1. Türkiye'ye geliş
Aden Alpay
Havaalanının kalabalığı arasında, metalik anons sesleriyle karışan ayak sesleri yankılanıyordu. Yıllardır alıştığım İtalya’nın yumuşak melodisi yoktu burada; daha sert, daha keskin, daha yabancı bir tını taşıyordu her şey. Derin bir nefes aldım. Valizimin sapını kavrarken kalbimin ritmi hızlanıyordu, sanki sadece şehir değil, hayatım da değişiyordu.
Adım Aden. Annemin yanında kaldım yıllarca, ama şimdi babamın yanına dönüyorum. Onu yıllardır görmedim. İtalya’dan gelen uçağın kapısından dışarı çıktığımda, yüzüme çarpan hava ne sıcak ne soğuktu; sadece farklıydı. İçimde bir şey kıpırdadı.
Kalabalığın içinde ismimi duydum, nazik ama mesafeli bir sesle. Elinde tabelayla bekleyen adam, babamın şoförüydü. Siyah takım elbisesi, parlatılmış ayakkabıları ve ifadesiz bakışlarıyla sanki bu an için hazırlanmış gibiydi. Sessizce valizimi aldı, tek kelime etmeden beni arabaya yönlendirdi.
Camları koyu renkli, ağır bir koku taşıyan arabaya oturduğumda şehrin sokakları akmaya başladı önümden. Işıklar, tabelalar, yabancı yüzler... Her şey bana aitmiş gibi ama aynı anda hiçbir şey bana ait değilmiş gibi hissettirdi.
Evin önüne vardığımızda içimdeki gerginlik doruğa ulaştı. Şoför kapıyı açtığında gözlerim, bahçesinin içinden yükselen o büyük yapıya kilitlendi. Kapının önünde duran adamı görünce ise zaman aniden yavaşladı.
Babam.
Takım elbisesi kusursuz, omuzları dik, saçları kırlaşsa da yüzünde sert bir asalet vardı. Yaşının ağırlığını taşımasına rağmen şıklığıyla neredeyse meydan okuyan bir görüntü sergiliyordu. Gözleri bana odaklandığında, yılların yokluğunun yarattığı boşlukla beraber, içimde tanımlayamadığım bir sıcaklık ve yabancılık aynı anda filizlendi.
Adımlarımı ağırlaştırdım, sanki her hareketim bizi biraz daha geçmişe yaklaştırıyordu.
“Tekrar hoş geldin, Aden.”
Babamın sesi beklediğimden daha tok, daha ağırdı. Yıllar sonra ilk kez kulağıma çarpıyordu ve içimde garip bir yankı uyandırıyordu. Onu en son 14 yaşımdayken hatırlıyordum; şimdi ise karşımda duran adam bambaşka bir figür gibiydi. Elini uzattı. Kararsızca baktım, sonra tereddütle sıktım. Avucunun sıcaklığı bana tanıdık gelmedi ama güven telkin eden bir ağırlığı vardı.
“Yol yorgunusun. İçeri geçelim.” dedi.
Bahçeyi aşarken taş yoldan ayakkabılarımızın çıkardığı tok ses yankılandı. Kapı açıldığında evin içine yayılan hafif odun kokusu ve derin bir sessizlik beni karşıladı. Salon genişti, yüksek tavanlı... Duvarlarda büyük tablolar asılıydı; bazıları eski şehir manzaraları, bazıları ise kalın çerçevelere oturtulmuş siyah beyaz fotoğraflar.
Babam ceketini çıkarmadan koltuğa yöneldi. Oturuşu bile ölçülüydü; sanki her hareketi önceden düşünülmüş, kontrol altına alınmış gibiydi. Ben ise elimde valizimle hâlâ kapının kenarında öylece dikiliyordum.
“Aç mısın?” diye sordu, bakışlarını üzerimden ayırmadan.
Başımı hafifçe salladım. “Biraz..."
Şoför arkamdan sessizce valizi alıp yukarıya doğru çıkarken babam elini çan şeklindeki masa ziline uzattı. Bir süre sonra mutfaktan yaşlıca bir kadın göründü. Babam sakin bir sesle, “Kızıma bir şeyler hazırla, hafif olsun. Uzun yoldan geldi.” dedi.
Kadın başıyla onaylayıp kaybolunca babam gözlerini yeniden bana çevirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Türkiye’ye tekrar hoş geldin, Aden.”
O an içimde bir şeyler sarsıldı. Yabancılık ve aidiyet aynı anda çarpışıyordu. Evin sessizliği, babamın bakışlarının ağırlığı ve bu koca başlangıç... Sanki yeni bir hayatın kapısı aralanıyordu, ben de tam eşiğinde duruyordum.
*
Yemek masası fazla büyüktü; iki kişilik bir sofra için neredeyse gereksiz sayılacak kadar geniş. Beyaz porselen tabaklar ve kristal bardaklar masaya dizilmişti. Önüme konan tabakta sıcak çorba buharını yükseltirken ben hâlâ biraz yabancı gibi hissediyordum.
Babam, gömleğinin manşetlerini hafifçe sıvayıp çatalını aldı. Hareketleri özenliydi, sessizlik onun etrafında neredeyse doğal bir hava gibi dolaşıyordu. Çorbasından birkaç kaşık aldıktan sonra bana döndü.
“İtalya nasıldı?” diye sordu.
Kaşığımı yavaşça bıraktım. “Güzeldi... çok güzeldi.” dedim, fazla detay vermeye cesaret edemeyerek.
Başını hafifçe salladı. “Özleyeceksin.”
Bu söz, sanki kesinlik taşıyan bir tonda söylenmişti. Bir an göz göze geldik ama sonra bakışlarımı tabağıma kaçırdım.
Kısa bir sessizliğin ardından babam devam etti:
“Buradaki üniversiteden devam edersin, aynı bölümden.”
Sanki soru değil, karar gibi söylemişti. Yine de sesinde sertlik yoktu. Daha çok, yolumu çoktan çizmiş biri gibiydi.
“Evet.” dedim kısaca, başımı hafifçe sallayarak. “Öyle planladım.”
Masadaki sessizlik ağır ama yorucu değildi. Babam bana uzun uzun sorular sormadı, sadece birkaç küçük şey:
“Annen nasıl?”
“Yol çok mu zor geçti?”
“Şehir sana yabancı geliyor mu?”
Her cevabım kısa oldu, ama aramızdaki sessizlikler beni rahatsız etmiyordu. Sanki ikimiz de kelimelerle değil, sadece varlığımızla birbirimizi tartmaya çalışıyorduk.
Yemek bittiğinde babam peçetesini dikkatle bıraktı, sonra bana baktı. “Yol yorgunusun. Odana çık, dinlen. Yarın konuşuruz.”
Ben de sessizce ayağa kalktım. Şoförün yukarı taşıdığı valizim odada beni bekliyordu. Merdivenleri çıkarken omuzlarımda bir ağırlık hissettim; ama bu sadece yorgunluk değildi. Yeni hayatımın ilk gecesiydi.
Merdivenleri çıkarken evin içindeki sessizlik daha da derinleşti. Halı kaplı koridorda attığım her adım yumuşak bir yankıyla kayboluyordu. Şoför, odanın kapısını aralık bırakmıştı. İçeri girdiğimde ilk gördüğüm şey, pencerenin önüne konmuş ağır perdeler ve yarım açık camdan içeri süzülen hafif gece serinliğiydi.
Oda genişti. Büyük bir yatak, karşı duvarda eski ama bakımlı bir kütüphane, yan tarafta ise aynalı bir tuvalet masası... Sanki benim için hazırlanmıştı ama yine de her köşesinde bana yabancı bir düzen hissi vardı. Valizim yatağın kenarına bırakılmıştı.
Ayakkabılarımı çıkarıp yatağa oturdum. Çarşafların üzerinde nane ve sabun karışımı ferah bir koku vardı. Bir süre sessizce etrafıma baktım; çocukluğumdan kalan hiçbir şey yoktu burada. Fotoğraf, oyuncak ya da bana ait olabilecek küçük bir eşya... Sanki babam geçmişi tamamen silmiş ve benim için yepyeni bir sayfa açmıştı.
Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Bahçenin loş ışıkları, ağaçların arasından yumuşak bir şekilde süzülüyordu. Çok uzaklardan bir köpeğin havlaması duyuldu. İçimde, hem ürkütücü hem de garip bir huzur veren bir boşluk vardı.
Telefonumu elime aldım ama açıp açmamakta tereddüt ettim. Anneme yazabilirdim ama o an sessizlik içinde kalmak daha doğru geldi. Yatağa uzandım, tavana bakarken babamın az önceki sözleri zihnimde dönüp duruyordu.
Kendi kendime fısıldadım: “Burası artık benim evim mi olacak? Nasıl alışacağım? Yapayalnızım."
Göz kapaklarım ağırlaştı. Uykuyla uyanıklık arasında, yeni hayatımın ilk sabahını nasıl karşılayacağımı düşünürken derin bir sessizlik beni içine çekti.
*
Sabah güneşi perde aralığından odanın içine sızarken uyandım. İçimde hafif bir telaş vardı; yeni bir başlangıcın ağırlığı gibi. Aynanın karşısında saçlarımı düzeltirken kendi yüzüme uzun uzun baktım. Sol gözümün kenarındaki yara izine bakmayı bıraktım. Sol gözümün pek görmediği kesindi.
Burada, bu şehirde gerçekten ben olabilecek miydim? Yoksa sadece babamın istediği yere konmuş bir figür müydüm?
Merdivenlerden inerken alt kattaki kahvaltı masasından gelen kahve ve taze ekmek kokusu yayıldı. Masada her şey özenle hazırlanmıştı: peynir tabakları, zeytinler, bal, kayısı reçeli... Babam çoktan oturmuş, gazetesine göz atıyordu. Takım elbisesi yine kusursuzdu; kravatını bile sabahın bu saatinde çıkarmamıştı.
“Günaydın.” dedim çekingen bir sesle.
Başını kaldırdı, gözleri kısa süre üzerimde gezindi. “Günaydın, Aden. İlk günün.”
Oturduğumda önümdeki tabağa bir dilim ekmek aldım. Babam ise kahvesinden bir yudum alarak konuşmaya başladı:
“Bugün seni ben götüreceğim. Ayrıca..." Duraksadı, sesini biraz daha ağırlaştırdı. "...Senin için bir koruma ayarladım.”
Kaşığımı bıraktım, kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. “Koruma mı?”
“Evet.” dedi kesin bir tonda. “Sana eşlik edecek. Gidiş gelişlerinde, kampüste, her yerde göz kulak olacak.”
Gülümsemeye çalıştım, hafif bir ironiyle: “Baba, buna gerek yok. Ben sadece üniversiteye gidiyorum. Diğer öğrenciler gibi... normal-"
Sözümü kesti. “Hayır, Aden. Sen normal bir öğrenci değilsin. Benim kızımsın.”
Sesinde yumuşaklık yoktu artık. Bu, tartışmaya kapalı bir tondu. Sessizce nefes aldım, biraz daha ısrar etmek istedim ama gözlerindeki kararlılık buz gibiydi.
“Baba..." dedim yavaşça, “bu fazla değil mi?”
Gazetesini masaya bıraktı, parmaklarını birbirine kenetledi. “Sana söyledim. Bu konu kapanmıştır. Benim evimde benim kurallarım geçerli. Koruma seninle olacak.”
İçimdeki itiraz boğazıma düğümlendi. Babamın karşısında dik durmaya çalıştım ama onun sözü, bu evde kanun gibiydi. Sessizce başımı eğdim.
“Tamam.” dedim alçak bir sesle.
Babam yeniden kahvesine döndü, sanki tartışma hiç olmamış gibi. Ben ise tabağımdaki ekmeğe dokunamadım bile. İçimde, özgürlüğümün daha ilk günden zincirlendiğini hissettim.