk görüntülerde, kaçan SUV’nin doğuya yöneldiği tespit edildi. Bu, onu şehirden uzak bir noktaya götürecekti. Muhtemelen, bir sonraki güvenli evine… ya da daha kötü bir yere.
Helikopterle takibe devam edebilirdik ama bu fazla dikkat çekerdi. Bunun yerine, iki araçla yola çıkmaya karar verdim.
“Ali, Efe, Murat benimle geliyor,” dedim. “Baran, sen geride kalıp merkeze destek ver. Bölgedeki diğer birlikleri hazır tut.”
Hızla hareket ettik. Gecenin içinde ilerlerken, aklım sadece operasyona odaklanmıştı.
Ama bir an… bir an için, Feray’ı düşündüm.
Son vedamızı.
Alnına kondurduğum o öpücüğü.
Ve gitmek zorunda kalışımı.
Bu iş bittiğinde, ona geri dönecektim. Ona söz vermiştim.
Ama önce, bu işi halletmeliydim.
Saatler süren takipten sonra, SUV’nin izini kaybettik. Ama bir şey fark ettim. Yol kenarında terk edilmiş bir motosiklet vardı.
Hemen araçtan inip lastik izlerini kontrol ettim. “Bunu buraya bırakıp başka bir araçla devam etmiş olmalı.”
Ali, yere eğilip eliyle toprağı yokladı. “Burada en az iki kişi yürümüş. Araç değişim noktası olabilir.”
Ayağa kalktım. “Devam ediyoruz.”
Ve öyle de yaptık.
Bu işin sonu yakındı.
Birinin kaybetmesi gerekecekti.
Ve kaybeden biz olmayacaktık.
İzleri takip ederek yola devam ettik. Havanın ayaza kestiği, karanlığın içimize işlediği saatlerdi. Radyoda telsizden gelen parazitik sesler, motorun homurtusu ve ara sıra duyulan nefes alış verişlerimiz dışında sessizlik hâkimdi. Bir süre sonra Ali’nin sesi bu sessizliği bozdu:
“Komutanım, İHA’dan yeni bilgi geldi. Hedef, yaklaşık on kilometre ileride bir köye doğru yönelmiş.”
Gözlerimi kısıp haritaya baktım. O bölgeyi biliyordum. Küçük, köhne bir yerdi. Eğer oraya yöneldiyse, iki ihtimal vardı: Ya birilerini bekliyordu ya da tamamen köşeye sıkışmıştı.
“Murat, hızlan,” dedim. Direksiyona geçen Murat, emrimi sorgulamadan gaza bastı. Araç sarsılarak ilerlerken, Efe arkadan konuştu:
“O köyde sivil var mı?”
Ali başını iki yana salladı. “Terk edilmiş gibi görünüyor.”
Bu iyi bir haberdi. Sivil kayıpları en istemediğimiz şeydi. Ama bir yandan da kötü bir işaret olabilirdi. Eğer gerçekten terk edilmiş bir yerse, düşmanımız orayı bir kapan gibi kullanıyor olabilirdi.
Yaklaştıkça içimdeki hisler daha da netleşti. Geçmiş deneyimlerim bana, bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu. Telsizi elime alıp merkeze bilgi geçtim:
“Ateş Timi konuşuyor. Hedef, doğuya yöneldi. Bize olası destek ekibi yönlendirin, ihtiyacımız olabilir.”
Cevap kısa sürdü. “Anlaşıldı. Yirmi dakika içinde ikinci tim yola çıkacak.”
Yirmi dakika… Çok uzun bir süreydi. Ve biz o kadar bekleyemezdik.
Yol bittiğinde, arabaları güvenli bir mesafeye park edip yaya devam ettik. Karanlık, bizim için bir avantajdı ama düşmanın da bundan faydalanma ihtimali vardı. Termal dürbünü çıkartıp köyün girişini taradım.
“İki sıcak nokta tespit ettim,” dedim fısıltıyla. “Biri eski bir binanın içinde, diğeri kapının yakınlarında nöbet tutuyor olmalı.”
Ali ve Efe anında hazır oldular. Murat ise bıçağını çıkardı. “Sessizce mi halledelim?”
Başımı salladım. “İlk hedefi indir, diğeri bana ait.”
Murat öne geçti, ben de yanındaki hedefi göz hapsine aldım. Sessizce ilerledik. Murat, binanın kenarından dolanarak gözden kayboldu. Tam o sırada, nöbetçi silahını omzundan düşürdü ve sigarasını yakmak için çakmağını çıkardı. Bu onun son hatasıydı.
Gölge gibi arkasına süzülüp bıçağı boğazına dayadım. Nefesini tuttu, ama kaçmaya yeltenemedi.
“Ses çıkarırsan ölürsün,” diye fısıldadım.
O anda, Murat içerideki hedefi indirdi. Kısa bir inleme duyuldu ve ardından sessizlik. Elimdeki adam, arkadaşının sustuğunu anlayınca gevşedi. Bunu fırsat bilerek onu bayılttım.
“İçeri giriyoruz,” dedim timime.
Kapıyı yavaşça araladık ve içeri süzüldük. Oda boş görünüyordu, ama içgüdülerim bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyordu.
Ali, termal dürbünü tekrar kaldırdı ve gözleri irileşti.
“Komutanım, altta bir bodrum var.”
Tam o anda, tahtalar çatırdadı. İçeriden biri seslendi:
“Gelmeyeceğinizi sandık.”
Tetik parmağım silahın soğuk metaline sıkıca bastı.
“Teslim ol,” dedim sertçe.
Cevap, bir kurşunla geldi.
Mermiler havada vızıldayarak geçti. Hepimiz hızla siper aldık. İçeride en az dört kişi vardı ve silahları tam otomatiktendi.
“Lan, tuzağa düştük!” diye tısladı Efe.
“Hayır,” dedim. “Biz onları tuzağa çektik.”
El bombamı çıkardım, pimi dişlerimle çektim ve “Hadi bakalım,” diyerek içeri fırlattım.
“BOMBA!”
İçeriden panik dolu çığlıklar yükseldi. Patlama odanın içini sarsarken, silah sesleri bir anlığına kesildi. Tam o boşluktan yararlanarak içeri daldım. İlk adam şok içindeydi, silahını kaldırmadan önce iki mermiyle onu yere serdim.
Murat ve Ali de ateşe katıldı. Hızlı, keskin ve ölümcül.
Geriye yalnızca bir kişi kalmıştı.
Adam, duvara yaslanarak silahını kaldırdı, ama Efe ondan hızlı davrandı. Kulağımın dibinde yankılanan tek bir atışla adam yere yığıldı.
Nefes nefese etrafı kontrol ettim.
“Temiz,” dedi Murat.
Ali ise yerde kanlar içinde yatan adamlara bakıyordu. “Bunlar… Bunlar hedefimizin adamları değil.”
O an içimdeki huzursuzluk büyüdü. Eğer bunlar onun adamları değilse, kimlerdi?
Bir adım atıp odanın içini daha dikkatli inceledim. Eski bir masanın üstünde birkaç harita, telsiz ve kağıtlar vardı. Ama beni asıl durduran şey, duvara asılı bir fotoğraf oldu.
Feray’ın hastanesinin fotoğrafı.
Kanım çekildi.
Masanın üstündeki telsizi aldım ve hızla merkeze bilgi verdim.
“Acil durum. Yeni bir tehdit tespit ettik. Hedef, bizi oyalarken başka bir saldırı planlıyor olabilir. Hastaneye ekip yönlendirin!”
Kalbim deli gibi çarpıyordu.
Bunu ona yapamazdım.
Feray’ı korumak zorundaydım.
Silahımı kavrayıp hızla köyden çıktım.
Bu iş artık kişiseldi.
GECENİN KARANLIĞINDA – HESAPLAŞMA
Köyden çıktığımızda, içimde bir fırtına kopuyordu. Feray’ın hastanesinin fotoğrafı… Bu, tesadüf olamazdı. Bizi buraya çekenler, aynı anda başka bir şeyi hedef alıyordu. Ve o hedef, Feray’ın bulunduğu yerdi.
Telsizi sıkıca kavradım. “Merkez! Hastaneye saldırı ihtimali var. Kaç kişi müsaitse yönlendirin. Tekrar ediyorum, acil durum!”
Telsizden kısa bir sessizlik oldu, ardından operatörün sesi duyuldu:
“Anlaşıldı, Ateş Timi. Yakındaki ekipler harekete geçti. Siz ne yapıyorsunuz?”
Çenemi sıktım. “Biz de oraya gidiyoruz.”
Murat, Ali ve Efe bana bakıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda tek bir kelime bile etmeden ne yapacağımızı anladılar. Timimin bana sonsuz güveni vardı. Ve ben de onlara…
Arabaya atladık. Motorun sesi gecenin sessizliğini yardı. Murat gaza yüklendi. Artık kaybedecek vaktimiz yoktu.
İKİ ATEŞ ARASINDA
Yolda ilerlerken, telsizden yeni bir rapor geldi. “Komutanım, hastane çevresinde şüpheli hareketlilik tespit edildi. Maskeli adamlar, hastanenin etrafında dolanıyor.”
Laneti bastırıp emir verdim: “Hızlan!”
Murat, gaza sonuna kadar bastı. Arabanın içinde kalp atışlarımızın hızlandığını hissediyordum. Feray… Orada.
Dakikalar içinde hastane binasını görüş alanımıza aldık. Ve tam o anda, ilk patlama gerçekleşti.
Binanın yan tarafında bir ateş topu yükseldi. Alarm sesleri gecenin sessizliğini yırttı.
Kendi kendime lanet okudum. Geç kaldık mı?
Ama düşünmeye vaktim yoktu. Silahımı kavrayıp hızla araçtan fırladım. Ateşin aydınlattığı hastane bahçesinde, siyah maskeli adamlar ellerinde silahlarla içeri ilerliyordu.
Buna izin veremezdim.
Elimi kaldırıp bağırdım: “Dağılın! Koridor oluşturalım!”
Ali, Murat ve Efe hızla siper alıp karşılık vermeye başladı. Silah sesleri yankılanırken, ben doğrudan hastane girişine yöneldim.
Hastanenin içinde çığlıklar duyuluyordu. Bazı hemşireler ve doktorlar panikle koşuşturuyordu. Ama benim tek bir önceliğim vardı: Feray!
Koridorlardan geçerek acil servise vardım. Birkaç hasta, doktorlar tarafından tahliye ediliyordu. Ama Feray’ı göremiyordum.
Tam o sırada, bir el beni yakaladı. Döndüğümde Asmin’in korku dolu gözleriyle karşılaştım.
“Asmin! Feray nerede?”
“İçeride!” diye nefes nefese cevap verdi. “Adamlar birilerini rehin aldı! Feray da onların arasında!”
Beynimde bir patlama oldu.
Bu iş artık tamamen kişiseldi.
Telsizi açtım. “Ali! Efe! Hastanenin içinde rehineler var! Murat, dışarıdaki adamları temizlemeye devam et!”
“Anlaşıldı, komutanım!”
Hızla ilerledim. Koridorların sonunda, bir grup silahlı adam rehineleri köşeye sıkıştırmıştı. Ve Feray… Oradaydı.
Korkusuzca diğer doktorların önünde duruyordu. Beni görmemişti. Ama onu öyle görmek, içimdeki öfkeyi daha da körükledi.
Adamların lideri, telsizle birilerine emir veriyordu. “Beş dakikamız var. Eğer istediklerimizi almazsak, ilk rehineyi vururuz.”
Silahımı kaldırdım. Beş dakikanız yok.
Sessizce pozisyon alıp hedefleri tek tek belirledim. Dört adam. İkisi silahlı, biri bıçağıyla rehineleri tutuyor, sonuncusu telsizle konuşuyor.
Tetik parmağımı sıkmaya hazırlandım. Ama o anda, Feray’ın sesi duyuldu.
“Bunu yapmak zorunda değilsiniz.”
Kalbim hızla attı. Ne yapmaya çalışıyordu?
“Kim olduğunuzu bilmiyorum ama biz sadece doktoruz! Yardım etmeye çalışıyoruz!”
Adam, Feray’ın yüzüne baktı ve alaycı bir kahkaha attı. “Doktor musun? O zaman biraz kan görmeye hazır ol!”
İşte bu hatayı yapmayacaktı.
Adam silahını kaldırmadan önce, ben tetiği çektim. İlk hedefim telsizle konuşan adamdı. Mermi, tam alnının ortasına isabet etti.
Aynı anda, Ali ve Efe de içeri daldı.
İkinci adamın silahı yere düşerken, Ali’nin kurşunu onu göğsünden vurdu.
Kaosun içinde, bıçağı tutan adam rehinelerden birini çekmeye çalıştı. Ama Feray, sert bir hamleyle geri adım attı. Adamın dengesini kaybettiği anı yakalayıp ona doğru koştum. Silahımın kabzasıyla ensesine sert bir darbe indirdim.
Son adam, panikle silahını doğrulttu. Ama Efe çoktan ona ulaşmıştı. Tek bir atışla yere serdi.
Sessizlik.
Yavaşça nefes verdim. Koridorda sadece rehinelerin hafif titreyen nefesleri duyuluyordu. Ve Feray’ın bakışları…
Gözlerimizi buluşturduk.
Gözlerindeki endişeyi gördüm. Ve ardından… öfkeyi.
Yanıma geldi. Bir an duraksadı. Sonra yumruğunu göğsüme indirdi.
“Bu neydi, Yağız?! Neler oluyor?!”
Bir an şaşırdım. Ama sonra… gülümsedim.
Feray buydu işte.
Başını iki yana salladı. Gözleri dolmuştu. “Sen… Sen yine ölüyordun!”
Elini tuttum. “Ama ölmedim.”
Kendini daha fazla tutamadı ve göğsüme yaslandı.
Onu sımsıkı sardım.
Bu işi bitirmiştik. Ama her şey yeni başlıyordu.
Ve ben, artık hiçbir şeyi kaybetmeyecektim. Feray’ı da.