Gece ilerlerken dağ yollarında ilerlemeye devam ettik. Bora'nın bahsettiği eğitim kampı, resmi olarak kapatılmıştı, ancak bu tür yerlerin hiçbir zaman tamamen yok olmadığını biliyordum. Eğer gerçekten orada bir şeyler saklanıyorsa, Gece Kurdu’na dair ipuçlarını ancak orada bulabilirdik.
Feray düşünceli bir şekilde önüne bakıyordu. "Bora'nın ölümünün arkasında kim olduğunu gerçekten bilmek istiyor musun, Yağız?"
Ona baktım. "Bunu sorma bile, Feray. Bu işin sonuna kadar gideceğim."
Başını hafifçe salladı. "Ama ya bu yol bizi geri dönüşü olmayan bir yere götürürse?"
Gülümsedim, ama içimde hissettiğim şey gülümsemenin tam tersiydi. "Biz o noktayı çoktan geçtik."
Ormanın içinden geçerken eski, paslanmış bir tabelayla karşılaştık. Harfleri neredeyse silinmişti ama ne yazdığını tahmin etmek zor değildi.
"ASKERİ GÜVENLİK BÖLGESİ – GİRMEK TEHLİKELİDİR"
Farları kapattım ve arabayı yolun kenarına çektim. Buradan sonra yürümemiz gerekecekti.
Feray da sustu, yüzündeki endişe belirginleşmişti. "Bunun iyi bir fikir olup olmadığından emin değilim."
Ben de emin değildim. Ama başka seçeneğimiz yoktu.
Yolun devamında karanlığın içinde ilerlerken, kampın eski binaları siluet halinde belirmeye başladı. Çoğu terk edilmiş görünüyordu, ancak içeride bir şeylerin saklı olduğuna dair hislerim güçlüydü.
Feray fısıltıyla konuştu. "Bence yalnız değiliz."
O anda, arkada kuru dalların kırıldığını duydum.
Aniden döndüm, elim silahıma gitti.
Ama karşımızda gördüğümüz şey bizi daha çok şaşırttı.
Bir gölge, ağaçların arasından çıkıp öne doğru yürüdü.
Ve sonra, sesi duydum:
"Gece Kurdu'nu mu arıyorsunuz?"
Feray’ın nefesi kesildi. Ben ise gözlerimi kıstım.
Bizi bekleyen birileri vardı.
Ve bu, sadece başlangıçtı.
Silahımı kavradım ama gölge hiçbir tehdit göstermedi. Ay ışığı yüzünü aydınlatınca, yaşlı ama sert hatlara sahip bir adamla karşı karşıya olduğumuzu gördüm. Sakalları grileşmiş, gözleri tecrübeyle keskinleşmişti.
"Gece Kurdu'nu mu arıyorsunuz?" diye tekrarladı.
Feray’la kısa bir bakıştık. Kalbim hızlanmıştı. Bora’nın ölmeden önce bahsettiği şey gerçek miydi?
"Sen kimsin?" diye sordum.
Adam gülümsedi ama bu gülümsemenin içinde sıcaklık değil, acı vardı. "Siz buraya gelirken sizi izliyordum. Hata yaptınız."
Bir adım geri çekildim, parmağımı tetikte tutarak. "Ne hatası?"
"Buraya yalnız gelmediniz."
Sözleri soğuk bir rüzgar gibi üzerimize çarptı. Feray etrafına bakındı. Ben de gözlerimi karanlığın içine odakladım.
O an fark ettim.
Bizden başka birileri daha vardı.
Tam o sırada ağaçların arasından metalin soğuk parıltısını gördüm. Silahlar!
"Yere yat!" diye bağırarak Feray’ı kenara çektim. Kurşunlar etrafımızda vızıldadı. Ağaç kabukları patlayarak dağıldı.
Yaşlı adam eğildi ve elindeki tüfeği çıkarıp ateş etmeye başladı. Kim olduğunu bilmiyordum ama şimdilik düşmanımız değildi.
Feray siper almak için büyük bir kayaya koşarken ben de silahımı çıkarıp hızla ateş açtım. Karanlığın içinde kaç kişinin olduğunu bilmiyorduk, ama kesin olan bir şey vardı: Bizi burada istemiyorlardı.
"Kim bunlar?!" diye bağırdı Feray.
Adam, tüfeğini yeniden doldururken kısa bir cevap verdi. "Gece Kurdu'nu öldürmeye çalışanlar!"
Tüylerim diken diken oldu. Bora haklıydı. Bu iş düşündüğümüzden daha büyüktü.
Mermiler azaldığında, adam hızla başını eğerek "Peşime düşün!" dedi. Başka çaremiz yoktu.
Koşmaya başladık. Ağaçlar arasında hızla ilerlerken geride silah sesleri yankılanıyordu.
Yaklaşık on dakika süren bir koşunun ardından, bir kaya duvarının yanına geldik. Adam yere çömelip eliyle toprağı kazdı.
Altından metal bir kapak çıktı.
"Hadi, girin!"
Feray tereddüt etmeden içeri atladı. Ben de hemen peşinden girdim. Adam da ardından kapıyı kapattı.
İçeride loş bir ışık yanıyordu. Burada bir şeyler vardı.
"Bu yer ne?" diye sordum, nefes nefese kalmıştım.
Adam, duvardaki ışığı açtı.
"Gece Kurdu'nun saklandığı yer," dedi, gözlerini bize dikerek.
Ve sonra ekledi:
"Adım Harun. Bora'nın eski komutanıyım."
Feray şok olmuştu. "Bora seni hiç anlatmadı."
Harun gülümsedi. "Çünkü anlatamazdı."
O an anladım ki bu adam, bu işin en derin sırlarını bilen kişiydi.
Ama en büyük sorumuz hâlâ cevapsızdı.
Gece Kurdu kimdi?
Ve onun peşine düşenler kimlerdi?
Harun’un yüzüne dikkatlice baktım. Bora’nın eski komutanı… Eğer ona güvenmeseydi, bu kadar önemli bir şeyi paylaşmazdı. Ama yine de içimde bir şüphe vardı.
"Gece Kurdu hakkında ne biliyorsun?" diye sordum.
Harun ağır hareketlerle masanın üzerindeki haritayı açtı. Eskimiş, kenarları yırtılmış bir kağıt. Üzerinde işaretlenmiş noktalar vardı.
"Bora çok ileri gitti," dedi. "Yanlış insanlara yanlış sorular sordu. Ve bunun bedelini ödedi."
Feray yanımdan ayrılıp haritaya yaklaştı. "Ne soruyordu?"
Harun derin bir nefes aldı. "Gece Kurdu’nun kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu. Ama onun kim olduğu kadar, neyi sakladığı da önemliydi."
Kollarımı kavuşturdum. "Peki, sen biliyor musun?"
Adam, gözlerini doğrudan bana dikti. "Evet. Ama size bunu söylemeden önce bir şeyi anlamanızı istiyorum. Bu sadece Bora’nın ya da sizin hikayeniz değil. Bu, yıllardır devam eden bir savaşın parçası."
Bu işin düşündüğümden de büyük olduğunu anlıyordum. Ama hâlâ asıl cevabı alamamıştım.
"Gece Kurdu kim?"
Harun, sessizce cebinden küçük bir kağıt çıkardı ve masaya koydu. Eski, sararmış bir fotoğraftı. Üzerinde genç bir adam vardı.
Bora.
Feray derin bir nefes aldı. "Bora mı?"
Harun başını iki yana salladı. "Hayır. Bora, Gece Kurdu’nu arıyordu. Ama bu onun hikayesi değildi. Bu, onun öğrendiği bir şeyin hikayesiydi."
Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde, yazılmış eski bir not gördüm.
"Eğer bunu okuyorsan, benden önce davrandın. Ama dikkat et. Kurtlar yalnızca gece avlanmaz."
Sırtımdan soğuk bir ürperti geçti.
"Bora, bir şey bulmuştu," dedim. "Ama ne bulduğunu bilmiyoruz."
Harun başını salladı. "Ve onu bu yüzden öldürdüler. O USB'de sadece bir ipucu vardı. Gece Kurdu'nun gerçek sırrı orada değildi. Ama Bora, onu bulmuş olabilir."
Feray iyice yaklaşarak fotoğrafı eline aldı. "O zaman, biz de bulmalıyız."
Harun gözlerini kısarak bana baktı. "Bunu gerçekten yapmak istiyor musunuz?"
Omuzlarımı dikleştirdim. "Bora benim dostumdu. Onun neden öldüğünü öğrenmeden bırakmam."
Harun hafifçe başını salladı. "O halde sizinle geliyorum."
Feray şaşkınlıkla ona döndü. "Nereye?"
Harun haritanın ortasına parmağını koydu.
"Bora’nın en son gittiği yere."
SİYAH ARABAYLA YOLA ÇIKTIK.
Gece soğuktu. Yol boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Feray camdan dışarı bakıyordu, Harun ise gözlerini yola dikmişti.
Ben ise Bora’nın söylediklerini düşünüyordum.
"Sana güveniyorum. Eğer bu videoyu izliyorsan, Gece Kurdu'nu bul."
Ama kimdi bu Gece Kurdu? Bir insan mı? Bir grup mu? Bir kod adı mı?
Harun bir anda konuştu. "Buradan sağ çıkamayabilirsiniz."
Kafamı ona çevirdim. "Eğer ölmekten korksaydım, buraya kadar gelmezdim."
Gülümsedi. "Bora da böyle söylerdi."
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Feray sordu: "Bora, sana Gece Kurdu hakkında ne anlattı?"
Harun camdan dışarı baktı. "Sadece bir isim duydum. Ve bu isim, bizim bildiğimiz her şeyden daha büyük olabilir."
Direksiyonu sıktım. "Kimdi o?"
Harun başını bana çevirdi.
"Kartal."
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim.
Bu ismi daha önce duymuştum. Ama nerede?
Feray sessizce fısıldadı. "O ismi ben de duydum."
Başımı ona çevirdim. "Nerede?"
Feray’ın yüzü gerildi. "Hastanede… Özel bir hasta dosyasında."
Birbirimize baktık.
Bu iş artık sadece bir geçmiş hikayesi değil, bizimle ilgili bir meseleye dönüşüyordu.
Ve eğer Bora, Gece Kurdu’nu ararken ölmüşse…
Bizim sonumuz da çok farklı olmayabilirdi.
Gecenin karanlığında ilerlerken içimde tanıdık bir his vardı. Savaş alanında hissettiğim o gergin bekleyiş… Ölümün soğuk nefesini ensemde hissediyordum. Ama burası bir savaş alanı değildi. Burası, kimin dost kimin düşman olduğunun belli olmadığı bir oyunun sahnesiydi.
Direksiyonu sımsıkı kavradım. Feray hâlâ camdan dışarı bakıyordu, yüzü solgundu. Harun ise gözlerini yola dikmiş, sessizdi.
"Kartal kim?" diye sordum sonunda.
Harun başını yavaşça çevirdi. "Kartal, bir isimden fazlası. O, gölgelerin içindeki gerçek oyuncu."
Kaşlarımı çattım. "Ne demek bu?"
Feray araya girdi. "Eğer hastanedeki dosyada adı geçtiyse, ya ölü bir adam ya da korunan biri olmalı."
Harun başını salladı. "Eğer adını duyduysanız, bu adam ya hâlâ hayatta ya da bıraktığı izler hâlâ peşinde olanlar için bir tehdit."
Bora’nın videosu aklıma geldi.
"Beni buldular. Sakın durma, Yağız."
Bora, Kartal hakkında bir şeyler öğrenmiş olmalıydı. Ve bu bilgi onun ölümüne sebep olmuştu.
Yol boyunca sessizlik hüküm sürdü. Gittikçe ıssızlaşan bir bölgeye doğru ilerliyorduk. Şehir ışıkları çoktan geride kalmıştı, yerlerini dağınık birkaç sokak lambası almıştı.
Harun bir noktada, "Burada dur," dedi.
Arabayı kenara çektim. Önümüzde terk edilmiş gibi görünen bir bina vardı. Eskimiş, camları tozlu, duvarları çatlamıştı. Ama burada bir şeylerin yanlış olduğu belliydi.
Feray mırıldandı. "Bu bina boş değil."
İçgüdülerine güvenirdim. Ve şimdi, ben de aynı şeyi hissediyordum.
"Silahın var mı?" diye sordu Harun.
Cevap vermek yerine ceketimi araladım ve belimdeki silahı gösterdim. Onun gözlerinde kısa bir memnuniyet parladı.
"İçeri giriyoruz," dedi.
Feray, "Bu akıllıca mı?" diye sordu.
Harun omuz silkti. "Akıllıca olup olmadığı önemli değil. İçeride aradığımız cevaplar var."
Binaya doğru ilerledik. Kapı hafif aralıktı, sanki bizi içeri davet ediyormuş gibi.
İçeri adım attığımızda buranın sandığımızdan çok daha farklı olduğunu anladım.
Boş bir bina değil, bir operasyon merkeziydi.
MASANIN ÜZERİNDE DAĞINIK DOSYALAR, bilgisayar ekranlarında açılmış yazılar vardı. İçeride kimse yoktu ama burası yakın zamanda kullanılmış gibiydi.
Harun ağır adımlarla ilerledi. Masanın üzerindeki dosyalardan birini açtı.
Gözleri irileşti.
Feray yanına yaklaştı ve dosyanın içindeki belgeleri okudu. Yüzü bembeyaz oldu.
"Bu, hastaneden alınmış dosyalar…"
Kaşlarımı çattım. "Ne?"
Feray titrek bir sesle devam etti. "Kartal… Onun hastane kayıtları burada. Ama burada yazan şey daha da garip."
Harun kâğıdı alıp yüksek sesle okudu.
"Denek 17… Son görüldüğü yer: Batman Hastanesi… Durumu: Kayıp."
Boğazım kurudu. "Denek mi?"
Feray kağıdı elimden alıp gösterdi. "Bu adam bir denek olarak kayıt altına alınmış. Resmi kimliği yok. Tıbbi verileri bile gizlenmiş."
Bir adım geri attım.
"Bora'nın peşinde olduğu şey bir adam değilmiş," dedim yavaşça. "Bir proje…"
Tam o anda, bir ses duyuldu.
Kapı hızla açıldı ve içeriye birkaç silahlı adam daldı.
"Yere yatın!" diye bağırdı biri.
Silahıma davranamadan, başımda soğuk bir namlu hissettim.
Bizi bekliyorlardı.
Ve bu, onların tuzağıydı.
Zaman durmuş gibiydi. Silahın soğuk namlusu şakağıma dayanmışken, içimdeki savaşçı içgüdülerim tetikteydi. Bu adamların kim olduğunu bilmiyordum ama geldikleri yer belliydi. Bizi burada bekliyorlardı. Bu, iyi planlanmış bir pustu.
Feray'ın nefesi hızlanmıştı. Ellerini kaldırmış, gözlerini saldırganlardan ayırmadan dikkatle izliyordu. Harun ise başını eğmiş, dişlerini sıkıyordu. Ama o korkmuyordu, bu adamları tanıyordu.
Önümüzde duran adam, kısa tıraşlı, siyah deri ceketli, sert bakışlıydı. Silahını bize doğrultarak konuştu:
"Yanlış yere geldiniz."
Sesinde tehdit yoktu, çünkü tehdit etmeye gerek duymuyordu. Bizi çoktan köşeye sıkıştırmışlardı.
"Siz kimsiniz?" diye sordum, sesim olabildiğince sakin ve ölçülüydü.
Adam hafifçe gülümsedi. "Burada soru soran taraf biziz."
Silahını yavaşça indirip yanındaki adamlara başıyla işaret verdi. İki adam hızla öne çıkıp Harun’un kollarını arkadan kavradı. Bir diğeri Feray’a yaklaştı.
Bir adım atacak oldum ama namlu tekrar başıma dayandı.
"Sakın kıpırdama," dedi adam. "Beni öldürebilirsin, ama emin ol, buradan sağ çıkamazsın."
Gözlerini gözlerime dikti. "Bu bina bizim kontrolümüzde. Eğer burada ölmek istemiyorsan, bizimle geleceksin."
GÖZLERİMİ FERAY’A KAYDIRDIM. O DA BANA BAKIYORDU. Sessiz ama derin bir anlaşma vardı aramızda.
Bizi nereye götüreceklerini bilmiyordum ama burada savaş açarsam kazanma şansım yoktu. Önce ne bildiklerini öğrenmeliydim.
Başımı hafifçe salladım. "Pekâlâ, sizinle geliyoruz."
Adam tatmin olmuş gibi başını salladı ve kapıyı işaret etti.
İşte Ateş Timi'nin giriş sahnesini yeniden düzenleyerek verdikleri komutları daha oturaklı hale getirdiğim versiyon:
---
Silahlarımıza el koydular. Bileklerimizi plastik kelepçelerle bağlayıp bizi dışarı çıkardılar. Gece, nemli ve boğucuydu. Feray sessizdi ama gözleri öfkeyle yanıyordu. Harun başını eğmiş, ayaklarının ucuna bakıyordu. Ancak gözlerindeki gerginlik, bir şeyler planladığını belli ediyordu.
Arkamızda iki adam, yanlarımızda birer kişi yürüyordu. Yüzlerini karanlıkta tam seçemiyordum ama silah tutuşları acemi değildi. Bu adamlar sıradan haydutlar değildi.
Önümüzdeki adam, az önce bize "Yanlış yere geldiniz," diyen kişiydi. Adımlarını ağır ama kendinden emin atıyordu. Bizi kime götürdüğünü bilmiyordum ama bu işin sonunun iyi olmayacağını hissediyordum.
Arkamdan bir adam tısladı. "Yürümeye devam et."
Diğerleri bir şey demedi ama Feray’ın hızlandığını hissettim. O da biliyordu. Gideceğimiz yerde hayatta kalmamız için pek şansımız yoktu.
Binanın arkasındaki geniş bir avluya çıktık. Burası, terk edilmiş bir fabrikaya benziyordu. Etrafımızda paslı variller, kırık sandalyeler, yere saçılmış dosyalar vardı.
Ve tam karşımızda, büyükçe bir masa.
Masada oturan adam yavaşça başını kaldırdı. Uzun boylu, gri saçlı, sert bakışlı biriydi. Gözleriyle bizi süzdü ve sonra gülümsedi.
"Demek Bora'nın yerine siz geldiniz," dedi alayla. "Ne büyük bir cesaret."
Yanımdaki adam omzuma sertçe vurdu. "Diz çök."
Kıpırdamadım.
Adam bu kez silahının namlusunu kaburgama dayadı. "Dedim ki diz çök."
Derin bir nefes aldım. Eğer şimdi bir hamle yaparsam, Feray ve Harun’u da tehlikeye atardım. Zaman kazanmalıydım.
Usulca diz çöktüm. Feray ve Harun da aynı şeyi yaptı.
Gri saçlı adam başını iki yana salladı. "Ne bekliyordunuz? Buraya gelip birkaç dosya karıştıracak ve sonra elinizi kolunuzu sallayarak çıkacak mıydınız? Çocuk muyuz biz?"
Sessizlik.
Adam elini masaya koydu. "Bora hatasını canıyla ödedi. Ve siz de ödeyeceksiniz."
Parmağını kaldırdı.
Arkamdaki adam silahını kafama dayadı.
Zaman durdu.
İşte o an.
Tam o anda, karanlığı yırtan ilk silah sesi duyuldu.
Tak tak tak tak!
Adamın kafama dayadığı silah elinden fırladı. Bir çığlık yükseldi. Sonra bir tane daha.
Kulaklarımda bir uğultu vardı ama ne olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Gecenin içinden fısıltı gibi gelen o ses:
"Yat yere!"
Baran’dı bu.
Sonra Murat’ın sesi. "Silahları bırakın!"
Bana gelen adamlar birer birer yere düştü. Kafamı çevirip baktığımda gölgelerin arasından hızla hareket eden siluetleri gördüm.
Ateş Timi buradaydı.
Efe'nin sesi çınladı: "Yağız! Feray’ı al çık!"
Zihnim anında devreye girdi. Bütün bu baskın saniyeler içinde olmuştu ama ben sanki her şeyi ağır çekimde görüyordum.
Beni tutan adam, panikle yere düşerken silahına davranmaya çalışıyordu. Bir hamlede ona doğru savruldum, tek dizimin üzerine çöküp yere düşen silahı kaptım.
BAM!
Adamın elinden silahı aldığım gibi onu yere serdim.
Selim, birkaç metre önümde, çelik gibi bakışlarla ateş ediyordu.
"Temiz!" diye bağırdı.
Feray'ı kolundan tuttum ve hızla kalkmasına yardım ettim. Şok içindeydi ama ayaktaydı.
Harun zaten kendini toparlamış, yanındaki adama sert bir yumruk geçirmişti.
Baran, sol çaprazda bir adamı daha indirdi. "Çıkışı kapatıyorlar, hemen buradan çıkmamız lazım!"
Ama gri saçlı adam yerinde duruyordu. Masasının arkasına çekilmiş, olanları izliyordu.
Göz göze geldik.
Gülümsedi.
Ve elini yavaşça cebine attı.
İçimde bir alarm çaldı. "Silahını indir!"
Ama çok geçti.
Elini cebinden çektiğinde bir kumanda tutuyordu.
O an anladım.
Burası bir tuzaktı.
Ve tuzak daha yeni başlıyordu.
---