2. Flört

1339 Kelimeler
Siyah arabanın camından dışarı bakarken şehrin karmaşası akıp gidiyordu. İnsanlar, kaldırımlar, sabah trafiğinin uğultusu... İçimde merakla sıkışan bir heyecan vardı, ama babamın yanımda oturuyor oluşu bu heyecanı ağır bir gölgeyle bastırıyordu. Elini dizine koymuş, pencereden dışarı bakıyordu. Sessizliği yol boyunca bozmadı. Sadece üniversitenin yüksek binaları görünmeye başladığında konuştu: “Az sonra seni biriyle tanıştıracağım.” dedi. “Karan. Bundan sonra sana yakın olacak. Üniversitenin çevresinde duracak. İhtiyacın olduğunda göreceğin ilk kişi o olacak.” Cevap vermedim. İçimde sıkışan itiraz dilime kadar geldi ama yutkundum. Babamın kararları tartışılmazdı, bunu biliyordum. Araba kampüs kapısında durduğunda ilk fark ettiğim, kalabalığın arasında sanki o kalabalığa ait değilmiş gibi duran adam oldu. Uzun boylu, geniş omuzlu... Siyah tişörtünün üzerine giydiği deri ceket, sade ama güçlü bir görüntü veriyordu. Yüz hatları keskin, bakışlarıysa buz gibiydi. Çevresine bakışında bir dikkatlilik vardı, sanki her ayrıntıyı belleğine kaydediyordu. Babam kapıyı açıp indi, ben de peşinden çıktım. Yanımıza yaklaşan adamı görünce babam kısa ama net bir tonla tanıttı: “Aden, bu Karan. Bundan sonra burada, senin yanında olacak.” Adam başını hafifçe eğdi, selam verdi. Sesi kısaydı: “Memnun oldum.” Ona bakarken istemsizce ürperdim. Gözlerinde sıradan bir nezaket yoktu; daha çok görev bilinciyle bakıyordu. Ben ise dudaklarımı araladım, belli belirsiz bir gülümsemeyle: “Ben de..." dedim. Sesim biraz boğuk çıkmıştı. Babam devam etti: “Karan üniversiteye girmeyecek, yakınlarda olacak. Her zaman gözetleyecek. Bir şeye ihtiyacın olursa ilk arayacağın kişi o.” İtiraz etmek istedim ama babamın yanında bunu yapmak imkânsızdı. O an göz göze geldik. Bakışlarında ‘karışma’ uyarısı vardı. Ben de sessizce başımı salladım. Karan, babamın yanından yarım adım geri çekildi. Elleri cebinde, yüzünde değişmeyen soğuk ifadeyle geri döndü ve kalabalığın arasına karışmadan kenarda beklemeye geçti. Babam ise bana dönüp: “Git. İlk günün. Derslerine odaklan. Geri kalanını düşünme.” dedi. Sözleri kulağımda yankılanırken kampüs kapısından içeri adım attım. Kalabalığın gürültüsü içinde Karan’ın bakışlarının hâlâ sırtımda olduğunu hissettim. Kampüsün içine adım attığım anda beni karşılayan ilk şey, kalabalığın uğultusuydu. Öğrenciler gruplar halinde gülüyor, birbirlerine sesleniyor, kimisi telefonuna gömülmüş hızlı adımlarla yürüyordu. Hepsi sanki çoktan bir yere aitmiş gibi rahat görünüyordu. Ben ise valizsiz, ama yabancılık duygusunun yükünü sırtımda taşıyarak ilerliyordum. Dersliklerin olduğu binaya yöneldiğimde önümden iki kız geçti. Yan yana yürüyüşlerinden bile anlaşılacak kadar benziyorlardı; saçlarının tonu, yüz hatları, gözlerindeki ışıltı... Fark sadece küçük detaylardaydı. Biri saçlarını düz bırakmış, diğeri topuz yapmıştı. Bir süre sonra koridorda yanımdaki sıraya oturduklarında fark ettim: İkizler. Beni süzdüler, sonra aralarında belli belirsiz gülümsediler. Önce kısa bir sessizlik, ardından düz saçlı olanı söze girdi: “Yeni misin? Daha önce görmedik seni.” Başımı salladım. “Evet. Bugün ilk