AYNADAKİ EKSİKLER

1825 Kelimeler
Akşamüstü ışığı Esinlerin odasının tül perdesinden süzülerek içeri doluyordu. Güneş henüz batmamıştı ama ışığı yumuşamış, eşyaların üzerine altın rengi bir gölge bırakmıştı. Oda genç kız kokuyordu; hafif parfüm, saç spreyi ve yeni açılmış rujun balmumu kokusu birbirine karışmıştı. Duvarlarda lise yıllarından kalma fotoğraflar asılıydı. Birinde mezuniyet günü kep fırlatırken çekilmişlerdi, birinde okul gezisinde yan yana durmuş, gülmekten gözleri kısılmıştı. Yatağın üzerine iki elbise atılmış, hangisinin giyileceğine karar verilememişti. Çalışma masasının üzerinde dağınık halde makyaj malzemeleri duruyor; küçük yuvarlak aynanın kenarına iliştirilmiş toka ve küpeler ışıkta parlıyordu. Dışarıdan mahalle sesleri geliyordu: bir çocuğun bisiklet zili, uzaktan geçen bir arabanın motoru, komşu kadının balkondan birine seslenişi. Esin aynanın karşısında durmuş, saçlarını omzunun üzerinden geriye atmıştı. Elindeki tarağı bir kez daha saç uçlarında gezdirdi. Aynadaki yansımasına bakarken yüzünde hafif bir heyecan vardı. “Hepsini çok özledim,” dedi, gözlerini aynadan ayırmadan. Lal pencerenin önünde durmuştu. Perdeyi iki parmağıyla aralayıp sokağa baktı. Mahallenin tanıdık görüntüsü içini hem ısıtıyor hem sıkıştırıyordu. Başını çevirip Esin’e baktı. “Ben de özledim,” dedi. “Çoğu gitti ama yine de bizim sınıftan birkaç kişi hâlâ burada.” Esin dudaklarını hafifçe büktü. Ruj kapağını açarken omuz silkti. “Napsın çocuklar,” dedi. “Ekmek parası kazanmak için üniversiteye bile gidemediler. Herkes bizim gibi şanslı değil.” Bu cümle odanın içinde asılı kaldı. Lal’in yüzündeki ifade değişti. Yavaşça yatağa doğru yürüdü ve kenarına oturdu. Parmakları yatak örtüsünün desenleri üzerinde gezindi. Sonra birden, sanki dizlerinin bağı çözülmüş gibi, yatağın üzerine çöktü. “Bazen nankörlük yaptığımı düşünüyorum Esin,” dedi, sesi alçak ama ağırdı. Esin rujunu dikkatlice sürdü. Alt dudağını hafifçe içeri çekip dağıtmadan sabitledi. Sonra aynadan Lal’e baktı. “O da nereden çıktı şimdi?” dedi, kaşlarını hafifçe kaldırarak. Lal tavana baktı. Tavanın köşesinde küçük bir çatlak vardı; lise yıllarında ders çalışırken defalarca o çatlağa bakmıştı. “Sınavı kazanamadım diye dünyam yıkıldı gibi hissediyorum,” dedi. “Ama baksana… Serhan kazandı. Hem de hukuk. Hazan da öyle. Ama imkânsızlıktan gidemediler. Ne yurt çıktı ne de başka yurda kayıt yapacak paraları var.” Esin elindeki rujun kapağını kapattı. Sandalyeye yavaşça oturdu. Aynadaki görüntüsü bir an ciddileşti. “Evet,” dedi sessizce. Lal yan döndü, yüzünü yastığa gömdü bir anlığına. Sesi kumaşın arasından boğuk çıktı. “İşte bu yüzden nankörlük yapıyorum,” dedi. “Serhan bir markette çalışırken, ben evimde oturup ‘nasıl kazanamadım, niye gidemedim’ diye kendime kızıyorum.” Odanın içindeki hava ağırlaştı. Dışarıdan gelen sesler bile sanki uzaklaşmıştı. Esin ayağa kalktı. Sandalyenin ayakları zeminde hafifçe sürtündü. Lal’in yanına gelip yatağın kenarına oturdu. Elini uzatıp Lal’in elini tuttu. “Düşünme böyle,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Herkesin yükü başka. Senin üzüldüğün şey de gerçek. Başaramadığını hissetmek kolay mı sanıyorsun?” Lal başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Daha çok içine akıyordu gözyaşları. “Ama onlarınki daha ağır,” dedi. “Belki,” dedi Esin. “Ama bu senin üzüntünü değersiz yapmaz.” Lal derin bir nefes aldı. Odanın içinde parfüm kokusu daha belirginleşmişti. Aynanın önündeki ışık, Esin’in yüzünü yumuşatıyordu. Bir an ikisi de aynaya baktı. Yan yana, omuz omuza. “Aynaya bak,” dedi Esin hafifçe. “Biz eksik değiliz Lal. Sadece yolumuz uzadı.” Lal aynadaki yansımasına baktı. Gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı ama içinde hâlâ ışık vardı. Belki gerçekten mesele kaybetmek değil, gecikmekti. “Serhan’a üzülüyorum,” dedi yavaşça. “Hukuk kazanıp gidememek… Bu daha zor.” “Zor,” dedi Esin. “Ama o da güçlü. Çalışıyor. Belki seneye tekrar dener. Belki burs bulur. Hayat bir tek sınavdan ibaret değil.” Lal elini Esin’in eline daha sıkı sardı. “Bazen kendime çok yükleniyorum,” dedi. “Sanki herkes bir şey başarmış da ben geride kalmışım gibi.” Esin hafifçe gülümsedi. “O zaman bu akşam geride kalmayacağız,” dedi. “Güzelce hazırlanıp çıkacağız. Gülüp eğleneceğiz. Çünkü hâlâ buradayız. Ve bu da bir şey.” Lal başını salladı. Yatağın kenarından kalktı. Dolaptan seçtiği elbiseyi eline aldı. Aynanın karşısına geçtiğinde kendine biraz daha dik baktı. Dışarıda gün tamamen akşama dönmüştü. Sokak lambalarının ışığı perdeye vuruyor, odaya sarı bir sıcaklık katıyordu. Aynadaki iki genç kız, eksik değil; sadece beklemedeydi. Ve belki de en zor olan, insanın kendi gözlerinde eksik görünmemesiydi. Akşam tamamen çökmüştü. Sokak lambalarının sarı ışığı kaldırım taşlarının üzerine düşüyor, hafif bir serinlik havaya karışıyordu. Esin ile Lal yan yana yürürken adımlarında hem heyecan hem de belli belirsiz bir çekingenlik vardı. Uzaktan kafenin ışıkları görünüyordu; camları buğulu, içi kalabalık ve sıcaktı. Kafe sahile yakın küçük ama samimi bir yerdi. Cam kenarlarına sarkan sarmaşıklar, içerideki loş ışıkla birleşince ortama yumuşak bir hava katıyordu. İçeriden kahkaha sesleri yükseliyor, fincanların birbirine çarpma sesi fonda ince bir ritim oluşturuyordu. Kapının önünde kısa bir an durdular. Lal derin bir nefes aldı. “Hazır mıyız?” dedi. Esin dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. “Abartma, alt tarafı bizimkiler.” Kapıyı itip içeri girdiler. Sıcak hava yüzlerine çarptı. Taze kahve kokusu ve tatlı bir vanilya aroması etrafa yayılmıştı. Arka köşede bir masadan tanıdık bir kahkaha yükseldi. “Lal! Esin!” İkisi de aynı anda o yöne döndü. Masada beş kişi vardı. Serhan ayağa kalkmış, elini havaya kaldırmıştı. Yanında Hazan, Mert, Elif ve Ayça oturuyordu. Masanın üzerinde yarısı içilmiş kahveler, çay bardakları ve boş pasta tabakları vardı. Esin ilk adımı attı. “Yaa siz hiç değişmemişsiniz,” dedi gülerek. Hazan ayağa kalkıp Esin’e sarıldı. “Sen değişmişsin ama,” dedi. “Resmen büyümüşsün.” Lal masaya yaklaştığında Serhan’la göz göze geldi. Serhan’ın yüzünde yorgun ama sıcak bir ifade vardı. Üzerinde sade bir gömlek vardı; kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Elleri hafif nasırlıydı, çalıştığını belli ediyordu. “Hoş geldiniz,” dedi Serhan, hafif bir tebessümle. “Hoş bulduk,” dedi Lal. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Mert sandalyeleri çekti. “Oturun ya, ayakta kalmayın. Geç kaldınız biraz.” Esin hemen atıldı. “Benim yüzümden,” dedi. “Ruj sürmem üç saat sürdü.” Masada gülüşmeler yükseldi. Lal sandalyeye oturduğunda kalbinin atışı yavaş yavaş normale dönmeye başladı. İlk baştaki tedirginlik, yerini tanıdık bir sıcaklığa bırakıyordu. Elif Lal’e doğru eğildi. “Nasıl gidiyor?” diye sordu. Lal omuz silkti. “Çalışıyorum işte,” dedi. “Tekrar hazırlanıyorum.” Hazan başını salladı. “Doğru yapıyorsun,” dedi. “Pes etmek yok.” Serhan çayından bir yudum aldı. “Hepimiz farklı yollardayız,” dedi sakin bir sesle. “Ama yol uzun. Yetişiriz.” Bu cümle Lal’in içine dokundu. Onun markette çalıştığını biliyordu. Sabahın erken saatlerinde kasa başında durduğunu, akşam yorgun argın eve döndüğünü… Ama yüzünde kırgınlık değil, direnç vardı. “Sen ne yapıyorsun Serhan?” diye sordu Esin. Serhan hafifçe gülümsedi. “Çalışıyorum işte. Biraz para biriktiriyorum. Bakalım… Belki seneye bir yolunu buluruz.” Hazan araya girdi. “Bulacağız,” dedi kararlı bir şekilde. “Bu iş burada bitmez.” Masadaki hava değişmişti. Hüzün vardı ama ağır değildi. Daha çok dayanışma gibiydi. Sanki herkes birbirinin eksik yerini sessizce tamamlıyordu. Garson sipariş almaya geldi. Kahveler söylendi, iki tane de ortaya tatlı istendi. Esin heyecanla bir şey anlatmaya başladı; lise son sınıfta yaşadıkları komik bir anıyı. Bir anda herkes aynı anda konuşmaya, gülmeye başladı. Lal kahkahaların arasında bir an durdu. Masaya baktı. Bu insanlar onunla aynı sıralarda oturmuş, aynı hayalleri kurmuştu. Kimi kazanmış ama gidememiş, kimi kazanamamış ama vazgeçmemişti. Kimisi çalışıyor, kimisi hazırlanıyordu. Belki de mesele kim önde, kim geride değildi. Belki mesele, aynı masada hâlâ birlikte oturabiliyor olmaktı. Serhan bir ara Lal’e döndü. ““Geç kalmış sayılmayız değil mi?” Lal gözlerinin içi gülerek cevap verdi. “Sayılmayız,” dedi. “Sadece biraz mola verdik.” Masada bir sessizlik oldu. Sonra Hazan eliyle masaya hafifçe vurdu. “Aynen öyle,” dedi. “Bu sadece ara.” Kafenin camından dışarı bakıldığında sokak lambalarının altında hafif bir sis oluşmuştu. İçeride ise sıcaklık, dostluk ve yarım kalmamış bir umut vardı. Lal o an şunu hissetti. Belki herkes başka bir yoldaydı. Ama kimse gerçekten yalnız değildi. Kafenin kapısı o sırada yeniden açıldı. Dışarıdaki serin hava bir anlığına içeri doldu. Kapının üzerindeki küçük zil sesi ince bir tınıyla çaldı. Masadaki kahkahalar sürerken Lal elini fincanına uzatmıştı ki kapıya doğru istemsizce baktı. İçeri giren ilk kişi Aras’tı. Uzun boyu, rahat tavırları ve omzuna attığı ceketiyle her zamanki gibi dikkat çekiyordu. Hemen arkasından Yaman göründü. Üzerinde koyu renk bir gömlek, yüzünde her zamanki o sakin ama mesafeli ifade vardı. Arkalarından iki erkek daha girdi; mahalleden tanıdık simalar. Esin gülerek başını kaldırmış, anlatılan bir şeye kahkaha atıyordu ki bir anda yüzündeki ifade değişti. Gözleri kapıya takıldı. Aras’la göz göze geldi. Gülüşü bir an yarım kaldı ama hemen toparladı. Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı; bu kez daha kontrollü. Aras hafifçe başını eğdi. Selam verir gibi. Ve o an Yaman’ın bakışları masaya kaydı. Bir saniye. İki saniye. Lal kalbinin atışını kulaklarında duydu. Yaman’ın gözleri, masadaki herkesi hızlıca taradıktan sonra onun üzerinde durdu. Ne şaşkınlık ne gülümseme… Ama açık bir fark ediş vardı. Masadaki sohbet yavaşladı. Hazan da dönüp kapıya baktı. “Oo Aras,” dedi yarı şaşkın yarı neşeli bir sesle. Aras eliyle selam verdi. “Selam gençlik.” Yaman hâlâ bir adım gerideydi. Ama sonra, tereddütsüz bir şekilde masaya doğru yürümeye başladı. Adımları ağır ama kendinden emindi. Kafedeki loş ışık yüz hatlarını daha belirgin gösteriyordu. Lal fincanını masaya bıraktı. Parmak uçları hafif titredi. İçinde, sahilde hissettiği o gelgit yeniden yükseldi. Esin hafifçe öksürdü. “Abim geldi,” dedi, sesi normal çıkmaya çalışsa da içinde küçük bir heyecan vardı. Aras masaya yaklaşıp Serhan’ın omzuna vurdu. “Toplanmışsınız yine,” dedi gülerek. Serhan ayağa kalktı, tokalaştılar. Yaman ise masanın ucunda durdu. Gözleri kısa bir an Lal’e kaydı. Sonra diğerlerine baktı. “İyi akşamlar,” dedi, sesi her zamanki gibi tok ve sakindi. “İyi akşamlar,” dedi Hazan. Esin ayağa kalktı. “Abi gel otur,” dedi rahat bir tavırla. “Yer açarız.” Masada sandalyeler hafifçe kaydırıldı. İki sandalye daha eklendi. Kafe zaten kalabalıktı ama o an Lal’e göre ortam daha da daralmıştı. Yaman otururken sandalyesi Lal’in tam çaprazına geldi. Bu mesafe ne çok yakındı ne de güvenli uzaklıkta. Aras Esin’e dönerek gülümsedi. “Demek eski tayfa toplanmış,” dedi. Esin omuz silkti. “Arada nostalji yapıyoruz.” Lal başını eğmişti. Ama Yaman’ın bakışını hissediyordu. O bakış, konuşmadan soru soran türdendi. Serhan ortamı yumuşatmak istercesine konuştu. “Abi siz ne taraftan?” Aras cevap verdi. “Sahilden geliyoruz. Canımız kahve istedi.” Yaman o an ilk kez doğrudan Lal’e baktı. “Deniz güzeldi bu akşam,” dedi. Cümle sıradan gibiydi. Ama sıradan değildi. Lal başını kaldırdı. Göz göze geldiler. İçinde ne kaçma isteği vardı ne de meydan okuma. Sadece duru bir sakinlik. “Ilıktı,” dedi. “Sonbahara rağmen.” Masadaki diğerleri konuşmaya devam etti ama o an ikisinin arasında görünmez bir çizgi çekilmişti. Geçmiş, mahalle, mektup, kürsü… Hepsi o bakışın içinde bir anlığına toplanmış gibiydi. Esin Aras’la bir şey konuşurken gülüyordu. Hazan ve Mert yeni sipariş verip vermemeyi tartışıyordu. Kafe aynıydı. Sesler aynıydı. Ama Lal için akşam başka bir yere evrilmişti. Yaman sandalyesine hafifçe yaslandı. “Uzun zaman olmuştu,” dedi, gözlerini masadan ayırmadan. Bu cümle kimeydi? Masaya mı? Geçmişe mi? Yoksa ona mı? Lal derin bir nefes aldı. “Olmuştu,” dedi yavaşça. Ve masanın üzerindeki kahve fincanlarından yükselen buhar, iki eski yarım cümlenin arasına karıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE