2

1484 Kelimeler
Bölüm 2: Çelik ve Kuşak Kışlanın demir kapıları, Dila'nın -artık Baran'ın- ardından gıcırdayarak kapandı. İçerideki dünya, dışarıdakinden katbekat soğuk ve yabancıydı. Kesif ter, ayak kokusu, çamaşır suyu ve pişmiş yemek karışımı bir koku burun deliklerini yaktı. Gri boyalı duvarlar, yüksek tavanlar, çıplak ampuller ve her yerde tekdüze asker yeşili üniformalar içinde kaybolmuş yüzler... Bir karınca yuvasının içine düşmüş gibiydi, ama buradaki karıncalar iri, gürültülü ve sert bakışlıydı. Kayıt işlemleri bir kabustu. Parmak izleri, fotoğraf (kısa saçlarıyla, solgun yüzüyle kameraya bakan o yabancı ifade), sağlık kontrolü (doktorun steteskopu kuşağın üzerinden kalbini dinlerken içi buz kesmişti. "Zayıfsın evlat," demişti doktor, kaşlarını çatarak. "Kemiklerin sayılıyor. Beslenmene dikkat et."). Nihayetinde, soluk yeşil bir yatakhane çarşafı, kalın battaniye, çelik bir matara ve "Baran Demir" yazılı bir kütük numarası verildi. Onu, 7. Koğuş'a yönlendirdiler. Koğuş, uzun, geniş, yüksek ranzalarla dolu bir salondu. Havada sigara dumanı, ter ve ayakkabı kokusu karışımı asılıydı. En az otuz adam vardı içerde. Kimi yataklarında uzanmış, kimi yerde oturmuş kart oynuyor, kimi de ağır çantalarını boşaltıyordu. Baran içeri adımını atar atmaz, bir anlık sessizlik oldu. Tüm gözler ona çevrildi. İri yarı, kolları dövmeli, ensesi kalın bir er Murat, diğerine dirseğiyle dürtüp alaycı bir gülümsemeyle fısıldadı: "Bak Selim, yeni yem geldi. Sıpa gibi." Selim, daha zayıf, keskin bakışlı biriydi, Baran'ı baştan aşağı süzdü. "Of, bu ne lan? Çocuk mu bu? Kemik yığını. Üzerine üflesem yıkılır." Diğerleri de homurdanarak güldü. Baran'ın yüzü kızardı, ensesi terledi. Kuşağın sıkıştırdığı göğsünde nefes almak daha da zorlaştı. Erkek gibi dur. Korkma. "Demir... Baran Demir," diye kendini tanıttı, sesini olabildiğince kalın ve tok çıkarmaya çalışarak. "Nerede... nerede benim yerim?" Murat, kirli tırnağıyla en arkadaki, kapının hemen yanındaki en alt ranzayı işaret etti. "Hoş geldin Demir. Senin sarayın orası. Tuvalete en yakın yer. Rahat edersin." Alaycı kahkahalar yükseldi. Baran başını öne eğip, çantasını sıkıca kavrayarak işaret edilen yere doğru yürüdü. Her adımda, kuşağın kaburgalarına batışını, sırtına dikilen bakışları hissediyordu. Alt ranza soğuk, sert ve dar bir hücre gibiydi. Üst ranzada horultularla uyuyan biri vardı. Baran çantasını itinayla ranzanın altına yerleştirdi. Annesinin bohçasını açarken elleri titriyordu. İçinden Baran'ın eski bir fotoğrafı çıktı; gülümseyen, sağlıklı, güçlü. Yüreği sızladı. Senin yerine ben geldim kardeşim . Dayanacağım. Sen de dayan. İlk Gece: Kuşak ve Kâbus Gece yarısı kışlada boru sesiyle uyandırılma talimi yapıldı. Karanlıkta koşuşturma, bağrışmalar, emirler... Baran, kuşağıyla nefes almanın zorluğu yüzünden sonlarda kaldı. Murat, "Hadi sıska! Sürünme!" diye bağırıp onu itekledi. Baran tökezledi, dizleri kanadı ama ses çıkarmadı. Sadece dişlerini sıktı. Nihayet koğuşa döndüklerinde, herkes bitap düşmüştü. Baran alt ranzasına çöktü. Kuşağın verdiği acı dayanılmazdı. Kaburgaları eziliyor, ciğerleri yanıyor gibiydi. Tuvalete gitmek zorundaydı, ama kalabalık, açık tuvaletler korkunç bir kabustu. Bekledi. Herkes uykuya dalana kadar bekledi. Sonra, bir gölge gibi sıvıştı. Tuvaletler loş ve pis kokuyordu. Bir kabini kapattı, sırtını kapıya dayadı. Elleri titreyerek kuşağı çözmeye çalıştı. Düğümler sıkıydı, acı içinde inledi. Nihayet bir anlık rahatlama... Sonra tekrar sarmak daha beter bir işkenceydi. Kuşağı sıkmak için tüm gücünü topladı, nefesini tuttu, gözlerinden yaşlar sızdı. Dayan Dila. Dayan tek kurtuluşun bu. Ranzasına döndüğünde, Murat'ın uyanık olduğunu ve onu izlediğini fark etti. Soğuk, sorgulayıcı bir bakıştı. Baran'ın içi kıyıldı. Acaba gördü mü? Yatağına uzandı, battaniyeyi başına çekti. Kuşağın sıkıştırdığı göğsüyle derin nefes alamıyor, sırtüstü yatamıyordu. Yan döndü, katlanmış bir yumruk gibi büzüldü. Uyku, acının ve korkunun gölgesinde, kısa ve huzursuz aralıklarla geldi. Rüyalarında Berat'ın yüzü, babasının parayı sayarkenki ifadesi ve Baran'ın kanlar içindeki bedeni birbirine karışıyordu. Her seferinde panik içinde uyanıyor, kuşağın varlığını ve yabancılığını yeniden hatırlıyordu. Temel Eğitim: Cehennemin Kapıları Ertesi sabah, gerçek cehennem başladı. Sabah 05:00'te boru sesi. Koşturma. Yatak düzeltme (Baran'ın ranzası Murat tarafından kasıtlıkla bozulduğu için ilk gün ceza aldı). Sonra talim alanı. Güneş henüz doğmamıştı ama hava buz gibiydi. Talim alanı geniş, çakıllı ve acımasızdı. Ve ortada, hepsinden daha soğuk, daha keskin bir varlık duruyordu: Üsteğmen Şahin Alp. Şahin Alp, tanımı zor bir tehdit gibiydi. Boyu uzun değildi ama duruşu, onu olduğundan daha yüksek gösteriyordu. Omuzları geniş, beli ince, üniforması üzerinde gerilmiş deri gibi oturmuştu. Yüzü keskin hatlı, çenesi kare, burnu düzgün ama sert. Ama asıl çarpıcı olan gözleriydi. Çelik grisi, buz gibi, hareket eden her şeyi anında tarayan, en küçük hatayı, en ufak titremeyi yakalayan keskin bir kartal bakışı. Dudakları ince bir çizgi halinde sıkıca kapalıydı. Elleri, deri eldivenlerin içinde, arkasında kenetlenmiş duruyordu. Sessizliği bile bağırıştan daha gürültülüydü. "Bölük! Sağa... DÖN!" Ses, soğuk çeliği andırıyordu, keskin ve acımasız, talim alanında yankılandı. "Hazır... OL!" Baran, diğerleriyle birlikte hazır olda durmaya çalışırken, Şahin Alp'in bakışlarını sırtında hissediyordu. Üsteğmen, yavaş adımlarla safların önünde dolaşmaya başladı. Her duraklayışında, oradaki erin içi kıyılıyordu. Baran'ın önünde durdu. Çizmeleri, Baran'ın postallarının tam önünde, toz içinde duruyordu. Baran başını öne eğik, gözlerini yere dikmiş, nefesini tutmuş bekliyordu. Kuşağın kaburgalarına batışını, kalbinin çılgınca atışını hissediyordu. Şahin Alp bir adım daha yaklaştı. Başı, Baran'ın başının hemen üzerindeydi. Baran, üsteğmenin nefesinin sıcaklığını, üniforma kumaşının hışırtısını duyabiliyordu. Sonra, soğuk, metalik bir ses: "Adın?" "B-Baran Demir, komutanım!" diye bağırdı Baran, sesi gerginlikten tizleşmişti. "Demir..." Şahin Alp, adı bir yargı gibi tekrarladı. Gözleri, Baran'ın solgun yüzünü, çok genç görünen ifadesini, incecik boynunu, üniforma altında neredeyse hiç belli olmayan kaslarını acımasızca süzdü. "Kırılacak bir demir gibi duruyorsun asker." Sesinde açık bir aşağılama vardı. "Bu kışlada, senin gibi narin varlıklar için yer yok. Ya çelik gibi olursun..." Duraksadı, bakışları Baran'ın gözlerinin içine işledi, "...ya da erir gidersin. Anlaşıldı mı?" Baran'ın boğazı düğümlendi. "Anlaşıldı, komutanım!" Şahin Alp, son bir kez onu tepeden tırnağa süzdü, öyle bir bakış attı ki, Baran kendini bir kobay faresi gibi hissetti. Sonra ani bir hareketle döndü ve diğerlerine yöneldi. Baran, iç geçirdi, ama rahatlaması kısa sürdü. Şahin Alp'in bakışındaki o keskin merak ve kuşku, içini kemirmeye devam etti. Beni fark etti mi?. Şüphelendi gibi... Günün geri kalanı, fiziksel bir işkenceye dönüştü. Şınavda, kuşağın sıkıştırması yüzünden birkaç taneden fazlasını yapamadı, Murat ve Selim'in alaylı bakışları altında ezildi. Mekikte, her kalkışta kuşak daha da batıyor canını yakıyordu. Koşuda ise sürekli nefes nefese ve geride kaldı. Her molada, diğer erler su içip dinlenirken, Baran bir köşeye çekilip kuşağını kontrol ediyor, nefesini düzeltmeye çalışıyordu. Selim, yanına gelip alaycı bir sesle, "Nefesin mi kesildi sıpa? Yoksa astım mı var?" diye sordu. Baran sadece başını salladı, cevap vermedi. İçinden, Kuşak... Göğsümü sıkan bu lanet kuşak... Banyo: İlk Büyük Sınav İlk banyo saati, Baran için cehennemin kapılarından biriydi. Büyük, buharlı, fayanslı bir oda. Onlarca çıplak erkek bedeni. Su sesleri, kahkahalar, birbirlerine şakalar yapan sesler. Baran, kapının eşiğinde donup kaldı. Gözleri buğulandı. Korku, boğazını sıkıyordu. Nasıl? Nasıl saklayacağım? Murat, onu itti. "Gir içeri sırnaşık! Ne Kokuyorsun!" Baran tökezledi, içeri girdi. Buhar yüzünü yaladı. Gözlerini yere dikti, sırtını duvara yasladı. Elleri titreyerek üniformasını çıkarmaya başladı. Önce ceket, sonra kazak. İçinde, kuşağın üzerine giydiği ince, pamuklu bir atlet vardı. Islak ve bedenine yapışmıştı. Kuşağın sargıları belli oluyor muydu? Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. "Hey Demir!" diye bağırdı Selim, çıplak, sırtını ovarken. "Neden hâlâ giyiniksin? Utangaç mısın yoksa? Yoksa altında bir şey mi var?" Birkaç kişi gülmeye başladı. Baran'ın yüzü bembeyaz oldu. "Y-Yok... Sadece... üşüyorum," diye kekeledi, sesi kısıldı. "Üşümek mi?" diye kükredi Murat, ona doğru yürüyerek. "Burada sıcak su var, aptal! Çıkar şunları da yıkan!" Eli uzandı, Baran'ın atletinin yakasına dokunmak üzereydi. Baran içgüdüsel olarak geri sıçradı, sırtı duvara çarptı. "Dokunma!" diye bağırdı, panikle. Ses tizleşmiş, kadınsı bir tona bürünmüştü. Anında sustu, gözleri korkuyla fal taşı gibi açıldı. Bir anlık şaşkın sessizlik oldu. Murat'ın kaşları kalktı. Selim şüpheyle baktı. "Ne oldu sana? Sesin de tiz çıktı birden." Baran'ın beyni hızla çalışıyordu. Ses! Sakın! Derin bir nefes aldı, kuşağın acısını hissederek, sesini kalınlaştırmaya çalıştı. "Özür... Özür dilerim. Sadece... çok yorgunum. Kendimi iyi hissetmiyorum." Ellerini karnına koydu, rol yaparak. "Midem bulanıyor." Murat burun kıvırdı. "Zavallı sıska. Senin burada ne işin var?" diye söylendi, dönüp gitti. Selim de ilgisini kaybetti. Baran, fırsatı değerlendirdi. En uzak köşedeki bir duş başlığının altına kaydı. Suyu açtı, sıcak su buharı etrafını sardı. Hızlıca atletini çıkardı. Islak kuşak, tenine yapışmıştı. Sırtını herkese döndü. Elleri titreyerek sabunu aldı, mümkün olduğunca çabuk, kuşağı ıslatmamaya dikkat ederek (imkansızdı ama) yıkanmaya başladı. Su sırtından aşağı akarken, gözyaşları da yanaklarından süzülüyor, duş suyuna karışıyordu. Bu ne lanet bir hayat? Diğerlerinin kahkahaları, şakalaşmaları, ona ulaşılamaz bir dünyanın sesleri gibi geliyordu. Kendini dipsiz bir yalnızlığın içinde hissetti. Kuşağın verdiği fiziksel acı, bu aşağılanma ve korkuyla birleşiyor, içini kemiriyordu. Annecim... Baran... Korkarım dayanamayacağım... Ertesi gün, tırmanma duvarı talimiydi. Yüksek, dik, pürüzlü bir ahşap duvar. Erler sırayla tırmanıyor, diğerleri izliyordu. Murat, iri cüssesine rağmen çevikti, rahatça tırmandı. Selim de ortalama bir sürede tamamladı. Sıra Baran'a geldi. "Haydi sıska! Göster bize ne yapabileceğini!" diye bağırdı Murat alayla. Baran, duvarın dibinde durdu. Boyu kısaydı, kolları zayıftı. Kuşağın verdiği nefes darlığı başını döndürüyordu. İlk hamlede tutamaklara zor ulaştı. Ayağını koyduğu yer kaydı. Aşağı düştü, sırtüstü çakıldı. Toz bulutu içinde öksürdü. Koğuştakilerin kahkahaları yükseldi. "Kaldırın şunu!" diye emretti Şahin Alp, sesinde bıkkınlık vardı. İki er onu kaldırdı. Baran'ın gözleri yaşarmıştı, dizleri kanıyordu. Şahin Alp'in soğuk bakışları onu küçük düşürüyordu. "Bir daha, Demir! Tırmanamayan ceza turu koşar!" Baran yeniden başladı. Elleri terden kayıyordu. Kuşak, her hareketinde nefesini kesiyordu. Yarıya geldiğinde, kolları titremeye başladı. Aşağıdan, "Bırak gitsin sıska!", "Askerlik senin neyine!" sesleri geliyordu. Gözleri kararıyordu. Bırakayım mı???
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE