Bölüm 3: Çamur, Su ve Yorgan Altındaki Sır
Kışlanın talim alanı, şafak sökerken buz gibi bir griye bürünmüştü. Toprak, gece yağmuruyla çamur olmuş, her adımda ayakkabıları yapışkan bir kıvamla sarmalıyordu. Bugünkü talim: Sızma Eğitimi. Yerde sürünerek, dikenli tellerin altından geçerek, çamur içinde debelenerek ilerlemek. Dila, yani Baran, kuşağın kaburgalarına batışını her nefes alışında hissediyor, soğuğun kemiklerine işlemesine katlanıyordu. Gözleri, çamurun ötesinde, tel engelinin diğer tarafına dikilmişti. Sadece ileri, düşersen kalk. Tekrar, tekrar ve Tekrar...
"İleri! Hadi sürünün sümüklü böcekler! Tellerin altından geçin, kafanızı kaldırmayın! Kaldıranı vururum!" Üsteğmen Şahin Alp'in sesi, sabah sisini yırtan bir kamçı gibiydi. Çelik grisi gözleri, özellikle sağ tarafta çırpınan bir figüre odaklanmıştı: Baran Demir.
İlk erler, iri cüsseleriyle çamura gömülerek zorlukla ilerliyordu. Murat homurdanıyor, Selim küfrediyordu. Baran ise, çelimsiz bedeniyle neredeyse çamura batıyordu. İlk dikenli tel setine geldiğinde, kuşağın sıkıştırdığı göğsüyle derin nefes alamadığı için kontrollü sürünemiyordu. Sırtını gereğinden fazla kaldırdı.
"DEMİR!" Şahin Alp'in sesi gök gürültüsü gibi patladı. "Kafanı yere yapıştır! Sürünmeyi bilmiyor musun? Ceza turu! Kalk, koş, başa dön!"
Baran'ın yüzü kızardı, utanç ve yorgunlukla. Ama itiraz etmedi. "Başüstüne, komutanım!" diye bağırdı, sesinde titreme vardı. Zorlukla ayağa kalktı, çamurlu postallarıyla başlangıç noktasına doğru koştu. Nefesi, kuşağın daracık kafesinde hırıltılı bir sese dönüşmüştü. Koşarken düştü, çamura bulandı. Kalktı. Tekrar düştü. Sol dizinde keskin bir acı hissetti. Kalktı. Şahin Alp'in bakışlarını sırtında hissediyordu. Soğuk, değerlendirici, belki de biraz sabırsız.
Başa döndü, yeniden sürünmeye başladı. Bu sefer daha dikkatli, daha alçak. Ama çamur ağırdı, kolları titriyordu. Bir kütüğün altından geçerken, sırtı kütüğe takıldı. Dengeni kaybetti, yüzüstü çamura saplandı. Burnu, ağzı çamurla doldu. Öksürdü, tükürdü. Gözleri yandı.
"KALK DEMİR! BEKLEME!" Şahin Alp'in sesi yakındaydı. Baran başını çevirdi. Üsteğmen, birkaç metre ötede, çizmeleri çamura batmış, ona bakıyordu. Yüzünde alışılmış sert ifade vardı, ama gözlerinde... Gözlerinde o keskin merak hâlâ duruyordu. Bu çocuk neden pes etmiyordu? Neden bu kadar inatçıydı?
Baran dişlerini sıktı. Ellerini çamura saplayıp kendini kaldırdı. Gözlerini Şahin Alp'ten kaçırmadı. İçinde bir kıvılcım yanmıştı. Beni izliyor. Pes etmediğimi görsün. Yeniden sürünmeye başladı. Daha yavaş, daha acılı, ama daha kararlı. Çamura bulanmış elleri, yüzü, üniforması... Ama gözleri, tel engelinin diğer tarafına kilitlenmişti. Son tel setini geçtiğinde, bitap düşmüş, nefes nefese kalmıştı. Ama diğer tarafa ulaşmıştı. Kalkmadı, yüzüstü çamurun içinde, göğsü acı içinde inip kalkarak dinlendi.
Şahin Alp, onu bir süre daha izledi. Çamurun içindeki o inatçı, kırılgan figür... Kalkışı, düşüşü, tekrar kalkışı. Gözlerindeki o umutsuz kararlılık. İçinde garip bir şey kıpırdadı. Hayranlık değil, anlayamadığı bir tür saygı belki. Başını çevirip diğerlerine bağırdı: "Hadi! Hızlanın! Demir sizi geçiyor!" Sesinde alışılmadık bir vurgu vardı.
Talim bittiğinde, güneş çıkmış ama ısıtamıyordu. Erler, bitkin ve çamur içinde, su mataralarına sarılıyordu. Baran, kendi matarasından büyük bir yudum aldı. Su, boğazından aşağı serin bir nehir gibi akarken, ciğerlerindeki yanmayı biraz olsun dindirdi.
O sırada, yanında duran, kendinden birkaç yaş büyük, yüzü çil çil, samimi bakışlı bir er Ali matarasını sallayıp içini boşalttı. Yüzü buruştu. "Kahretsin! Unutmuşum doldurmayı sabah!" diye söylendi. Susuzluktan dili damağına yapışmış gibiydi. Çevresine bakındı, kimse paylaşmak istemiyor gibiydi. Ranza arkadaşı Murat bile kendi matarasına dalmıştı.
Baran, Ali'nin çaresiz ifadesini gördü. İçinde bir şey kıpırdadı. Hiç düşünmeden, kendi matarasını uzattı. "Al," dedi, sesini kalınlaştırmaya çalışarak, ama biraz kısıktı. "Benimki dolu."
Ali şaşkınlıkla ona baktı. Bu "sıska" yeni er, kendisini sürekli hor gören Murat'ın yanında duran, sessiz sedasız biriydi. "Emin misin? Sen de susamışsındır."
Baran omuz silkti, küçük bir gülümseme belirmeye çalıştı dudaklarında. "Paylaşırız. Ben biraz içtim zaten." Matarayı Ali'nin eline itti.
Ali minnetle baktı, matarayı aldı ve büyük bir yudum çekti. Suyu içerken gözleri kapandı, rahatlamıştı. Matarayı geri verirken, "Sağ ol Baran," dedi, içtenlikle. "Ben Ali. Hatırlarsan." Elini uzattı.
Baran, Ali'nin elini sıktı. Eli küçük ve narin hissettirdi kendini, ama sıkmaya çalıştı. "Hatırlarım. Ben Baran." Değilim.
Ali'nin elinin sıcaklığı, samimi bakışı, içinde küçük bir sıcaklık hissi uyandırdı. Murat'tan sonra, koğuşta belki ikinci bir yüz olabilirdi. Kuşağın sıktığı göğsünde, bu küçük nezaket, acıya karşı minik bir merhem gibiydi. Şahin Alp, uzaktan bu küçük sahneyi gözlemliyor, Baran'ın Ali'ye matarasını uzatışındaki içtenliği kaydediyordu.
Köyde Fırtına: Çiçekler, Çikolata ve Boş Yatak
Aynı saatlerde, Dila'nın köyündeki evde hava, kışladakinden çok daha ağır ve boğucuydu. Gülizar, mutfakta bulaşıkları yıkarken elleri titriyordu. Kulağı hep dışarıdaydı. Gelecek. Mutlaka gelecek. Berat'ın bugün "resmi" isteme için geleceğini biliyordu. Her at sesi, her araba gürültüsü yüreğini ağzına getiriyordu.
Ve geldi. Gösterişli bir at arabası evin önünde durdu. Berat, pahalı ama zevksiz bir takım elbise içinde, elinde kocaman bir çiçek demeti ve şatafatlı paketlenmiş bir kutu çikolata, kapıya yürüdü. Arkasında, iki iri yapılı adamı (koruma mı, tehdit mi?) vardı. Yüzünde kendinden emin, mülkiyetçi bir gülümseme vardı. Dila'yı "teslim alacaktı".
Mustafa, kapıyı açtı, yüzünde zoraki bir neşe. "Buyur Berat Beyim! Hoş geldin! İçeri buyur!"
Salona geçtiler. Berat, çiçekleri özensizce masaya bıraktı, çikolatayı yanına koydu. Gözleri etrafı kaygısızca taradı. "Nerede benim güzel gelinim? Özletti kendini bana." Sesinde sahte bir şefkat vardı.
Gülizar'ın yüreği yerinden çıkacak gibi atıyordu. Planladığı gibi konuştu, sesi hafif titriyordu: "Kusura bakma Berat Beyim, Dila... Dila biraz rahatsız. Yatıyor. Ani bir baş dönmesi, halsizlik... Kadınlık hali belki..." Elini göğsüne koydu, kaygılı bir anne taklidi yapmaya çalışıyordu.
Berat'ın gülümsemesi dondu. Kaşları çatıldı. "Rahatsız mı? Ben geldim diye mi rahatsız?" Kuşkulu bakışlarını Mustafa'ya çevirdi. "Bugün önemli bir gün Mustafa Ağa. Ben karımı görmek istiyorum. Hasta da olsa."
Mustafa terlemeye başladı. "A-Ama Berat Beyim... Gerçekten yatıyor... Dinlenmesi la-"
"Ben BAKAYIM!" Berat'ın sesi bir anda keskinleşti, içindeki sosyopat kontrolsüzlük parlamıştı. Ayağa fırladı. "Hangi oda?!"
Gülizar içini çekti, eliyle koridorun sonundaki kapıyı işaret etti. "O... Orada. Ama lütfen rahatsız etme-"
Berat dinlemedi bile. Adımlarıyla koridoru geçti. Kapıyı çarparak açtı. Oda loştu, perdeler çekiliydi. Yatakta, yorganın altında bir şekil yatıyordu, başı yastığa dönük. Berat yaklaştı. "Dila? Ben geldim. Kalk bakalım." Sesinde tehdit vardı.
Yataktaki şekil kıpırdamadı. Berat'ın sabrı tükendi. Bir adım daha atıp, yorganı kaptığı gibi acımasızca çekti!
"AAAAHHH!" Gülizar'ın çığlığı koridorda yankılandı.
Yorganın altında Dila yoktu! Yatak, yastıklarla doldurulmuştu! Üzerine Dila'nın bir gece entarisi özensizce serilmiş, baş kısmına bir bez parçası yastık gibi konmuştu! Bir oyuncak bebek bile değildi, acınası bir aldatmacaydı.
Berat'ın yüzü önce şaşkınlıkla, sonra öfkeyle morardı. Gözlerinden şimşekler çakıyordu. Yorganı yere fırlattı. Yavaşça döndü, yüzünde tehlikeli bir sakinlikle. Gözleri, kapıda titreyerek duran Mustafa ve çığlığı boğazına düğümlenmiş Gülizar'a dikildi.
"Benim karım..." diye başladı sesi, alçak, buz gibi, "...Nerede?" Her kelime bir bıçak darbesi gibi keskin.
Mustafa'nın dili tutulmuştu. "B-Bilmiyorum Berat Beyim! Vallahi bilmiyorum! Bu sabah... yoktu! Gülizar, sen söyle nerede bu kız?!"
Gülizar, gözyaşları içinde, sadece başını iki yana sallayabiliyordu. Konuşamıyordu. Korkudan donakalmıştı.
Berat, Mustafa'ya bir adım yaklaştı. Yüzü o kadar yakındı ki, Mustafa Berat'ın nefesini koklayabiliyordu. "Sen..." diye tısladı Berat, "...benimle oynuyorsun Mustafa Ağa. Beni aptal yerine koydun. Paranı aldın, kızını sakladın." Elini hızla uzatıp Mustafa'nın gömlek yakasını kavradı, onu kendine çekti. "Ya şimdi söylersin nerede olduğunu... ya da seni ve bu yalancı karını, o bitkisel haldeki oğlunuzla birlikte bu evde lime lime ederim!" Arkasındaki iri adamlar tehditkâr bir şekilde öne çıktılar.
Mustafa'nın yüzü bembeyazdı, dizlerinin bağı çözüldü. "Yemin ederim Berat Beyim! Bilmiyorum! Bu kadın... Gülizar! O bilir! O hep onu korurdu! Konuşsun! KONUŞ KADIN!" Mustafa, çaresizliğini öfkeye dönüştürerek Gülizar'a bağırdı.
Gülizar, kocasının ihaneti ve Berat'ın tehdidi karşısında çöktü, hıçkırarak ağlamaya başladı. "N-Nereye gittiğini... bilmiyorum... Kaçtı heralde... Sadece kaçtı..." Gerçeği söylemek, ona yardım ettiğini belli etmek kendisinin ölüm fermanını imzalamak olurdu.
"KAÇTI?!" Berat'ın çığlığı evin duvarlarını sarsacak gibiydi. Mustafa'yı iterek bıraktı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yüzünde sapkın bir öfke ve alaycı bir gülümseme belirdi. "Demek kaçtı... Benim karım... KAÇTI!" Kahkahası, soğuk ve çılgınca salonda yankılandı. "Çok güzel. Av daha da zevkli olacak."
Bir anda durdu, yüzündeki ifade değişti. Tamamen soğuk, hesaplayıcı bir sosyopat halini aldı. Elini cebine attı, bir cep telefonu çıkardı. "Dinle," diye hızlıca konuştu. "Dila kaçmış. Her yeri arayın. Otobüs terminali, tren garı, köy yolları... Tanıdığı herkesi sorgulayın. Bulun onu. Ölü ya da diri." Telefonu kapattı.
Mustafa ve Gülizar'a son bir kez baktı, gözlerinde saf nefret vardı. "Siz... sizle işimiz daha bitmedi. Ama merak etmeyin, Dila'yı bulduğumda, onun cezasını birlikte izleyeceğiz. Ve o bitki olan oğlunuz... Bakımı için Halil Ağa'ya minnettar olmalısınız, değil mi?" Sinsi bir tehdit gizliydi sözlerinde. "Artık onun da bir 'kaza' geçirmesi çok kolay olsa gerek." Döndü ve kapıyı çarparak çıktı. Arabası hızla uzaklaşırken, arkasında çaresizlik ve korku dolu bir sessizlik bıraktı.
Gülizar, yere çökmüş, hıçkırıklarla sarsılıyordu. Mustafa, boş gözlerle yerdeki yorgana ve yastıklara bakıyordu. Kızını para uğruna sattığı günün bedeli, şimdi korkunç bir şekilde karşısındaydı. Hem Berat'ın tehdidi, hem Halil Ağa'nın gölgesi... Ve kaçan kızı. Neredeydi? Ya Berat bulursa? İçi korku ve pişmanlıkla doldu, ama çok geçti.
Kışlada Karanlık Bulutlar
Akşam kışlasında, Baran, soğuk duşunu alıp (yine sırtını dönerek, titreyerek) koğuşa dönmüştü. Kuşağın kaburgalarında bıraktığı morluklar acı veriyor, dizindeki sıyrık sızlıyordu. Ama o günkü sızma eğitimini bitirdiğini, Şahin Alp'in gözünde o anlık merakı gördüğünü ve Ali ile paylaştığı suyu düşünüyordu. Küçük zaferlerdi.
Annesinden gizlice aldığı eski, basit bir cep telefonunu (askerde yasaktı, büyük risk) yatağının altındaki bir çatlakta saklıyordu. Sadece acil durum için. Titreyen parmaklarıyla kısa bir mesaj yazdı: "Anne, iyiyim. Şimdilik iyi idare ediyorum ya sen?"
Cevap gelmedi. Normalde annesi hemen cevaplardı. İçine bir kurt düştü. Acaba? Kuşağın sıktığı göğsünde, bu kez farklı bir sıkıntı hissetti. Köyde bir şeyler olmuştu. Hissediyordu. Gözlerini kapadı, annesini, sessiz evlerini, Baran'ın kapalı kapılı odasını düşündü. Ve Berat'ın soğuk bakışlarını.
Uzakta, komutan lojmanlarının birinde, Şahin Alp penceresinden talim alanını seyrediyordu. Elinde bir dosya vardı: Baran Demir. Çok sıradışı bir erdi. Zayıf ama inatçı. Korkuyor ama pes etmiyor. Gözlerindeki o derin, kadınsı hüzün... Ve bugün Ali'ye su verişi. Bazen çıkan tiz sesi. Dosyayı kapattı. Çelik grisi gözlerinde bir kararlılık belirdi. Bu çocuğun sırrını çözecekti. Ne pahasına olursa olsun. O sırada, bilmediği bir yerde, o "çocuğun" gerçek düşmanı, peşine düşmüş, karanlık bulutlar kışlaya doğru sürükleniyordu.