13. BÖLÜM

3976 Kelimeler
‎ ‎Feray’ın yüzü, içeri giren adamı gördüğü anda değişti. ‎ ‎Önce ifadesi dondu, sonra göz bebekleri büyüdü. Elleri farkında olmadan sıkıldı. Nefesi hızlandı. ‎ ‎Korkuyordu. ‎ ‎Ve ben, onu korkutanın kim olduğunu artık biliyordum. ‎ ‎Adam, hastane girişinde durup etrafa göz gezdirdi. Üzerinde koyu renkli bir mont vardı, elleri ceplerindeydi. Gözleri, bir avcı gibi etrafı taradı. Sakin, kendinden emin bir duruşu vardı ama ben bu sakinliğin altında gizlenen niyeti görebiliyordum. ‎ ‎Biri bakınca hiçbir şey anlamazdı. Ama benim gibi biri… benim gibi biri, bu adamın kim olduğunu tek bakışta anlayabilirdi. ‎ ‎Feray, hızla bir şeyler toparlar gibi masasına yöneldi. Gözlerini kaçırdı. "Yağız, gitmelisin." ‎ ‎Sesinde bariz bir panik vardı. ‎ ‎Gözlerimi adamdan ayırmadan konuştum. "Kim o?" ‎ ‎Feray, daha sert bir sesle tekrarladı. "Lütfen git." ‎ ‎Gitmeyecektim. ‎ ‎Adam, birkaç saniye daha etrafa bakındıktan sonra ilerlemeye başladı. Bize doğru. ‎ ‎Bir an, Feray’ın omuzlarının titrediğini gördüm. ‎ ‎Önüne geçtim. ‎ ‎Adam birkaç adım kala durdu, gözleri doğrudan bana kaydı. Ölçüp biçer gibi baktı. ‎ ‎Sonra gülümsedi. ‎ ‎"Doktor Hanım’a bakmaya geldim," dedi. ‎ ‎Sesinde rahatsız edici bir sakinlik vardı. Tıpkı tehlikeli bir adamın, avına yaklaşmadan önceki sessizliği gibi. ‎ ‎Omuzlarımı geriye attım, vücudumu tamamen Feray ile adamın arasına koydum. ‎ ‎"Sen kimsin?" diye sordum. ‎ ‎Gülümsemesi bir an için soldu. "Sana sormadım." ‎ ‎"Ben de sana söz hakkı vermedim." ‎ ‎O an gözleri hafifçe kısıldı. Beni değerlendirdiğini görebiliyordum. Kim olduğumu, ne kadar tehlikeli olabileceğimi, eğer bir şey yapmaya kalkarsa bunun ona nelere mal olacağını ölçüyordu. ‎ ‎Benim tehlikeli biri olduğumu anlaması uzun sürmedi. ‎ ‎Feray arkamdan hafifçe kolumu çekti. "Yağız, lütfen." ‎ ‎Ama bu iş burada bitmeyecekti. ‎ ‎Adam başını yana eğdi, ardından cebinden bir kimlik kartı çıkardı. "Bak, yanlış anlaşıldım. Ben buraya resmi bir görüşme için geldim. Doktor Feray Hanım ile özel bir meselemiz var." ‎ ‎Göz ucuyla Feray’a baktım. Gözleri o kadar büyümüştü ki… ‎ ‎Eğer önünde durmasaydım, titrediğini görebilirdim. ‎ ‎Adam kimlik kartını hafifçe salladı. "Emniyetten geliyorum." ‎ ‎Bunu söylerken bile içimde bir şeyler uyarı veriyordu. ‎ ‎Adamın tavrı, bir polisinkinden çok uzaktı. ‎ ‎Ve Feray’ın gözlerindeki korku… ‎ ‎Bu bir devlet memuruna duyulan saygı değildi. ‎ ‎Bu, korkutucu bir geçmişi hatırlatan bir adamı görünce yaşanan dehşetti. ‎ ‎Adamın elini cebine atmasıyla, benim elimi hızla kemerime götürmem bir oldu. ‎ ‎Silahımı yanımda taşımıyordum. ‎ ‎Ama adam, o an bir şey çekmeye kalksaydı, ben onu yere sererdim. ‎ ‎Hava gergindi. ‎ ‎Sonra, Feray bir adım öne çıktı. ‎ ‎"Burada görüşmeyeceğiz," dedi. ‎ ‎Sesi hala titriyordu ama yüzüne bir maske takmıştı. ‎ ‎Adam, onun bu ani kendine gelişine şaşırmış gibiydi. Ama sonra gülümsedi. "Harika. O zaman daha özel bir yerde konuşalım." ‎ ‎Feray, gözlerini benden kaçırarak başını salladı. "Tamam." ‎ ‎Beni kenara iterek hızla çıkmaya yeltendi ama bileğini yakaladım. ‎ ‎"Sakın," diye fısıldadım. ‎ ‎Feray, nefes bile almadan bana baktı. ‎ ‎Bu adamı onunla yalnız bırakmayacaktım. ‎ ‎Feray gözlerini kaçırarak bileğini kurtardı. Ama gitmedi. ‎ ‎Bir şeyler düşünüyordu. ‎ ‎Sonra başını kaldırdı ve adama baktı. "Burada kalacaksınız. Konuşmak istiyorsanız, başhekimin odasında konuşacağız." ‎ ‎Adamın yüzü gerildi ama sonra tekrar sırıtmasını takındı. "Tabii. Sen nasıl istersen, doktor hanım." ‎ ‎Feray, hızlı adımlarla koridora doğru ilerledi. ‎ ‎Adam da peşinden. ‎ ‎Ben… peşlerinden gitmek için fazla sabırsızdım. ‎ ‎Bu işin burada bitmeyeceğini biliyordum. ‎ ‎Ve Feray, benden uzak durmaya çalışsa da… ‎ ‎Bu defa onu yalnız bırakmayacaktım. ‎ ‎ ‎ ‎Koridorda yürürken, içimdeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Adamın arkasından ilerlerken gözlerimi ondan ayırmadım. Vücut dili rahat görünüyordu ama bu bir oyun olabilirdi. ‎ ‎Gerçekten bir devlet memuru muydu? ‎ ‎Eğer öyle olsaydı, Feray neden bu kadar korkmuştu? ‎ ‎Başhekim odasının kapısına vardığımızda Feray derin bir nefes aldı. Kapıyı açtı ve içeri girdi. Adam da onu takip etti. Tam kapıyı kapatacakken ayağımı araya koydum. ‎ ‎"Ben de kalıyorum." ‎ ‎Adam başını yana eğerek bana baktı. "Bu seninle alakalı bir konu değil." ‎ ‎Soğukça gülümsedim. "Bence seninle alakalı olup olmadığına karar vermek bana düşer." ‎ ‎Feray hızla araya girdi. "Yağız, lütfen…" ‎ ‎Ama ben geri çekilmedim. "Eğer bu adam bir polis memuruysa, resmi prosedüre uygun şekilde hareket eder. Seninle birebir görüşmesi gerekiyorsa, yanında bir avukat ya da başka bir yetkili olmalı." ‎ ‎Adam gözlerini kısarak bana baktı. Ardından Feray’a döndü. "Gerçekten bu adamın burada olmasını istiyor musun, doktor hanım?" ‎ ‎Feray bana baktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. ‎ ‎Sonra başını salladı. ‎ ‎"Yağız kalsın." ‎ ‎Adam hafifçe burnundan soludu ama itiraz etmedi. ‎ ‎Odaya girdik. ‎ ‎Başhekim içeride değildi. Muhtemelen gece nöbetindeydi ve burası şimdilik boşa çıkmıştı. Feray masanın arkasına geçip kollarını kavuşturdu. ‎ ‎"Ne istiyorsunuz?" ‎ ‎Adam sandalyeye oturdu, bacak bacak üstüne attı. "Seninle eski bir mevzuyu konuşmaya geldim." ‎ ‎Feray’ın elleri istemsizce sıkıldı. ‎ ‎Adam cebinden bir fotoğraf çıkardı ve masanın üzerine koydu. ‎ ‎Fotoğrafa baktığımda mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. ‎ ‎Genç bir adam. ‎ ‎Siyah saçları, ela gözleri vardı. Bir güvenlik kamerasından çekilmişti, puslu ve soluktu ama yüzü netti. ‎ ‎Adam başını hafifçe yana eğdi. "Tanıyorsun, değil mi?" ‎ ‎Feray’ın sesi titredi. "Bunu neden getiriyorsunuz?" ‎ ‎Adam arkasına yaslanarak güldü. "Çünkü bu çocuk, kısa bir süre önce öldü. Ve ölmeden önce seni sormuştu, doktor hanım." ‎ ‎Feray’ın soluğu kesildi. ‎ ‎Ellerini masanın kenarına dayadı, ayakta kalmaya çalışıyordu. "Bu mümkün değil…" ‎ ‎Adam, kağıdı hafifçe ittirdi. "Sence de tesadüf değil mi? Ölüme terk edilen bir adam, son nefesini verirken senin adını söylüyor." ‎ ‎O an Feray’ı anladım. ‎ ‎Bu adam… ‎ ‎Feray’ın geçmişinde iz bırakan biriydi. ‎ ‎Ve onun, geri dönmeyeceğini sandığı bir sırrı biliyordu. ‎ ‎Öne eğildim. "Bize doğrudan ne istediğini söyle." ‎ ‎Adam gözlerini bana dikti. Bir an gerginlik oldu ama sonra hafifçe başını eğerek konuştu. ‎ ‎"Sorularım var. Feray Hanım’ın bana birkaç şey açıklaması gerekiyor." ‎ ‎Bu işin sonu iyi bitmeyecekti. ‎ ‎Ve ben, bu sefer Feray’ı yalnız bırakmayacaktım. ‎ ‎Odadaki sessizlik ağırdı. Saatin tik takları bile duyuluyordu. Feray’ın parmakları masanın kenarını sıkarken hafifçe titriyordu. Gözlerini fotoğraftan ayırmıyordu. Ben ise adamı inceliyordum. Tavırları fazlasıyla rahattı ama bu rahatlık, gücünü bir yerden aldığını gösteriyordu. ‎ ‎Elini ceketinin iç cebine attı, siyah bir kart çıkardı ve masaya bıraktı. Üzerinde yalnızca bir isim ve numara vardı. ‎ ‎"İsmim Tamer." ‎ ‎Soğukkanlıydı. Her kelimesi özenle seçilmiş gibiydi. ‎ ‎Feray, hala fotoğrafa bakıyordu. Bense sabırsızlanıyordum. ‎ ‎"Bize açıklaman gereken bir şey var mı, Feray?" dedim, sesimi alçaltarak. ‎ ‎Feray gözlerini sıkıca kapadı, derin bir nefes aldı. Ama konuşmadı. ‎ ‎Adam hafifçe gülümsedi. "Belli ki eski tanıdıklarsınız. Ama sizin de bildiğiniz gibi, geçmiş asla gömülü kalmaz." ‎ ‎Feray gözlerini açtı. "Onun ölümüyle benim bir alakam yok." ‎ ‎Adam başını salladı. "Öyle olduğunu umuyorum. Ama öldürmemiş olman, onun ölümüyle ilgisiz olduğun anlamına gelmez." ‎ ‎Bu sefer ben konuştum. "Neye ulaşmaya çalışıyorsun?" ‎ ‎Tamer gözlerini bana çevirdi, sanki zihnimi okuyormuş gibi baktı. ‎ ‎"Sadece gerçeği." ‎ ‎Ciddiydi. Ama hangi gerçek peşindeydi, onu bilmiyorduk. ‎ ‎Feray sonunda masadaki kağıdı eline aldı. Üzerindeki yazıyı hızla gözden geçirdi ve yüzü biraz daha soldu. ‎ ‎"Beni resmen sorguya mı çağırıyorsunuz?" ‎ ‎Tamer başını eğerek onayladı. "Sorularımıza cevap verirsen, iş uzamaz. Ama cevap vermezsen…" Bir an durdu, sonra devam etti. "O zaman işin içine daha büyük merciler girer." ‎ ‎Feray’ın gözleri öfkeyle kısıldı. "Ben bir doktorum. Birini öldürmüş gibi muamele göremem!" ‎ ‎Tamer, masanın kenarına parmaklarını vurarak kalktı. "Öyleyse bunu ispatlaman gerekecek, doktor hanım." ‎ ‎Ceketinin önünü düzeltti ve kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu, arkasına döndü. ‎ ‎"48 saatin var." ‎ ‎Ve sonra, odadan çıktı. ‎ ‎Sessizlik çökünce, Feray bir an nefes bile almadı. Sonra, masanın kenarına tutunarak yavaşça sandalyeye oturdu. Ellerini saçlarının arasına geçirdi. ‎ ‎Benimse aklımdaki tek şey şuydu: ‎ ‎"Feray’ın bana anlatmadığı ne vardı?" ‎ ‎Masaya eğildim. "O çocuğu tanıyor musun, Feray?" ‎ ‎Feray ellerini yüzünden çekti. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. ‎ ‎"Tanıyorum." ‎ ‎Bunu söylerken sesi o kadar kısıktı ki, neredeyse duymayacaktım. ‎ ‎İçimde kötü bir his vardı. "Kimdi?" ‎ ‎Feray derin bir nefes aldı, sonra gözlerini bana dikti. ‎ ‎"Bir zamanlar hayatını kurtardığım biri." ‎ ‎Bu sefer nefesimi ben tuttum. ‎ ‎"Ve şimdi, ölü bulunmuş." ‎ ‎Masaya yaslandım, zihnimde ihtimalleri tartıyordum. ‎ ‎"Bu çocuk senin yüzünden mi öldü, Feray?" ‎ ‎Feray başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ama ölmeden önce benim adımı söylemişse… demek ki bir sebebi var." ‎ ‎Bu iş, Feray’ın sandığından çok daha derindi. ‎ ‎Ve onun için bir şeyler yapmak istiyorsam, gerçeği öğrenmem gerekiyordu. ‎ ‎"Feray, bana her şeyi anlat." ‎ ‎ ‎ ‎Feray’ın yüzündeki karmaşık ifadeyi gördüğümde anladım ki, anlatacakları kolay şeyler değildi. Ellerini birbirine kenetledi, gözlerini masadaki dosyaya dikti. Bense sabırla bekledim. Bunu kendi istediği hızda anlatmasına izin vermeliydim. ‎ ‎Derin bir nefes aldı. ‎ ‎"Adı Bora’ydı." ‎ ‎Kısa, kesik bir cümleydi ama sesi titremiyordu. ‎ ‎"Onunla yıllar önce, acil serviste tanıştım. Bir kavga sonucu hastaneye getirildiğinde... Onu bıçaklamışlardı." ‎ ‎Bunu söylerken boğazını temizledi. Sanki yıllar önce yaşadığı bir anıyı değil de, daha dün olmuş bir şeyi anlatıyordu. ‎ ‎"Ölmek üzereydi. Diğer doktorlar onun yaşama şansının düşük olduğunu söyledi ama… ben pes etmek istemedim. Ameliyatı üstlendim ve onu kurtardım." ‎ ‎Başımı salladım. "Peki, sonra?" ‎ ‎Feray derin bir nefes daha aldı. "Bora iyileştiğinde, hastaneden taburcu oldu ama bir şekilde benimle iletişimde kalmaya devam etti. İlk başta sadece teşekkür etmek için geliyordu. Sonra bu ziyaretler sıklaşmaya başladı." ‎ ‎Gözlerimi kıstım. "Sana bir şey mi yapmaya çalıştı?" ‎ ‎Feray hızla başını iki yana salladı. "Hayır, hayır… Öyle biri değildi. Bana asla zarar vermedi. Ama etrafındaki insanlar…" ‎ ‎Sesi burada hafifçe titredi. ‎ ‎"Bora'nın geçmişi karanlıktı, Yağız. O, bizim kurtaramayacağımız türden biriydi." ‎ ‎Bu cümle içimi rahatsız etti. "Yani?" ‎ ‎Feray gözlerini kapattı. "Bora, bir suç örgütünün içindeydi." ‎ ‎Bu, her şeyi daha da karmaşık hale getiriyordu. ‎ ‎"Ve ben, bilmeden de olsa, onun hayatına müdahale etmiş oldum." ‎ ‎Omuzlarımı geriye attım, bir şeyler yerine oturmaya başlıyordu. "Yani onu yaşama döndürerek, onun düşmanlarını da geri döndürdün." ‎ ‎Feray başını yavaşça salladı. "Evet. Ve şimdi, yıllar sonra biri onu öldürdü. Ama ölmeden önce benim adımı söylemiş." ‎ ‎Düşündüm. Eğer Bora gerçekten de bir suç örgütünün içindeyse, onun ölümü basit bir olay olamazdı. ‎ ‎"Tamer'in peşinde olduğu şey ne olabilir sence?" ‎ ‎Feray gözlerini kaçırdı. "Bilmiyorum." ‎ ‎Ama biliyordu. ‎ ‎Kalktım, odanın içinde birkaç adım attım. "Feray, eğer bilmediğimiz bir şey varsa, şimdi söylemelisin. Adam sana iki gün süre verdi. Ve eğer gerçekten devlet için çalışıyorsa, o sürenin sonunda hiçbir şey gizli kalmaz." ‎ ‎Feray dişlerini sıktı. "Yağız, ben bir suç işlemedim." ‎ ‎"Biliyorum. Ama bu senin tehlikede olmadığın anlamına gelmez." ‎ ‎Sessizlik çöktü. Sonra, Feray yerinden kalktı ve pencerenin yanına gitti. Ellerini kollarına doladı. ‎ ‎"Bora, ölmeden önce bana bir şey bırakmış olabilir mi?" ‎ ‎Bu ihtimali düşündüm. Eğer öyle bir şey varsa ve Bora ölmeden önce Feray’ın adını söylemişse… O zaman, Tamer de bunu arıyordu. ‎ ‎"Ne olursa olsun, Feray… Bunu yalnız çözmeyeceksin." ‎ ‎Feray başını çevirdi, gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. ‎ ‎"Beni gerçekten bırakmayacak mısın?" ‎ ‎O kadar içten sormuştu ki… Ama bu soruya verecek cevabım yıllardır değişmemişti. ‎ ‎"Asla." ‎ ‎— ‎ ‎İKİNCİ GÜN ‎ ‎Olayın üzerinden tam bir gün geçmişti. Feray hastanede nöbetteydi ama zihni bambaşka bir yerdeydi. ‎ ‎Ben de boş durmadım. Tamer hakkında birkaç bağlantımdan bilgi almaya çalıştım ama adamın geçmişi neredeyse yok gibiydi. Sanki bir gölgeydi. Devlet memuru olduğunu iddia ediyordu ama elimde resmi bir kanıt yoktu. ‎ ‎O akşam hastaneye gittiğimde Feray’ı yorgun, uykusuz ama bir o kadar da gergin buldum. ‎ ‎"Sana kötü bir haberim var," dedi, bana baktığında. ‎ ‎Hazırdım. "Söyle." ‎ ‎Feray derin bir nefes aldı. ‎ ‎"Bora’nın cesedi kaybolmuş." ‎ ‎Bir an söylediklerini algılayamadım. ‎ ‎"Ne demek kaybolmuş?" ‎ ‎Feray, önlüğünün cebinden bir belge çıkardı ve masaya koydu. Üzerinde morg kayıtları vardı. ‎ ‎"Gece saat üç civarında, kimliği belirsiz kişiler tarafından götürülmüş." ‎ ‎Öfkemi bastırmaya çalıştım. "Kameralara bakıldı mı?" ‎ ‎Feray başını salladı. "Baktılar. Ama hiçbir şey yok. Kayıtlar silinmiş." ‎ ‎Bu iş gittikçe çirkinleşiyordu. ‎ ‎Eğer Bora’nın ölümü basit bir cinayet olsaydı, cesedi bu şekilde ortadan kaybolmazdı. ‎ ‎Demek ki, onun ölümüyle ilgilenen başkaları da vardı. ‎ ‎"Feray, eğer Bora gerçekten ölmeden önce sana bir şey bıraktıysa, onu şimdi bulmalıyız." ‎ ‎Feray gözlerini kıstı. "Ama neyi?" ‎ ‎Bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı. ‎ ‎Bunu çözmek için fazla zamanımız yoktu. ‎ ‎Ve eğer Bora’nın ölümü gerçekten Feray’la bağlantılıysa… ‎ ‎Onun sıradaki hedef olmasına asla izin vermezdim. ‎ ‎ ‎ ‎ ‎ ‎Hastanenin soğuk beyaz ışıkları altında, Feray ile karşılıklı oturuyorduk. Masanın üzerinde morg kayıtları vardı. Bora’nın cesedi kaybolmuştu ve bu, her şeyin daha da karmaşık hale gelmesine sebep olmuştu. ‎ ‎Bana baktığında gözlerinde korku vardı ama bunun yanında bir şey daha sezdim: Anlam veremediği bir öfke. Sanki olanları kavramaya çalışırken, kendisine de kızıyordu. ‎ ‎"Bu iş senin düşündüğünden daha büyük, Feray." ‎ ‎Kollarını kavuşturdu. "Biliyorum, ama hala anlamadığım şeyler var. Neden ölmeden önce benim adımı söyledi?" ‎ ‎Tam cevap verecekken, telefonum titredi. Ekrana baktım—özel hat. ‎ ‎Açtım. "Konuş." ‎ ‎Karşıdan gelen ses kısık ama netti. "Komutanım, sizden haber bekliyordum. Tamer’i araştırdım. Resmi bir devlet memuru değil. Üzerine kayıtlı hiçbir istihbarat bilgisi yok." ‎ ‎Bunu bekliyordum ama yine de içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu. "Peki, kim bu adam?" ‎ ‎Kısa bir sessizlik oldu, ardından adam devam etti. "Bağlantıları karanlık, ismini çoğu yerde temizlemiş. Ama en önemli detayı buldum. Tamer, geçmişte Bora’nın bağlı olduğu örgütle çalışmış." ‎ ‎İçimdeki huzursuzluk yerini alarma bıraktı. ‎ ‎"Bu iş iyice boktan bir hal alıyor." diye mırıldandım. ‎ ‎Feray kaşlarını çattı. "Ne oldu?" ‎ ‎Telefonu kapattım, Feray’a döndüm. "Tamer devlet memuru falan değil, Feray. Bora’nın geçmiş bağlantılarından biri." ‎ ‎Gözleri büyüdü. "Yani...?" ‎ ‎Sandalye mi geriye ittirdim, öne doğru eğildim. "Yani, senden bilgi almak için burada. Sadece seni sorgulamak için değil, aynı zamanda seni bir yem olarak kullanıyor olabilir." ‎ ‎Feray’ın yüzündeki renk çekildi. "Benim neyim var ki? Ne bildiğimi düşünüyor?" ‎ ‎Buna ben de tam olarak emin değildim ama bir şey kesindi: Bora, ölmeden önce ona bir şey bırakmıştı. Ve Tamer bunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. ‎ ‎Telefonumu çıkardım, bir mesaj yazdım. ‎ ‎"Dışarıda güvenlik istiyorum. Kimse Feray’a yaklaşmayacak. Gerekirse hastane girişini tutun." ‎ ‎Feray bunu fark etti. "Beni korumaya mı çalışıyorsun?" ‎ ‎Gözlerinin içine baktım. ‎ ‎"Hayır, Feray. Seni yalnız bırakmıyorum." ‎ ‎— ‎ ‎O GECE ‎ ‎Feray’ın evinin önünde bekliyordum. Penceresinden loş bir ışık süzülüyordu. Muhtemelen hala uyuyamamıştı. Ben de uyumadım. ‎ ‎Telefonum yine titredi. ‎ ‎"Komutanım, hastane kayıtlarına sızılmış. Bora’nın ölümünden birkaç saat önce biri onun odasına girmiş. Görüntüler tekrar silinmiş ama kayıtlardan hangi saatlerde giriş yapıldığı belli." ‎ ‎Kaşlarımı çattım. "O saate kimler vardiyada?" ‎ ‎"Üç doktor, beş hemşire. Ama biri dikkat çekiyor. Dr. Ziya Kerman." ‎ ‎O ismi tanıyordum. Hastanede uzun yıllardır çalışan bir doktordu ama adının böyle bir meselede geçmesi beni rahatsız etti. ‎ ‎"Bu adamı takip edin." ‎ ‎"Emredersiniz." ‎ ‎Telefonu kapattım. Feray’ın penceresine son bir kez baktım. Sonra, arabadan indim ve apartman kapısına ilerledim. ‎ ‎Kapıyı açmadan önce bir an durdum. ‎ ‎Bunu yapmalı mıydım? Onun evine gitmeli miydim? ‎ ‎Ama içeride korkularıyla baş etmeye çalışan bir kadın vardı ve ben onu yalnız bırakmayacaktım. ‎ ‎Kapıyı çaldım. ‎ ‎Bir süre ses gelmedi. Sonra içeriden ayak sesleri duyuldu. Kapı aralandı. ‎ ‎Feray, yorgun ama uyanıktı. ‎ ‎Beni görünce kaşlarını çattı. "Ne oldu?" ‎ ‎"Konuşmamız lazım." ‎ ‎Birkaç saniye tereddüt etti, sonra kapıyı açtı. İçeri girdim. Ev düzenliydi ama bir şeyler dağınık görünüyordu. Sanki o da huzursuzdu ve sürekli bir şeyleri toparlamaya çalışıyordu. ‎ ‎Oturma odasına geçtik. Feray kollarını göğsüne sardı. ‎ ‎"Kim olduğunu öğrendik." ‎ ‎Bir an gözleri büyüdü. "Kim?" ‎ ‎"Tamer’in, Bora’nın geçmiş bağlantılarından biri olduğunu öğrendim. Resmi bir görevi yok. Yani, seninle devlet adına konuştuğunu iddia etmesi tamamen yalan." ‎ ‎Feray dudaklarını araladı ama konuşmadı. ‎ ‎Ona doğru eğildim. "Bana şimdi her şeyi anlat, Feray. Bora’nın sana bırakmış olabileceği herhangi bir şey var mı?" ‎ ‎Feray başını iki yana salladı. "Bilmiyorum, Yağız. Yemin ederim bilmiyorum. Ama—" ‎ ‎Birden durdu. ‎ ‎"Ama ne?" ‎ ‎Gözleri boşluğa odaklandı. Sonra bana döndü. "Birkaç yıl önce, Bora bana bir zarf vermişti." ‎ ‎Tüylerim diken diken oldu. ‎ ‎"Ne zarfı?" ‎ ‎"Ne olduğunu bilmiyordum. Ona sorduğumda, sadece ‘Zamanı gelince açarsın’ dedi. Ama ben hiç açmadım." ‎ ‎Yerimden kalktım. "Nerede?" ‎ ‎Feray yutkundu. "Hâlâ burada, evde." ‎ ‎"Hemen bul." ‎ ‎Feray hızla odasına gitti. Ben ise kapının önüne geçip bekledim. Birkaç dakika sonra elinde eski, sararmış bir zarfla geri döndü. ‎ ‎Onu alıp masanın üzerine koyduk. ‎ ‎"Açıyorum." ‎ ‎Feray başını salladı. ‎ ‎Zarfı dikkatlice yırttım ve içinden birkaç sayfa çıktı. Eski bir el yazısı… Sayfalar sararmıştı. ‎ ‎İlk cümleyi okuduğumda, içimde buz gibi bir his yayıldı. ‎ ‎"Eğer bunu okuyorsan, ben ölmüşüm demektir." ‎ ‎Feray elini ağzına kapattı. ‎ ‎Bora, ölümünü önceden biliyordu. ‎ ‎Ve bu zarf, arkasında bıraktığı tek şeydi. ‎ ‎Ama asıl soru şuydu: ‎ ‎Bu mektubun içinde bizi ne bekliyordu? ‎ ‎ ‎Mektubun sayfaları elimde titrerken Feray’ı izledim. Yüzü kireç gibi olmuştu, gözleri sayfalara kilitlenmişti. Ağzını araladı ama tek kelime bile edemedi. ‎ ‎Derin bir nefes alıp mektubun ilk satırlarını okumaya başladım. ‎ ‎"Eğer bunu okuyorsan, ben ölmüşüm demektir. Bu mektubu açan kişinin sen olduğunu umuyorum, Feray. Çünkü eğer başka biri eline geçirdiyse, büyük ihtimalle zaten peşimdelerdi ve bu iş çoktan kontrolden çıktı." ‎ ‎Feray ellerini dizlerinin üzerine koydu ve başını eğdi. Nefes alışları hızlanıyordu. Ona baktım ama hiçbir şey söylemedim. Mektuba devam ettim. ‎ ‎"Beni öldüreceklerini biliyordum. Çünkü yanlış insanlarla yanlış yerlere gittim. Ama şunu bil ki, Feray, ben asla senin bu işin içinde olmanı istemedim. Sana verdiğim bu zarfı açıp açmamak tamamen senin kararın ama eğer açtıysan, demek ki artık kaçacak yerin kalmadı." ‎ ‎Oturduğum yerden doğruldum, mektubu sıkıca kavradım. Satırlar açıkça bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu. Ve bu, sadece Bora’nın ölümüyle ilgili değildi. ‎ ‎Feray boğuk bir sesle konuştu. "Ne demek istiyor? Kaçacak yerim kalmadı mı?" ‎ ‎Gözlerimi ona çevirdim. "Demek ki senin de peşine düşeceklerini biliyordu." ‎ ‎Feray, boşluğa bakarak başını iki yana salladı. "Ama ben hiçbir şey yapmadım. Onun işlerine asla karışmadım." ‎ ‎Bunu biliyordum. Feray’ın kim olduğunu, nasıl biri olduğunu biliyordum. Suç dünyasıyla alakası olmayan, hayatını insanların hayatlarını kurtarmaya adamış bir kadındı. Ama işin kötü yanı, bazen insan hiçbir şey yapmasa da yanlış yerlerde yanlış insanların hedefi haline gelebilirdi Mektubu okumaya devam ettim. ‎ ‎"Peşimde olanlar devletin gölgelerinde saklanan adamlar değil, Feray. Onlar çok daha tehlikeli. Onlar, düşmanlarını öldürmekle yetinmezler. Hayatlarını silerler. Eğer senin de isminden haberdarlarsa, sana ulaşmaya çalışacaklardır. Ama bunu nasıl yapacaklarını tahmin bile edemezsin." ‎ ‎Feray bir anda yerinden kalktı ve odanın içinde yürümeye başladı. Ellerini başına götürdü. "Bu bir saçmalık. Neden bana zarar vermek istesinler?" ‎ ‎Ayağa kalktım, ona doğru bir adım attım. "Çünkü Bora ölmeden önce senin adını söyledi. Ve senin bildiğini düşündükleri bir şeyler var." ‎ ‎Feray yüzüme baktı. Gözlerinde öfke, korku ve şaşkınlık vardı. "Ama ben hiçbir şey bilmiyorum!" ‎ ‎Sessizlik. ‎ ‎Feray derin bir nefes alıp gözlerini kapattı. Ellerini yüzüne götürdü, birkaç saniye boyunca titrediğini gördüm. O an, her şeyi bir kenara bırakıp ona destek olmam gerektiğini anladım. ‎ ‎Yanına gidip elimi omzuna koydum. "Sakin ol. Buradayım." ‎ ‎Başını kaldırıp bana baktı. Gözleri doluydu ama ağlamadı. Sadece başını salladı ve derin bir nefes aldı. ‎ ‎Mektubun geri kalanını okumak için tekrar oturdum. ‎ ‎"Feray, eğer Yağız yanındaysa, ona güvenebilirsin. O adam seni koruyabilir. Ama ne olursa olsun, elindeki bilgiyi yanlış insanlara kaptırma. Zarfın içinde yalnızca bu mektup yok. Alt tarafını dikkatlice kontrol et." ‎ ‎Kaşlarımı çattım. Zarfı elime aldım ve ters çevirdim. ‎ ‎İçinde ince, küçük bir USB bellek vardı. ‎ ‎Feray gözlerini büyüterek baktı. "Bu da ne?" ‎ ‎Bunu bilmiyordum. Ama iyi bir şey olmadığı kesindi. ‎ ‎Elime aldım, tarttım. Küçük ama sağlam bir bellekti. Dışında herhangi bir işaret ya da etiket yoktu. Sadece sıradan bir USB gibi görünüyordu. Ama içindeki bilgilerin sıradan olmadığını adım gibi biliyordum. ‎ ‎Mektubun son cümlelerine baktım. ‎ ‎"Eğer gerçekten cevapları istiyorsanız, bu belleğin içindekilere bakmanız gerekecek. Ama bir şeyi unutmayın—bazı cevaplar, öğrenmeye değmeyecek kadar tehlikelidir." ‎ ‎İçimde garip bir his oluştu. ‎ ‎Belleği sıkıca kavradım ve Feray’a döndüm. "Bunu hemen açmamız lazım." ‎ ‎Feray yutkundu. "Ama ya içinde—" ‎ ‎Sözünü kestim. "Ne olursa olsun, bilmemiz lazım." ‎ ‎Feray gözlerini kapattı, sonra sessizce başını salladı. ‎ ‎Dizüstü bilgisayarı masanın üzerine koyduk. USB’yi yavaşça taktım ve ekranda dosyalar belirdi. ‎ ‎Klasörün adı "Kara Gölge" idi. ‎ ‎Feray fısıldadı. "Bu da ne?" ‎ ‎Fareyi tıkladım, klasörü açtım. İçinde yüzlerce dosya vardı. Fotoğraflar, belgeler, isim listeleri… ‎ ‎Ama en üstte tek bir video dosyası duruyordu. ‎ ‎"İZLEMEDEN ÖNCE İYİCE DÜŞÜN." ‎ ‎Feray, titreyen elleriyle dizüstü bilgisayarın kenarını tuttu. "Bunu yapmalı mıyız?" ‎ ‎Gözlerimi ona çevirdim. ‎ ‎"Artık dönüş yok, Feray." ‎ ‎Ve videoyu açtım. ‎ ‎ ‎--- ‎ ‎Ekran karardı, ardından görüntü belirdi. ‎ ‎Zifiri karanlık bir odada, bir adam sandalyeye bağlıydı. Başı önüne düşmüştü. Darbeler aldığı belliydi. Yüzü morluklarla kaplıydı, dudaklarından kan sızıyordu. ‎ ‎Ve sonra kameraya döndü. ‎ ‎Feray bir anda geriye doğru sendelendi. "Bu… bu Bora!" ‎ ‎Bora, ölümünden önce kaydedilmiş bir videoda bizimle göz göze geliyordu. ‎ ‎Ve ardından konuşmaya başladı. ‎ ‎"Eğer bu videoyu izliyorsanız, ben çoktan ölmüşüm demektir. Ama beni öldürenler sandığınız kişiler değil. Gerçek düşman hâlâ dışarıda." ‎ ‎Ekranın başında donup kaldık. ‎ ‎Bora, bizim bilmediğimiz bir şey biliyordu. ‎ ‎Ve onu öldürenler, düşündüğümüzden çok daha tehlikeliydi. ‎ ‎ ‎Mektubu okumaya devam ettim. ‎ ‎"Sana bıraktığım şeyin ne kadar önemli olduğunu bilmiyorsun, Feray. Ama bunu bilen insanlar var. Ve şimdi benim öldüğümü öğrendiklerinde, o şeyin sende olduğunu düşünecekler. Eğer Yağız yanındaysa, ona güvenebilirsin. Ama başka kimseye güvenme." ‎ ‎Feray nefesini tuttu, başını kaldırıp bana baktı. “Yağız… Bu iş daha ne kadar büyüyebilir?” ‎ ‎Elimde tuttuğum kağıtlara baktım. “Zaten olması gerekenden fazlasıyla büyümüş durumda.” ‎ ‎Feray ellerini başının arasına aldı. “Peki, Bora’nın bana bıraktığı şey ne? Nerede?” ‎ ‎Bu sorunun cevabını bilmiyordum ama mektubun devamında bir ipucu olmalıydı. Sayfayı çevirdim ve okumaya devam ettim. ‎ ‎"Eğer hala bende olduğunu düşünüyorlarsa, yanılsınlar. Gerçek yerini asla bilemeyecekler. Ama eğer bulmaları gereken kişi sen olursan, ilk olarak Tamer seni bulacaktır." ‎ ‎Feray irkildi. “Tamer…” ‎ ‎Başımı salladım. “Demek ki uzun süredir seni izliyordu.” ‎ ‎Feray endişeyle dizlerini kavradı. “Yağız, biz neyi arıyoruz?” ‎ ‎Mektubu okumayı bıraktım ve ona baktım. “Sadece bir şeyi biliyorum Feray. Ne olursa olsun, bunu çözene kadar seni yalnız bırakmayacağım.” ‎ ‎Feray gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Ama o da biliyordu. ‎ ‎Artık geri dönüş yoktu. ‎
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE