Sonbahar takvimde yerini almıştı ama Yelkovan sahilinde yazın inadı sürüyordu. Güneş, batmaya yüz tutmuş bir turunculukla denizin üzerine serilmiş; suyun yüzeyi erimiş altın gibi parlıyordu. Hafif bir rüzgâr vardı ama üşütmeyen, yalnızca saçların arasından geçip teni serinleten türden. Deniz ılıktı; kıyıya vuran dalgalar acele etmeden, yumuşak bir ritimle gelip kumları ıslatıyor, sonra geri çekilirken ince bir hışırtı bırakıyordu.
Kumlar gün boyu güneşi içinde tutmuştu. Üzerine oturunca insanın içini ısıtan bir sıcaklık veriyordu. Ufuk çizgisi, gökyüzünün pembeyle mora karıştığı yerde silikleşiyor; martılar ağır kanat çırpışlarıyla suyun üzerinde süzülüyordu.
Lal dizlerini kendine çekmiş, çenesini dizlerinin üzerine yaslamıştı. Saçları rüzgârla yüzüne düşüyor, o da dalgın bir hareketle kulağının arkasına sıkıştırıyordu. Gözleri denizdeydi ama baktığı yer suyun yüzeyi değil, çok daha içiydi sanki.
Yanında oturan Esin ayakkabılarını çıkarmış, çıplak ayaklarını kuma gömmüştü. Ayak parmaklarıyla kumu eşeliyor, küçük tepeler yapıp sonra onları dağıtıyordu. Parmaklarının arasından kayan kum taneleri güneşte parlıyordu.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Deniz onların yerine konuşuyor gibiydi.
Esin, kumla oynarken başını hafifçe yana eğdi.
“Ekın aradı dün akşam,” dedi, sesi sıradan bir haber verir gibiydi ama içinde belli belirsiz bir heyecan vardı. “Bir sürü arkadaş edinmiş.”
Lal dudaklarının kenarında yumuşak bir gülümseme hissetti. İçinde bir yer sızladı ama bunu yüzüne taşımadı.
“Ekin başardı,” dedi usulca. “Zaten hep başarırdı.”
Sesi imrenmeyle kabullenmişlik arasında bir yerdeydi. Denize baktı yine. Üniversite kelimesi, içinin bir yerinde hâlâ yarım kalmış bir cümle gibiydi.
Esin de gülümsedi.
“Hafta sonu arkadaşlarıyla AVM’ye gideceklermiş. Bizi de çağırdı. Senin için özellikle sor dedi.”
Lal’in omuzları hafifçe düştü. İçinden bir iç çekiş yükseldi, istemsiz.
“Utanırım ben Esin,” dedi, gözlerini denizden ayırmadan. “Hepsi bizimle yaşıt kızlar. Hepsi üniversiteli… Biz sınavı kazanamadık.”
Cümle denizin üzerine bırakılmış bir taş gibi ağırdı. Dalgalar taşı alıp götüremedi.
Esin kumdan yaptığı küçük tepeciği dağıttı, sonra elini yavaşça Lal’in omzuna koydu.
“Ben de öyle düşündüm,” dedi hüzünle. “Telefonu kapattıktan sonra uzun uzun düşündüm. Sanki geri kalmışız gibi geliyor bazen.”
Rüzgâr bir an sertleşti, Lal’in saçlarını savurdu. Lal gözlerini kapadı. Geri kalmak… Bu kelime son zamanlarda zihninde çok yer kaplıyordu.
Esin devam etti.
“O yüzden hafta sonu eski okuldakilerle buluşacağız dedim. Hani bizim sınıftakiler var ya, mezun olup çalışmaya başlayanlar… Onlarla. Daha iyi gelir diye düşündüm.”
Lal başını yavaşça Esin’in omzuna yasladı. Esin’in omzu tanıdıktı, güvenliydi. Çocukluklarından beri paylaştıkları sırların, ağlamaların, kahkahaların tanığıydı.
“İyi demişsin,” dedi Lal, sesi bu kez biraz daha yumuşaktı. “En azından kendimizi eksik hissetmeyiz.”
Bir süre öyle kaldılar. Dalgalar ayaklarına kadar ulaşıp geri çekiliyor, ılık su kumun altını boşaltıyordu. Lal ayak parmaklarını kuma daha sık bastı; sanki kayıp gitmemek için.
Gökyüzü yavaş yavaş koyulaşıyordu. Gün batımı denizi mora çalan bir renge boyamıştı. Uzakta bir balıkçı teknesinin silueti görünüyordu; ağır ağır limana dönüyordu.
“Belki seneye,” dedi Esin aniden, sanki içinden taşan bir umudu tutamamış gibi. “Belki seneye biz de kazanırız. Başka bir şehir, başka bir hayat… Kim bilir.”
Lal hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme daha çok yorgundu.
“Belki,” dedi. “Ama bazen korkuyorum Esin. Ya gitmek isterken burada kalırsam? Ya kalmak isterken gitmek zorunda kalırsam?”
Bu soru sadece üniversiteyle ilgili değildi. İkisi de bunu biliyordu.
Esin başını Lal’in başına yasladı.
“Biz nereye gidersek gidelim,” dedi, “birbirimizi bırakmayız.”
Lal gözlerini kapadı. Deniz kokusu, ılık hava, Esin’in omzu… O an dünya küçülmüş, sadece o sahile sığmış gibiydi.
Ama yine de içinde bir yerde, adı konmamış bir eksiklik vardı. Sanki hayat deniz gibi önünde uzanıyor ama o, kıyıda oturup sadece izliyordu.
Dalgalar bir kez daha geldi, ayaklarına dokundu.
Gökyüzü yavaş yavaş mora çalarken sahil tenha bir huzura bürünmüştü. Günün kalabalığı çekilmiş, geriye yalnızca dalgaların düzenli nefesi kalmıştı. Güneş, denizin içine ağır ağır gömülürken ufuk çizgisi ateş rengine dönmüş; suyun üzerinde titrek bir yol açılmıştı. O yol, sanki yürümeye cesaret edene başka bir hayat vaat ediyordu.
Lal başını Esin’in omzundan kaldırdı. Ayaklarını uzatıp suya biraz daha yaklaştırdı. Ilık dalgalar ayak bileklerine kadar ulaşıp geri çekildi. Deniz her seferinde biraz daha cesaret veriyor, biraz daha çağırıyordu.
“Hiç denize bakıp gitmek istedin mi?” dedi Lal, gözlerini ufuktan ayırmadan.
Esin hafifçe gülümsedi.
“Her gün,” dedi. “Ama nereye gideceğimi bilmeden nasıl gideyim?”
Lal kumdan küçük bir taş aldı, elinde evirip çevirdi.
“Ben bazen burada kalırsam boğulacakmışım gibi hissediyorum,” dedi. “Ama gitsem de sanki yarım kalacağım.”
Rüzgâr bu kez biraz daha belirgindi. Saç telleri yüzlerine yapıştı. Sahilin biraz ilerisinde iki çocuk hâlâ suyun içinde oynuyor, anneleri uzaktan sesleniyordu. Hayat devam ediyordu. Kimse iki genç kızın içindeki sessiz karmaşayı bilmiyordu.
Esin ayağa kalktı, pantolonunun paçalarını sıvadı.
“Hadi,” dedi, elini uzatarak. “Biraz yürüyelim.”
Lal elini tuttu. Kumun üzerinde yan yana yürümeye başladılar. Ayak izleri arkalarında paralel iki çizgi gibi uzanıyordu. Dalga gelip izlerin bir kısmını siliyor, bir kısmını bırakıyordu. Tıpkı hayat gibi; bazı anıları götürüyor, bazılarını inatla tutuyordu.
Bir süre sessiz yürüdüler. Sonra Esin durdu.
“Sana bir şey soracağım,” dedi, gözlerini hafifçe kısarak. “Gerçekten sadece üniversite mi canını sıkan?”
Lal adımlarını yavaşlattı. Bu soru beklediğinden ağırdı.
“Hayır,” dedi sonunda, dürüstçe. “Sanki herkes bir yerlere yetişiyor da ben aynı yerde sayıyorum. Ekin başka bir şehirde, yeni insanlar tanıyor. Biz hâlâ burada, aynı sahildeyiz.”
Esin başını yana eğdi.
“Ama burası da bizim,” dedi. “Bu sahil, bu mahalle… Çocukluğumuz burada.”
Lal denize baktı.
“Belki de sorun bu,” dedi. “Hep çocuk kaldığımız yerdeyiz.”
Bu cümle ikisinin arasına usulca oturdu. Uzakta bir balıkçı teknesinin motor sesi duyuldu. Akşam serinliği yavaş yavaş inmeye başlamıştı ama hava hâlâ yumuşaktı.
Esin derin bir nefes aldı.
“Bak,” dedi. “Kazanamadık diye bitmiş değiliz. Bir sene geç kaldık belki. Ama geç kalmak kaybetmek değil.”
Lal hafifçe gülümsedi.
“İnşallah,” dedi. “Çünkü ben artık kıyıda oturup izlemek istemiyorum.”
Tam o sırada rüzgâr yön değiştirdi. Denizden gelen iyot kokusu daha yoğun hissedildi. Ufukta son ışık çizgisi de kaybolurken gökyüzü laciverte döndü. Sahil lambaları birer birer yanmaya başladı; sarı ışık kumların üzerine düşerek uzun gölgeler oluşturdu.
Lal bir an durdu. Arkalarına baktı. Az önce bıraktıkları ayak izlerinin çoğu silinmişti.
“Bak,” dedi yavaşça. “İzler gidiyor.”
Esin omuz silkti.
“Yenilerini bırakırız.”
Lal içinden bir şeyin hafiflediğini hissetti. Belki cevapları yoktu. Belki hâlâ kıyıdaydılar. Ama ilk kez denize sadece uzaktan bakmıyordu; su ayaklarına değmişti.
Ve belki de her şey, o ilk adımla başlıyordu.
Sahilden eve dönerken akşam serinliği yavaş yavaş tenine işlemeye başlamıştı. Mahallenin dar sokakları günün yorgunluğunu taşıyordu. Camlardan sızan sarı ışıklar kaldırım taşlarına düşüyor, mutfaklardan yemek kokuları yükseliyordu. Bir evden kızartma kokusu gelirken diğerinden taze demlenmiş çayın buğusu yayılıyordu. Televizyon sesleri, uzaktan gelen bir kahkaha, bir kapının kapanışı… Yelkovan Mahallesi geceye hazırlanıyordu.
Lal kapılarının önüne geldiğinde içeriden annesinin sesi duyuldu. Kapıyı aralayıp içeri girdi. Antrede loş bir ışık yanıyordu. Ayakkabılarını çıkarırken annesinin sesi bu kez daha heyecanlı ulaştı kulağına.
Salona doğru birkaç adım attığında annesini koltukta otururken gördü. Telefon kulağındaydı. Yüzünde hem şaşkın hem sevinçli bir ifade vardı. Babası ise karşısındaki sandalyede oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış, gözlerini annesine kilitlemişti. Sanki telefondan gelecek her kelimeyi annesinin yüzünden okumaya çalışıyordu.
Annesi bir an başını çevirip kapıda duran Lal’i gördü. Gözleri parladı.
“Hah Duru, Lal geldi!” dedi telefona doğru, sesi bir anda yumuşamıştı.
Lal’in kalbi hızlandı. Duru.
Ablası evlenip gideli tam beş ay olmuştu. Beş ay… Ama Lal’e bazen beş yıl gibi geliyordu. Evdeki odası hâlâ duruyordu; dolabının kapağında asılı unutulmuş bir fular, aynanın kenarına sıkıştırılmış eski bir fotoğraf… Ama kendisi yoktu.
Lal çantasını olduğu yere bıraktı, neredeyse koşarak salona girdi. Annesinin yanına çömeldi ve telefonu usulca ama aceleci bir sevinçle elinden aldı.
“Ablam!” dedi nefes nefese. “Gerçekten sen misin?”
Telefondan gelen ses, kilometrelerce uzaktan bile sıcacık ulaştı.
“Lal’im…” dedi Duru, sesi hafif titrek. “Sesini duymayı o kadar özlemişim ki.”
Lal’in gözleri doldu. Yutkundu.
“Ben de seni çok özledim,” dedi. “Ev çok sessiz sensiz.”
Babası hafifçe başını eğdi, dudaklarını birbirine bastırdı. Annesi gözlerini siler gibi yaptı ama gülümsüyordu.
“Nasılsın?” dedi Lal. “Alışabildin mi oraya?”
Duru kısa bir nefes aldı.
“Alışıyorum,” dedi. “Ev farklı, şehir farklı… Sabahları uyandığımda bir an nerede olduğumu şaşırıyorum hâlâ. Ama iyi insanlar var etrafımda. Merak etme.”
Lal koltuğun kenarına oturdu, ayaklarını altına topladı.
“Mutlu musun?” diye sordu, sesi küçücük bir kız çocuğu gibi çıkmıştı.
Telefonda kısa bir sessizlik oldu.
“Mutluyum,” dedi Duru yavaşça. “Ama insan hem mutlu olup hem de özleyebiliyormuş. Annemin çayını, babamın akşam haberlerini izlerken söylenmesini… En çok da senin odama habersiz girip dolabımı karıştırmanı.”
Lal gülümsedi, gözyaşları yanaklarına süzüldü.
“Artık karıştırmıyorum,” dedi. “Ama odana giriyorum bazen.”
Annesi bu söz üzerine başını çevirdi. Babası boğazını temizledi.
“Sen ne yapıyorsun?” diye sordu Duru. “Sınav için çalışıyor musun hâlâ?”
Lal bir an durdu. Deniz kenarındaki konuşmalar geldi aklına. Kıyıda kalmışlık hissi.
“Çalışıyorum,” dedi. “Bırakmayacağım bu sefer. Sen gidince daha çok anladım aslında… Hepimiz bir gün gidiyoruz.”
Duru’nun sesi yumuşadı.
“Gideceksin tabii,” dedi. “Ama giderken kendini eksik hissetme. Bir sınav insanın değerini ölçmez Lal. Sen zaten yeterlisin.”
Bu cümle Lal’in içine ağır ağır yerleşti. Sanki ablası elini uzatıp saçlarını okşamış gibi oldu.
“Orası nasıl?” diye sordu Lal bu kez, merakla. “Ev, mahalle… Deniz var mı?”
“Deniz yok,” dedi Duru hafif bir gülüşle. “O yüzden sen şanslısın. Akşamları balkona çıkıyorum ama karşımda sadece binalar var. Sen benim yerime de denize bak tamam mı?”
Lal gözlerini kapadı. Az önce sahilde bıraktığı ayak izleri geldi aklına.
“Bakarım,” dedi fısıltıyla. “Hem de uzun uzun.”
Annesi sabırsızca elini uzattı, telefonu işaret etti.
“Biraz da ben konuşayım,” dedi gülerek.
Lal telefonu uzattı ama ayağa kalkmadı. Olduğu yerde oturup annesinin konuşmasını dinledi. Babası bu kez telefonu aldı, sesi normalden daha tok ama daha yumuşaktı.
Salondaki hava değişmişti. Beş aydır eksik olan bir parça, kısa süreliğine de olsa yerine oturmuş gibiydi. Duru’nun sesi evin duvarlarına çarpıp yayılıyor, odalara doluyordu.
Telefon kapandığında bir süre kimse konuşmadı. Sessizlik ağır değildi; aksine içi doluydu.
Annesi derin bir nefes aldı.
“İyi ki aradı,” dedi.
Babası başını salladı.
“Mutlu olsun da,” dedi kısaca.
Lal ayağa kalktı. Ablasının odasının kapısına doğru yürüdü. Kapıyı araladı. İçerisi karanlıktı ama tanıdıktı. Pencerenin önündeki perde hafifçe kıpırdıyordu. Odanın içinde hâlâ Duru’nun kokusu varmış gibi geldi ona.
Kapı eşiğinde durdu.
Beş ay geçmişti.
Hayat değişmişti.
Ama bazı bağlar, mesafe tanımıyordu.
Lal o an şunu hissetti.
Belki herkes bir gün bir yerlere gidiyordu.
Ama kalpten çıkan yollar silinmiyordu.