günüm.” Diğeri, topuz saçlı olan hemen elini uzattı. “Ben Elmas.” Ardından kardeşini işaret etti. “Bu da Eda.” Elini sıkarken hafifçe gülümsedim. “Ben Aden.” İkisi de adımı tekrar ettiler, sanki akıllarında tutmak istercesine. Sonra Eda, kıkırdayarak cam kenarına gözünü dikti. Fısıltıya yakın bir sesle kardeşine eğildi: “Şuraya bak... Kimmiş bu?” Ben de merakla baktım. Koridordan geçen uzun boylu bir çocuktu; siyah saçları hafif dağınık, omuzlarında rahat bir ceket. Yüzünde umursamaz ama dikkat çeken bir ifade vardı. Eda, kardeşine bakıp gözlerini kısarak gülümsedi. “Yakışıklıymış... Daha önce görmedim. İsmini biliyor musun?” Elmas omuz silkti. “Hayır. Ama öğreniriz." İkisi de kendi aralarında küçük kahkahalar atarken ben onları izledim. Bu rahatlıkları, çevreye çabucak uyum sağlayışları bana yabancı geliyordu. Ama aynı zamanda içimde bir yerde garip bir sıcaklık uyandırdı. Belki de bu kızlarla arkadaş olmak, burada yabancılığımı biraz olsun hafifletebilirdi. Eda birden bana dönüp göz kırptı. “Sen şanslısın Aden, ilk gününde bizimle tanıştın. Biz ikiziz ama sıkıcı değiliz, merak etme.” Ben de gülümsemek zorunda kaldım. İlk kez burada kendimi yalnız hissetmedim. Ama aynı anda, dışarıdaki kalabalığın içinde bekleyen Karan’ın varlığını hatırladım. O soğuk bakış hâlâ sırtımda mıydı acaba? • Derslikten çıktığımızda koridor kalabalıkla dolmuştu. Eda ile Elmas yanımda yürüyordu; ikiz oldukları kadar birbirlerinden farklı olduklarını da fark ediyordum. Eda’nın bakışları sürekli etrafı kolaçan ediyor, birilerini inceliyor, arada kendi kendine gülümsüyordu. Elmas ise daha dengeli, daha sakin bir tavırdaydı; konuşurken gözlerinin içine bakıyor, cümlelerini ölçerek kuruyordu. “Peki, Aden,” dedi Elmas, meraklı bir sesle, “nereden geliyorsun? Bizi çok meraklandırma.” “İtalya’dan.” dedim kısa bir nefesle. “Annemle yaşıyordum. Ama... artık buradayım.” Eda’nın gözleri birden parladı. “Vay canına! İtalya mı? Bizim en fazla tatilde gittiğimiz yer Bodrum.” dedi kahkaha atarak. Sonra hafifçe koluma dokundu. “Şimdi anlat bakalım, orası gerçekten filmlerde göründüğü kadar romantik mi?” Gülümsemek zorunda kaldım. “Her yerin güzelliği kendine özgü. Ama evet, sokakları dar, cafeleri sıcak... İnsan alışınca farklı geliyor burası.” Eda dudaklarını büktü. “Buraya alışman biraz zaman alır. Neyse ki biz varız.” Elmas kardeşine dönüp kaşlarını kaldırdı. “Sen de ilk günden kıza yüklenme.” İkisi arasında oluşan minik atışmaya gülümsedim. “Yük değil. Aslında... iyi hissettiriyor. Yani, yabancılık çektiğim bir yerde böyle arkadaş edinmek.” İkisi aynı anda gülümseyip göz kırptı. Aralarındaki uyum, içimi garip bir şekilde rahatlattı. Dışarı çıktığımızda kampüs bahçesi öğrencilerle doluydu. Banklarda kahkahalar yükseliyordu. Herkes bir şeyin parçası gibiydi. Eda aniden durdu, gözlerini kalabalığa dikti. Ben de bakışlarını takip ettim. O yakışıklı çocuk yine oradaydı, arkadaş grubuyla sohbet ediyordu. Eda nefesini tutar gibi baktı. “İsmini öğrenmem lazım.” diye fısıldadı. Elmas göz devirdi. “Daha ilk gün, abartma.” Eda bana dönüp alaycı bir gülümseme takındı. “Biliyor musun Aden, biz böyleyiz işte. Elmas akıl, ben kalp. O yüzden sakın sıkıcı bulma bizi.” Başımı salladım, istemsizce gülümseyerek. “Bence gayet iyisiniz.” İlk kez, bu yabancı şehirde ve yabancı okulda kendimi yalnız hissetmedim. Ama bahçenin kenarında, kalabalıktan biraz uzak bir noktada duran Karan’ın gölgesini fark ettiğimde, özgürlüğümün hâlâ sınırları olduğunu hatırladım. • Herkes kendi dünyasına dalmış gibiydi. Eda ile Elmas kollarıma girip beni ortaya aldılar. Sanki yıllardır tanıdıkları biriymişim gibi doğal davranıyorlardı. Eda heyecanla konuşmaya başladı: “Bak, şu köşedeki kafe çok iyi, kahvesi ucuz ama lezzetli. Orada hep buluşuruz.” Elmas da göstererek ekledi: “Şu büyük ağacın altı da bizim yerimiz olabilir." Ben başımı salladım, onların dünyasına girmeye çalışarak gülümsedim. “Sanırım sizinle takılırsam burada kaybolmam.” Eda kahkaha attı. “Kesinlikle kaybolmazsın. Bizim yanımızdasın artık.” O sırada gözüm, farkında olmadan bahçenin kenarına kaydı. Kalabalıktan uzak, gölge bir noktada duran Karan oradaydı. Ellerini cebine sokmuş, ifadesiz yüzüyle etrafı izliyordu. Yüzünü bana çevirmese bile bakışlarının beni bulduğunu hissettim. Hızla gözlerimi kaçırdım, ama kalbim istemsizce hızlanmıştı. Elmas yanımda, dikkatimi çektiğini fark etmiş gibi başını bana çevirdi. “Bir şey mi oldu?” “Yok..." dedim, dudaklarımda zorlama bir gülümsemeyle. “Sadece bakınıyordum.” Eda ise kendi dünyasında, uzakta gördüğü yakışıklı çocuğa gözlerini dikmişti yine. Dirseğiyle bana hafifçe vurdu. “Aden, şuna bak. Şu çocuk... sence de yakışıklı değil mi?” Göz ucuyla baktım, sonra omuz silktim. “Fena değil.” Eda iç çekti. “Fena değil mi? Aman, sen çok soğukkanlısın.” Elmas kahkahasını tutamadı. “Boş ver, Aden’in başka şeylerle ilgilendiği belli.” Ben hiçbir şey demedim. Çünkü haklıydı. Gözlerim, farkında olmadan, yine bahçenin kenarındaki Karan’a dönmüştü. • Eda ve Elmas hâlâ kendi aralarında konuşup gülüyorlardı. Ben ise çantamdan telefonumu çıkardım. Ekranda yanıp sönen bir bildirim vardı. Mesaj... “Sürpriz, Aden. Ben de Türkiye’deyim. Seni görmeden dönmeyeceğim. –Aras” Bir an donakaldım. Aras. İtalya’da tanıştığım bir Türk, adı konmamış ama flörte yakın bir bağ kurduğum çocuk. Onun bu kadar çabuk, üstelik hiç haber vermeden Türkiye’ye gelmesi aklımı karıştırdı. Kalbim hızla atmaya başladı. Parmağım ekranda takılı kaldı, cevap yazıp yazmamakta tereddüt ettim. “Ne oldu?” diye sordu Elmas, meraklı bakışlarla. “Bir şey yok.” dedim çabucak, telefonu kapatıp çantama koyarak. Sesimin normal çıkmasını istedim ama biraz titrek olmuştu. Eda ise dikkatini bana değil, hâlâ o yakışıklı çocuğa vermişti. Yarı fısıltıyla, yarı heyecanla konuştu: “Onun adını mutlaka öğreneceğim.” Ben ikisine gülümsedim, ama aklım başka yerdeydi. Aras... Burada olması demek, benim hayatımın iki farklı dünyasının çarpışması demekti. Babam, Karan, yeni okul... Şimdi bir de geçmişten gelen biri. Farkında olmadan yine bahçenin kenarına baktım. Karan hâlâ oradaydı. Hiç kıpırdamıyor gibiydi. Sanki sadece görev değil, bakışlarıyla beni çözmeye çalışıyordu. İçim ürperdi. Telefonum cebimde titreşti. Aras’tan ikinci mesaj: “Yerini söyle. Gelip seni alayım.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE