FERAY’IN ANLATIMIYLA
Hastanede o gece farklı bir telaş vardı. Yoğun bakımdaki hastaları kontrol ettikten sonra dinlenmek için odama geçmiştim. Ama o an duyduğum patlama sesi tüm vücudumu hareketsiz bıraktı.
Kalbim hızla çarptı. Bu bir kaza olamazdı.
Hemşireler ve doktorlar panikle koridorlara koştu. Kapının önüne çıktım, herkes çığlıklar atıyordu. Birkaç hemşireyi durdurdum.
“Ne oluyor?”
“Bilmiyoruz! Dışarıda silahlı adamlar var!”
Cümleyi tam duymamla birlikte beynimde şimşekler çaktı. Silahlı adamlar.
Bedenim istemsizce hareket etti. Buradan gitmeliydim. Ama aklımda sadece bir soru yankılanıyordu:
Yağız nerede?
O anda, silahlı birkaç adamın hastaneye daldığını gördüm. Önüne geleni yere yatırıyorlardı. İnsanlar ağlıyordu, çığlık atıyordu ama ben donup kalmıştım.
Biri silahını bana doğrulttu.
“Gel buraya.”
Hayır.
Ama hareket edemedim. Beni ve birkaç doktoru bir odanın köşesine doğru sürüklediler. İçimde bir korku vardı ama bu korku, bana doğrultulan silahtan çok, Yağız’ın burada olup olmadığını bilmemenin korkusuydu.
Adamın biri telsizle konuşuyordu.
“Beş dakikamız var. Eğer istediklerimizi almazsak, ilk rehineyi vururuz.”
Ölüm.
Kelimeler beynimde yankılandı. Ve ben o an bir şey fark ettim: Kimse bir şey yapmıyordu.
Her zaman yaptığım gibi içimdeki korkuyu bir kenara attım. Bir adım öne çıktım.
“Bunu yapmak zorunda değilsiniz.”
Adam bana döndü, kaşlarını çattı.
“Ne dedin sen?”
Sert bir şekilde yutkundum. Sesimin titremesine izin vermemeliydim. Güçlü durmalıydım.
“Kim olduğunuzu bilmiyorum ama biz sadece doktoruz! Yardım etmeye çalışıyoruz!”
Birkaç rehinenin bakışları bana döndü. Adamın gözlerinde öfke belirdi. Telsizini sıktı.
Sonra…
Alaycı bir kahkaha attı.
“Doktor musun? O zaman biraz kan görmeye hazır ol!”
Silahını kaldırdığı an, silah sesi koridoru doldurdu.
Her şey birkaç saniye içinde oldu.
Adamın vücudu geriye savruldu, alnından vurulmuştu. Yere düştü. Aynı anda, başka bir silah sesi daha duyuldu. Bir adam daha yere yığıldı.
Nefesim kesildi.
Yağız.
Savaşın içinden geçip gelen bir gölge gibi belirmişti. Gözleri öfkeden alev alıyordu. Silahını kaldırıp hızla ilerledi. Etrafında kimse ona zarar veremezdi.
Tam o anda, bıçağı olan adam hareketlendi. Bir rehineyi rehin almak için hamle yaptı. Kendi bedenim, beynimden önce harekete geçti.
Geri çekildim, bıçağın önüne geçmedim. Adamın dengesini kaybettiğini gördüğümde içimde bir kıvılcım yandı. O an Yağız ona doğru hamle yaptı. Silahının kabzasıyla ensesine bir darbe indirdi ve adam yere yığıldı.
Son düşman da düştüğünde…
Hastanede bir sessizlik oldu.
Silah sesleri durmuştu. Tek duyduğum şey kalp atışlarım ve rehinelerin hafif hıçkırıklarıydı.
Sonra… gözlerim Yağız’ı buldu.
Kan içindeydi. Ama orada, karşımdaydı.
Ve nefes alıyordu.
Beni kurtarmıştı.
Ayağım istemsizce geriye gitti. Yağız’ın gözlerindeki endişe büyüdü ama umurumda değildi. Göğsümde bir öfke dalgası kabardı.
Yanına hızla yürüdüm ve...
Göğsüne yumruğumu indirdim.
Hareketim onu şaşırttı ama bir şey demedi. Nefes nefese kaldım.
“Bu neydi, Yağız?! Neler oluyor?! Ben burada insanları korumaya çalışıyorum, sen ise delice kurşunların önüne atlıyorsun!”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra... gülümsedi.
O gülümsemesi… Sinirlerimi daha da bozdu.
Başımı iki yana salladım. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamaya çalıştım.
“Sen… Sen yine ölüyordun!”
Bunu söylediğim an, elimi tuttu.
Güçlü ve sıcaktı. O an, içimdeki öfkenin yerini başka bir şey aldı. Korku.
Yağız sakince baktı. “Ama ölmedim.”
Gözlerimi ona kilitledim.
Ve bir anda... kendimi onun göğsüne yaslanmış buldum.
Beni sararken hissettiğim şey huzurdu.
O gece, savaşın ortasında bile…
Ben, Yağız’ın kollarında güvendeydim.
🫶🫶🫶
Yağız’ın kollarında ne kadar durdum bilmiyordum. Ama onun sıcaklığı, savaşın ortasında bile bir anlığına nefes almamı sağlamıştı.
Sonunda, derin bir nefes alarak başımı kaldırdım. Ama o da beni bırakmadı.
Gözleri hâlâ üzerimdeydi, endişeyle yüzümü inceliyordu.
“İyi misin?” diye sordu, sesi yorgun ama yumuşaktı.
Bu sorunun cevabını bilmiyordum. İyi miydim?
Hayır.
Az önce ölümün eşiğinden dönmüştüm. İnsanlar korkmuştu. Burası benim için güvenli bir yerdi ama artık değildi. Artık hiçbir yer güvenli değildi.
Yağız yanımda olmasa…
Boğazımdan kesik bir nefes çıktı. Hızla başımı salladım. Şimdi bunu düşünemezdim.
“Feray!”
Başımı çevirdiğimde, Asmin ve Büşra’nın koridorun diğer ucunda bana doğru koştuğunu gördüm. Gözleri yaşlıydı. Büşra hızla yanıma geldi ve bana sarıldı.
“Seni çok merak ettik! İyi misin?”
“İyiyim,” diye mırıldandım ama sesim bana bile inandırıcı gelmedi.
Asmin, gözleri hâlâ Yağız’ın üzerindeyken konuştu. “Bu adamlar kimdi? Neden buraya saldırdılar?”
Yağız’ın çenesi gerildi. O an, onun benden sakladığı bir şey olduğunu anladım.
Biliyordu.
Bu saldırının tesadüf olmadığını, bir anlamı olduğunu… Biliyordu.
Gözlerini kaçırmadı ama konuşmadı da. Bunu benden saklayamazdı.
“Yağız,” dedim, sesim daha sert çıkmıştı. “Ne saklıyorsun?”
Gözleri kısıldı. Bir anlık tereddütten sonra derin bir nefes aldı.
“Sana anlatacağım. Ama önce buradan çıkmamız lazım.”
Tam o anda, telsizinden bir ses yükseldi.
“Komutanım, hastane çevresi temizlendi. Ancak içeride hâlâ bazı katlarda şüpheli hareketlilik olabilir.”
Yağız’ın vücudu daha da gerginleşti. Gözleri hızla çevreyi taradı.
“Bizi hemen tahliye etmeliyiz.”
Tam konuşmasını bitirdiği anda, hastane binasının üst katlarından bir cam kırıldı ve aşağıya cam parçaları döküldü.
Bu iş bitmemişti.
Yağız bir an bile tereddüt etmeden harekete geçti. Bizi koridora doğru itti.
“Eğilin! Siper alın!”
Büşra ve Asmin panikle başlarını eğdi, ben ise istemsizce Yağız’ın arkasına sığındım.
O anda, hastanenin üst katından yankılanan ağır ayak sesleri duyuldu.
Yağız’ın gözleri kısıldı. Telsizi hızla açtı.
“Ali, Efe! Binanın içinde hâlâ adamlar var. Üst katları kontrol edin!”
Telsizden Ali’nin sesi duyuldu.
“Anlaşıldı, komutanım. Hemen ilerliyoruz.”
Yağız, silahını daha sıkı kavradı ve hızla merdivenlere yöneldi. Ben de istemsizce peşinden bir adım attım.
Ama bunu fark etti.
“Feray, sakın!”
Önümü keserek gözlerimin içine baktı.
“Burada bekle.”
Ama bu sefer beklemek istemiyordum.
“Yağız, ben burada oturup yine ölmeni bekleyemem!”
“Ben ölmeyeceğim.”
“Sana inanmak istiyorum ama—”
Sözümü kesti. Ellerini yüzüme koydu, başparmakları yanaklarımı okşadı.
“Söz veriyorum.”
Bir an… Sadece bir an, gözlerinde o kadar büyük bir ciddiyet gördüm ki nefesim kesildi.
Sonra... hızla uzaklaştı.
Beni orada bırakıp silahını kaldırarak merdivenleri çıkmaya başladı.
Onu izlerken… İçimde kocaman bir korku vardı.
Ama bu sefer sadece onun için değil…
Hepimiz için.
Dakikalar, saat gibi geçti.
Aşağıda, hastane personeli ve diğer rehineler tahliye edilirken ben yerimden kıpırdayamıyordum.
Yağız...
Ne yapıyordu?
O anda, üst kattan iki el silah sesi geldi.
Bedenim dondu.
Asmin ve Büşra irkilerek birbirlerine sarıldı ama ben hareket bile edemedim.
Yağız.
Yaşıyor muydu?
Tam merdivenlere doğru adım atacakken...
Onu gördüm.
Toz içinde, elinde silahı, kaşları çatılmış ve gözleri hâlâ keskin...
Ama sağdı.
Ve o an... ilk defa nefes alabildim.
“Bitti.” diye mırıldandı. “Herkes temizlendi.”
Etrafımdaki tüm sesler sustu.
Koşarak ona ulaştım.
İçimde tuttuğum her şeyi unutup... ellerimi yüzüne koydum.
Ona dokunmak, onun hâlâ orada olduğunu hissetmek istiyordum.
Ama o an, gözlerim Yağız’ın omzundaki kanı fark etti.
“Yağız, sen...”
Gözlerini kaçırdı.
Yaralanmıştı.
Ama hiçbir şey söylemedi.
O an, içimdeki fırtına büyüdü.
Bu adam, bana bir şey olmasın diye kendini feda ediyordu. Ama... ben de onun için aynısını yapmaya hazırdım.
Bunu bilmesi gerekiyordu.
Tam ağzımı açıp bir şey diyecekken, aniden bileğimden tuttu ve beni kendine çekti.
Bütün dünya dondu.
Gözlerimiz buluştu.
Ve o an, hayatımda ilk kez gerçekten korkusuz hissettim.
“Bu iş bitmedi, Feray.” diye fısıldadı.
“Onlar geri gelecek.”
Gözlerimi kıstım.
“Kim bunlar, Yağız?”
Beni bıraktı ve uzaklaştı.
Tam kapıdan çıkarken... bir tek şey söyledi.
“Bunu öğrenmek istiyorsan, benimle gelmen lazım.”
Ve o an anladım.
Bu işten kaçış yoktu.
Yağız’ın sesi kulaklarımda yankılanırken, kalbim deli gibi atıyordu. “Bunu öğrenmek istiyorsan, benimle gelmen lazım.”
Beni seçme şansı bırakmadan ardına bile bakmadan yürüdü.
Birkaç saniye olduğu yerde kalakaldım.
Sonra… peşinden gittim.
Asmin ve Büşra’nın sesleri geride yankılanıyordu ama duymuyordum. Gözlerim sadece onun sırtına kilitlenmişti.
Hastanenin dışına çıktığımızda, serin gece havası yüzüme çarptı. Dışarısı kaostu. Yaralılar, ambulanslar, siren sesleri… Ama benim tek odak noktam Yağız’dı.
Onun peşinden bir araca yürüdüm. Beni durdurmadı.
Kapıyı açtı, başıyla içeri girmemi işaret etti.
İşte bu… Dönüşü olmayan bir yoldu.
Ama ben zaten çoktan kararımı vermiştim.
BİNMEK VE GERÇEĞİ ÖĞRENMEK.
~~~
Yağız, arabayı kullanırken gözlerini yoldan ayırmıyordu. Ama ben… ben gözlerimi ondan ayıramıyordum.
Kaşları çatılmış, çenesi sıkılmıştı. Sol kolunu tutuyordu.
Yaralanmıştı ama umursamıyordu.
Umursamıyordu çünkü bunu hep yapıyordu.
Kendini feda etmek onun için nefes almak kadar doğaldı.
Ama ben artık bunu izlemek istemiyordum.
Sessizliği bozan ilk ben oldum.
“Nereye gidiyoruz?”
Gözünü yoldan ayırmadan cevap verdi. “Güvenli bir yere.”
Kaşlarımı çattım. “Neyden kaçıyoruz, Yağız? Bu adamlar kim?”
O an, bir saniyeliğine direksiyonu daha sıkı kavradı.
Ve sonra… gözleri bana döndü.
Gözlerindeki şey… saf ciddiyetti.
“Feray, bunu öğrendiğinde geri dönüş olmayacak. Bunu bildiğin sürece hayatın değişecek.”
İçim ürperdi. Ama geri adım atmadım.
“Zaten değişti.”
Yağız sustu.
Ama birkaç saniye sonra başını salladı. Kararımı kabul etmişti.
“O zaman anlatıyorum.”
Ve o an… bütün gerçekleri öğrendim.
~~~
Anlattıkları tüylerimi diken diken etmişti.
Bu bir çete saldırısı değildi. Bu sadece bir intikam değildi.
Bu… planlanmış, sistemli bir savaştı.
Yağız ve Ateş Timi’nin izini süren bir örgüt vardı. Ve bu örgüt, sadece askerleri değil… onların sevdiklerini de hedef alıyordu.
Beni.
Beni de hedef almışlardı.
“Feray.”
Yağız’ın sesi beni kendime getirdi. Başımı kaldırdım.
Beni inceliyordu. Gözlerimde korku olup olmadığını görmek istiyordu.
Ama ben korkmuyordum.
Öfkeliydim.
Kendimi savunamayacak biri değildim. Bir kurban değildim.
Bunu ona göstermek istedim.
O yüzden yavaşça fısıldadım: “Beni korumana ihtiyacım yok.”
Bir an için dondu.
Sonra kaşları çatıldı.
“Saçmalama, Feray.”
Ama ben geri adım atmadım.
“Ben senin zayıf noktan değilim, Yağız.”
Beni süzdü. Sonra başını yana eğdi.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Hastanedeki o adamlar.”** “Beni diğer doktorlardan farklı tuttular. Çünkü onların gözünde senin zayıflığın bendim. Eğer ben ölseydim, seni yıkacaklarını düşündüler.”**
Yağız dişlerini sıktı.
Ama ben devam ettim.
“Bunu değiştireceğim.”
Gözleri büyüdü. “Ne?”
İçimde bir fırtına kopuyordu. Ve bu fırtına beni harekete geçiriyordu.
“Eğer onlar bana saldıracaksa, ben de savaşmayı öğrenmeliyim.”
~~~
Yağız hızla fren yaptı.
Araba ani bir sarsıntıyla durduğunda, nefesim kesildi.
Beni yüzüme sertçe döndü.
“Hayır.”
“Evet.”
“Hayır, Feray!”
“Yağız, bu benim hayatım! Sen hep beni koruyacağını sanıyorsun ama benim de dövüşmeyi öğrenmem gerek!”
Gözleri öfkeden kararmıştı. Ama gözlerinde başka bir şey daha vardı.
Korku.
O an, her şeyi anladım.
Yağız savaşmayı seviyordu. Ama beni savaşın içinde görmek istemiyordu.
Çünkü kaybetmekten korkuyordu.
O an… ilk defa, bu buz gibi adamın kalbinin ne kadar derin olduğunu gördüm.
Ama benim de bir seçimim vardı.
Ve bu seçimi yapmıştım.
“Beni eğitmen gerekiyor, Yağız.”
Başını hızla iki yana salladı. “Feray, sen—”
“Yağız!”
Ona meydan okurcasına gözlerinin içine baktım.
“Eğer bana öğretmezsen, yine de öğrenirim. Ama başkalarından. Ama bu sefer… senin kontrolün dışında olurum.”
Sustum. Bekledim.
Beni süzdü. Dudaklarını sıktı. İçinde bir fırtına koptuğunu görebiliyordum.
Ve sonra… gözlerini kapattı.
Kendi içinde bir savaşı kaybetmiş gibi derin bir nefes aldı.
Sonra, yavaşça başını salladı.
“Tamam, Feray.”
“Sana savaşmayı öğreteceğim.”
Ve o an anladım…
Artık sadece bir doktor değildim.
Savaşçı olacaktım.
Yağız’ın dudaklarından dökülen o sözler, içimde bir kıvılcım yaktı. “Sana savaşmayı öğreteceğim.”
Bir an için durduğum yerden kımıldayamadım. O anın ağırlığı, aldığım nefesi bile değiştirdi.
Benim için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Ama zaten eskisi gibi kalmasını da istemiyordum.
Gözlerini benden ayırmadan direksiyonu kavradı ve arabayı tekrar hareket ettirdi.
Sessizliği onun sesi bozdu.
“Bunu ciddiye aldığının farkındayım, Feray. Ama bu sadece bir eğitim olmayacak. Eğer dövüşmeyi öğrenirsen… bu, seni asla geri dönemeyeceğin bir dünyaya sokacak.”
Kararlılıkla başımı salladım. “Zaten içindeyim.”
Sustu. Gözleri tekrar yola döndü.
Ben de pencereye yaslanıp gecenin karanlığını izledim.
Bundan sonrası nasıl olacaktı?
Bilmiyordum.
Ama tek bildiğim bir şey vardı: Artık savunmasız olmayacaktım.
~~~
Bir saatlik yolculuğun ardından nihayet bir yere vardık.
Burası sıradan bir yer değildi.
Ormanın derinliklerinde, kimsenin kolayca bulamayacağı bir eğitim alanıydı.
Yağız arabadan inerken bana dönüp başını eğdi.
“Buradan çıkış yok, Feray.”
Derin bir nefes aldım. Sonra kapıyı açıp dışarı adım attım.
“O zaman başlayalım.”
Yağız’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Öyleyse beni takip et.”
~~~
Yağız, bir süre etraftaki ekipmanları gösterdi. Burada sadece silahlar yoktu. Denge tahtaları, tırmanma halatları, bıçak atış tahtaları…
Gözüm en çok bıçaklara takıldı.
Yağız bunu fark etti ve kaşlarını kaldırdı.
“Başlamadan önce sana birkaç soru sormam lazım.”
Kollarımı kavuşturdum. “Sor.”
Derin bir nefes aldı. “Silah tutmayı hiç düşündün mü?”
Kaşlarımı çattım. “Silah tutmak istemiyorum.”
“İlk hata.”
Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne?”
Yağız gözlerini kıstı. “Eğer savaşın ortasındaysan, sadece ne yapmak istediğin değil, ne yapman gerektiği önemlidir. Eğer bir adam seni öldürmeye çalışıyorsa, eline geçen her şeyi silah olarak kullanmalısın. Bıçak, silah, sopa, hatta bir kalem bile.”
“Ama ben bir asker değilim.”
Bana doğru bir adım attı. “Artık askerden farkın yok, Feray.”
Yutkundum.
“Bu yüzden önce denge eğitimiyle başlayacağız.”
Elimi tuttu ve beni dar, yüksek bir tahta platformun önüne getirdi.
“Tırman.”
Düşünmeden cevap verdim. “Yağız, ben—”
“Tırman, Feray.”
Bakışları öyle keskindi ki itiraz edemedim. Derin bir nefes alıp tahtaya çıktım.
Platform sallanıyordu.
Ellerim istemsizce titredi.
Ama Yağız aşağıdan beni izliyordu.
Ve ben düşemezdim.
~~~
Saatlerce eğitim yaptık.
Denge tahtasında yürüdüm.
Bıçak fırlatmayı denedim.
Koşarken aynı anda yumruk atmayı öğrendim.
Her başarısızlığımda Yağız’ın sesi beni tekrar ayağa kaldırdı.
“Tekrar.”
“Feray, odaklan!”
“Gözlerini hedeften ayırma!”
Yorgunluktan dizlerimin bağı çözülmek üzereydi.
Ama pes etmedim.
Çünkü o, beni izliyordu.
Ve ben onun gözlerinde bir hayal kırıklığı görmek istemiyordum.
~~~
Eğitim bittiğinde, kollarım ve bacaklarım artık beni taşımıyordu.
Çimlere yığılıp gökyüzüne baktım.
Yağız, yanımda yere oturdu.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Sonunda, o konuştu.
“İyi iş çıkardın.”
Şaşkınlıkla başımı ona çevirdim. “Gerçekten mi?”
Başını hafifçe salladı. “Sana bunu asla söylemeyeceğimi sanıyordun, değil mi?”
Gözlerimi devirdim. “Açıkçası, evet.”
İkimiz de hafifçe gülümsedik.
Ama sonra sesi ciddileşti. “Feray.”
“Ne?”
“Sana bir şey olursa, kendimi affetmem.”
Kalbim hızlandı.
Ona döndüm. Gözleri gecenin karanlığında bile parlıyordu.
Ve o gözlerde bir şey vardı…
Korku.
O korkuyu hafifletmek istedim.
O yüzden elimi onun elinin üstüne koydum.
“Bana bir şey olmayacak.”
Başını hafifçe salladı. Ama gözleri hâlâ aynıydı.
Ona biraz daha yaklaştım.
Ve fısıldadım: “Çünkü artık savaşmayı öğreniyorum.”
Yağız derin bir nefes aldı.
Ve başını bana yaklaştırdı.
Sadece birkaç santim vardı aramızda.
Ama dokunmadı.
Dokunmadık.
Ama o gece, ikimiz de biliyorduk.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Sabahın ilk ışıkları, ormanın derinliklerinde yankılanan sessizlikle birleştiğinde, vücudum yorgunluktan titriyordu. Gözlerim yanıyordu, kaslarım isyan ediyordu. Ama zihnim… Zihnim hiç olmadığı kadar keskin ve odaklıydı.
Yağız, gözlerini kısarak bana baktı. “Bugün daha zor olacak.”
Boğazımı temizledim. “Daha mı zor?”
Başını salladı. “Dün denge öğrendin. Bugün hız ve refleks çalışacağız. Çünkü savaş alanında saniyeler hayat kurtarır.”
Derin bir nefes aldım. Hazırdım.
Beni önce bir alana götürdü. Burada yere yerleştirilmiş lastikler vardı, aralarda yükseklikleri değişen engeller… Ve tam karşıda duvar gibi duran ahşap bloklar.
“Koşacaksın. Engel atlayacaksın. Hedefini vuracaksın. Sonra geri geleceksin.”
Kaşlarımı çattım. “Ama ben silah kullanmıyorum.”
Yağız cebinden küçük bir bıçak çıkardı ve bana uzattı. “Şimdilik sadece bu.”
Bıçağı elime aldım. Soğuk metal parmaklarımı uyuşturdu.
“Hazır mısın?”
Başımı salladım. “Hazırım.”
Yağız düdüğü çaldığında, reflekslerim devreye girdi.
Koşmaya başladım.
İlk engelin üzerinden atlarken, vücudumun kontrolünü kaybetmemeye çalışıyordum.
Hata yaparsam, Yağız bağıracaktı.
Ama hata yapmadım.
Engelleri birer birer geçtim.
Tam karşıma duvar gibi bir blok çıktı. İçimden lanet okudum ama geri dönemezdim.
Tırmanmaya başladım.
Tırnaklarım tahtaya geçmiyordu. Kollarım sızlıyordu.
Pes etmek yok, Feray.
Derin bir nefes alıp, son bir hamleyle yukarı çekildim.
Bıçağı kavradım. Hedef tahtası karşımdaydı.
Yağız’ın sesi duyuldu: “At!”
Bileğimi döndürdüm ve bıçağı savurdum.
Bıçak tahtaya saplandı. Ama tam merkeze değil.
Nefes nefese kalmıştım.
Aşağıya atladım ve geriye koştum.
Beni izleyen Yağız, başını eğdi. “İlk sefer için iyi.”
Şaşkınlıkla gözlerimi kırptım. “Bu bir övgü mü?”
Gözlerini devirdi. “Övgüye ihtiyacın yok. Ama evet, fena değildin.”
Gülümsedim.
Bu, başlangıçtı.
Ve ben durmayacaktım.
Akşam olduğunda, eğitim kampında bir ateş yaktık. Yorgunluktan kollarımı hissetmiyordum ama içimde bir tatmin vardı.
Yağız, sessizce oturup ateşi izliyordu.
Ona döndüm. “Sen ne zaman öğrendin bunları?”
Başını kaldırdı. Gözleri, ateşin yansımasıyla parlıyordu.
“Çok küçükken.”
Dudaklarımı ısırdım. “Sana bunu kim öğretti?”
Sustu.
Sonra gözlerini bana çevirdi.
Ve ilk kez, Yağız’ın gözlerinde yalnız bir çocuğun izlerini gördüm.
“Babam.”
İçim titredi.
Ama sormaya devam ettim. “O da asker miydi?”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Yağız, gözlerini tekrar ateşe çevirdi. “Hayır.”
Bu sefer ben sustum.
Bazen en büyük savaşçılar, en karanlık geçmişlere sahip olanlardı.
Ve ben, Yağız’ın geçmişinde ne olduğunu bilmiyordum.
Ama artık bir sırrını paylaşmıştı.
Bu, bir güven işaretiydi.
Ellerimi dizlerime koyup hafifçe gülümsedim. “Yarın ne çalışıyoruz?”
Bana baktı. Hafif bir gülümseme belirdi.
“Yumruk atmayı.”
Gözlerimi devirdim. “Harika.”
İlk kez, kahkaha attı.
O sesi duyduğumda, göğsümde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
Yağız’ın gülüşü, savaşın ortasında bir mola gibiydi.
Ve ben, o molaya ihtiyacım olduğunu fark ettim.